Şehadeti Konuşmak Mı, Yaşamak Mı?
Arşiv Genel Yazarlar

Şehadeti Konuşmak Mı, Yaşamak Mı?

 

İnsan, konusu ne olursa olsun; söyleyecek, yazacak bir şeyi mutlaka kendi içinde ve hayatında bulabiliyor. Ancak yazarken de konuşurken de en çok zorlandığımız konulardan biri, şehadet ve şehitlik meselesidir, hiç şüphesiz. Çünkü bu kavramlar, yalnızca dille ifade edilen yüce idealler değil; bedel, samimiyet isteyen ve söz ile amelin birbirini doğrulamasını gerektiren hakikatlerdir.

Rabbimiz Saf suresinde bu hassasiyete dikkat çekerek bizleri şöyle uyarır:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap nedenidir.” (2-3)

Bu ilahi ikaz, şehadet gibi ağır ve sorumluluk yüklü bir kavramdan söz ederken ne denli titiz olmamız gerektiğini hatırlatır. Zira bu yol, yalnızca sözle yüceltilen bir yol değil, gerektiğinde canla tasdik edilmesi gereken çetin bir imtihandır.

Her bir vaizin, her bir yazarın, her bir dava erinin insanlara tebliğ ederken bu konuyu anlatmakta zorlandığı -hatta zorlanması gerektiği- kanaatindeyim. Çünkü kaçımız, şehitliği hak edecek bir hayat sürüyor, kaçımız bu mertebeyi hak edecek amellere imza atabiliyoruz?

Hiç unutmam, bir sempozyumda bir ağabeyimiz bu konuyu anlatmaya başlamadan önce, utana sıkıla şu ifadeleri kullanmıştı: “Bazı kardeşlerimiz gitti, Allah yolunda çarpıştı ve şehit oldu; biz ise onları anlatmakla kalabildik.” Ne kadar da doğru, değil mi?

Şehadet öyle bir hakikattir ki ne tam manasıyla dille anlatılabilir ne de satırlara sığdırılabilir. O, ancak amel ile konuşan, hayatla yazılan bir hakikattir.

Bu öyle bir ameldir ki değerli kardeşlerim; bir Müslüman, bu ideale fiilen ulaşamasa bile en azından niyetinde ve kalbinin derinliklerinde onu taşımadan hayata veda ederse -Allah muhafaza- münafıklık şüphesi üzere ölmüş olmasından korkulur. Nitekim Resulullah, bu hakikati son derece açık bir şekilde haber vermiştir.

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Savaşmadan ve kendi kendine savaşma isteğiyle konuşmadan yani Allah yolunda cihad etmeye niyet etmeden ölen kimse, münafıklıktan bir şube üzere ölür.” (Müslim, 1910; Ebû Dâvûd, 2502; Nesâî, 3083)

Bu hadis, şehadetin yalnızca fiilî bir sonuç değil; kalpte taşınması gereken bir niyet ve duruş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim başka bir hadis-i şerifte Resulullah şöyle buyurur: “Kim Allah yolunda şehit olmayı samimiyetle ister de bu niyetiyle ölürse yatağında ölse bile Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır.” (Müslim, İmâre, 156)

Bu nebevi beyanlar, şehadetin savaş meydanıyla sınırlı bir kavram olmadığını, müminin bütün hayatını kuşatan bir teslimiyet bilinci olduğunu öğretir. Zira Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, bu hakikati şöyle ilan etmektedir: “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111)

Bütün bu ilahi ve nebevi uyarılar göstermektedir ki mesele yalnızca ölmek değil; Allah yolunda yaşamak, gerektiğinde canını ortaya koyabilecek bir sadakat ve teslimiyet şuurunu taşımaktır. İşte bu bilinçten mahrum bir hayat, insanı kaçınılmaz olarak ağır bir muhasebeyle baş başa bırakır.

Rabbimiz şehadeti, dilediğine lütfeder. Nice Müslümanlar vardır ki cepheden cepheye koşar, ömrünü Allah yolunda adar; fakat şehadet ona bu dünyada nasip olmaz. Niceleri de vardır ki bir savaş meydanında değil, evinde, yatağında yahut bahçesinde iken şehadetin çağrısına muhatap olur. Zira şehadet, sadece bir mekânın ya da anın değil; ilahi takdirin ve kalpte taşınan samimiyetin neticesidir.

Şehit olmak, yalnızca ölmekle değil; şehitliği hak edecek bir hayat sürmekle mümkündür. Daha da önemlisi, bu yüce mertebeyi bütün benliğiyle arzulamak ve o arzu ile son nefesi verebilmektir. Kalpte taşınmayan bir idealin, dilde söylenen bir temenniden öteye geçemeyeceği açıktır.

Nitekim Resulullah bu hakikati bizlere şu müjdeyle haber verir: “Allah, bütün kalbiyle şehit olmayı isteyen kişiyi, yatağında ölse bile, şehitler mertebesine ulaştırır.” (Müslim, İmâre, 157)

Bu müjde, bizlere şunu hatırlatır: Şehadet, yalnızca savaş meydanlarında aranan bir son değil; her an Allah’a adanmış bir kalbin, teslimiyetle yoğrulmuş bir hayatın mükâfatıdır.

Şehitlik ve şehadet konusunu tefekkür etmek istediğim her an, zihnimde hep iki örnek belirir. Birincisi, cepheden cepheye koşmasına rağmen kendisine şehadet nasip olmayan Halit bin Velid; ikincisi ise hiçbir savaşa katılmamış olmasına rağmen, evinin önünde şehadetin kendisini bulduğu Hasan el-Benna.

Elbette Allah’a sığınırım, bu Halit bin Velid’in şehitliği hak etmediği anlamına asla gelmez. Orada Rabbimizin, her yönüyle ibretlik hikmetleri vardır ancak burada dikkat çeken husus şudur: Kişi gerçekten samimi ise şehadet bir şekilde onu bulur.

Şehadet, yalnızca cesaretle kazanılan bir mertebe değildir; kalpteki niyet, teslimiyet ve samimiyet ile yoğrulan bir hakikattir. Kim Allah yolunda yaşamayı, gerekirse canını feda etmeyi bütün kalbiyle arzuluyorsa bu yüce makam, ona bir şekilde ulaşır; bazen savaş meydanında, bazen de en beklenmedik anda, en sıradan görünen mekânda…

İşte bu, şehadetin hem ilahi bir takdir hem de kalpten taşan bir samimiyet işi olduğunu gösterir. Yalnızca gözle görülenden ibaret değildir; niyetin ve teslimiyetin ruhunda vücut bulur.

Bizler bazen şehadetin ne kadar yüce bir makam olduğunu unutur gibi oluyoruz. Şehitliğin Allah katındaki değerini, ahirette şehitlere vadedilen nimetleri, Peygamberimizin (sav) şehitlere verdiği müjdeleri tam anlamıyla hissedemiyoruz. Belki de bu yüzden, kalbimizin bir köşesinde şehitlikten kaynaklı bir korku taşıyoruz.

Oysa Rabbimiz Bakara suresinin 154. ayetinde ne kadar açık ve ne kadar teselli edici bir hakikati bildiriyor: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler fakat siz bunu bilemezsiniz.”

Biz gerçekten bilemediğimiz için mi ağlıyoruz, bir şehidin ardından? Gerçekten bilemediğimiz için mi biri “İnşallah şehit olurum.” dediğinde dilimiz titreyerek “Allah korusun!” diyor? Belki de gözyaşlarımız, kaybedişten değil; bu büyük sırrı idrak edemeyişimizdendir.

Eğer kalplerimiz bu hakikati tam anlamıyla kavrayabilseydi, ayrılık acı verse bile, içimizi tarifsiz bir teslimiyet ve umut doldururdu. Çünkü şehitlik, bir son değil; Allah’a en güzel dönüşlerden biridir.

Şehadet, çoğu zaman dillere destan bir lütuf gibi anılsa da Kur’an-ı Kerim bu yüce mertebenin öncesinde ağır bir imtihan bulunduğunu açıkça hatırlatır. Rabbimiz bu konuda bizleri şöyle ikaz eder:
“Yoksa Allah, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân, 142)

Bu ayet, şehadetin sadece arzulanan bir sonuç değil; sabırla ve bedel ödemeye hazır bir kullukla sınanan bir yol olduğunu gösterir. Zira Allah katında değer kazanan, yüksek sesle dile getirilen temenniler değil; zorluk anında dahi istikametten sapmayan bir sadakattir. Bu yüzden şehadetten söz etmek, insanı ister istemez kendi iddialarıyla yüzleştirir: Biz bu imtihanın hangi safhasındayız?

Belki de bize düşen, şehadeti yüksek sesle talep etmekten önce; hayatımızı bu talebin altını dolduracak bir istikamet üzere inşa etmektir. Zira şehadet, dilde tekrar edilen bir idealden ziyade, gündelik tercihlerle şekillenen bir sadakatin adıdır. Hangi hakikatin yanında durduğumuz, hangi bedellerden kaçtığımız, hangi konforlardan vazgeçebildiğimiz; şehadet arzusunun kalbimizde ne kadar sahici olduğunun sessiz şahitleridir.

Bu sebeple insan, “Şehit olmayı ister miyim?” sorusundan önce şunu sormalıdır kendine: Allah yolunda yaşamaya gerçekten hazır mıyım? Çünkü Allah yolunda ölmeyi arzulamak, ancak Allah yolunda yaşamayı göze alabilenlerin iddiası olabilir. Hayatımızda onun rızasına rağmen vazgeçemediklerimiz varsa şehadet arzumuzun da sorgulanmaya muhtaç olduğu açıktır.

Şehadet, her kul için aynı şekilde tecelli etmese de her mümin için aynı daveti taşır: Teslimiyet. Kimi bu teslimiyeti canıyla mühürler, kimi ömrü boyunca taşıdığı bir sadakatle Rabbine ulaşır. Neticede kazanan, nasıl öldüğüyle değil; nasıl yaşadığıyla hüküm alır.

Öyleyse bizlere düşen, bu yüce hakikati hamasi söylemlerin gölgesinde tüketmek değil; hayatlarımızda diri tutmaktır. Şehitliği anlatırken titreyen dilimiz, yaşarken de aynı titizliği gösterebiliyorsa işte o zaman söz, amelle buluşmuş olur.

Rabbimiz bizleri, şehadeti sadece konuşanlardan değil, onu yaşamaya niyet edenlerden eylesin. Dillerimizde dolaşan bu yüce hakikati, hayatlarımızda karşılığı olan bir sadakate dönüştürmeyi bizlere nasip etsin. Ve eğer lütfedecekse şehadeti; iddia ile değil, teslimiyetle yürünmüş bir ömrün ardından ihsan etsin. Çünkü biliyoruz ki şehadet, herkesin talep edebileceği bir makam değil; ancak Allah’ın razı olduğu kullarına bahşettiği bir şereftir.

KEMAL ÜNLÜTAŞ

GRUBA KATIL