Suriye’de, 8 Aralık tarihi, hem Baas diktatörlüğünün tarihin çöplüğüne gömüldüğü hem de yeni bir dönemin de başlangıcını oluşturmaktadır. 61 yıldan -8 Mart 1963’ten- beri on binlerce insanın kanı ve kemikleri üzerinde yönetimini devam ettiren bu diktatörlük 12 gün içerisinde yerle bir olmuştur. Oysa 8 Aralık 2024 tarihine kadar birçok kalkışma olmuş ama her defasında Nusayri diktatörlüğü tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu çerçevede Baas diktatörlüğüne karşı ilk kalkışma Nisan 1964’de İhvan öncülüğünde Hama’da, Sultan Camiinde başlatılmış, ancak onlarca insanın katledilmesi ve caminin bombalanması ile neticelenmiştir. Bu kanlı baskına rağmen Suriye’nin Müslüman halkının Baas rejimine karşı duruşu 1970’li yılların başından itibaren silahlı mücadeleye dönüşerek devam etmiştir.
Ancak Said Havva, Abdulfettah Ebu Gudde’lerin başını çektiği bu mücadele üç hafta devam eden (2-28 Şubat 1982) Hama Katliamı ile akamete uğramıştır. Suriye İhvan’ı Hama katliamı ile tam anlamıyla bir yıkım yaşamıştır. Nusayri diktatörlüğü tarafından 30 bin civarında insan katledilmiş, bir o kadarı da kaybolmuştur. Yüzbinlerce insan ise ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Nüfusu %10 oranına bile ulaşmayan Nusayriler, mazlum Suriye halkını insanlık tarihinin hiç şahit olmadığı işkencelere tabi tutmuştur. Bu işkenceler adı sanı bilinmeyen onlarca işkence hanelerde gerçekleştirilmiştir. Birleşmiş Milletler raporuna göre Suriye’de 100’den fazla gözaltı tesisi ve sayısı bilinmeyen gizli tesisler bulunmaktadır. Bunların en meşhurları ise Tadmur (Palmira) ve Sednaya Cezaevleridir. Uluslararası Af Örgütü Sednaya Hapishanesi’nden “mezbaha” olarak bahsetmektedir. Bu cezaevine getirilen mahkûmlar ya toplu olarak asılarak ya da yiyecek, su ve ilaç verilmeden işkenceye maruz bırakılarak öldürülmüşlerdir. Bu şekilde katledilenler ise ya toplu mezarlara atılmış ya da parçalanarak/yakılarak gizlenmeye çalışılmıştır.
Bu zindanlarda suçsuz yere 45-50 sene gün yüzü görmeden yatan insanların, özgürlüklerine kavuşmaları elbette önemlidir. Ama katledilen on binlerce insanın ve halen mücadele eden Suriye Müslümanlarının amacı sadece cezaevlerinde yatanların kurtarılması değildi. Çünkü Nisan 1964 tarihinde Sultan Camii kıyamının, Said Havvaların 1970’te başlattıkları silahlı mücadelenin, 1976’da işkence altında şehit edilen Mervan bin Hadid’in ve Hama olaylarının başlama nedeni, sadece Nusayri diktatörlüğü devirmek değildi. Asıl amaçları Nusayri diktatörlüğünü devirerek yerine İslami hükümlerin egemen olduğu bir yönetim kurmaktı. 2011’de Esad rejimine karşı başlayan halk ayaklanmasına katılan Suriyeli ve Suriye dışından gelen mücahitlerin asıl amacı da, böyle bir yönetim kurmaktı. Bu yönetim için verilen mücadelede, nice mücahidin kanı dökülmüş ve niceleri de esir düşmüştür.
15 Mart 2011’den 27 Kasım 2024 tarihine kadar devam eden halk ayaklanmasında, on binlerce masum insan katledilmiş ve milyonlarcası ise ülkesini terk etmek zorunda bırakılmıştır. 13-14 sene bıkmadan usanmadan ve bunca ölüm ve işkencelere rağmen emperyal ve Siyonist güçlerle bölgenin işbirlikçi yönetimlerine karşı devam eden bu mücadele 8 Aralık 2024’de zaferle sonuçlanmıştır. Bu, Mustafa Sibai’nin, İsam el Attar’ın, Mervan bin Hadid’in, Münir Gadban’ın ve insanlık dışı işkenceler altında preslenerek şehid edilen on binlerce insanın da hayali idi. Ama onların hayali sadece Nusayri diktatörlüğünü yıkmak değildi. Yıkmak istedikleri bu yönetimin yerine İslami hükümlere dayalı bir yönetim kurmaktı. Yoksa Nusayri diktatörlüğünden biraz farklı; laik, demokratik, Siyonist İsrail, ABD ve iş birlikçi Arap ülke yöneticileri ile iyi geçinen, onların kabulünü sağlamak için amacından vazgeçmiş bir yönetim değildi. Nusayri diktatörlüğünün ve destekçisi emperyal ve bölgesel işbirlikçi yönetimlerin havadan ve karadan saldırılarına rağmen İdlib’te böyle bir yönetim kurulmuştu. İşte 27 Kasım 2024’te İdlib’te başlayarak kısa süre içerisinde Baas diktatörlüğünü deviren mücahidlerin amacı da, İdlib’teki yönetimi bütünüyle Suriye coğrafyasında egemen kılmaktı.
Ancak görünen odur ki bugüne kadar Suriye’de, mücahidlerin istediği bir yönetim henüz gerçekleştirilmiş değildir. Elbette Suriye’de yeni yönetimin karşılaştığı zorluklar, sıradan ve kısa sürede kendi dinamikleriyle aşabileceği zorluklar değildir. Çünkü Nusayri diktatörlüğü, sadece ülkenin maddi imkânlarını yağmalamakla kalmamış, aynı zamanda ülkeyi, destekçisi ülkelere de peşkeş çekmiştir. Ayrıca ülkeden kaçtığı gün Beşşar Esad tarafından verilen koordinatlar doğrultusunda Siyonist İsrail, yüzlerce hedefi bombalayarak Suriye’nin askerî ve ekonomik altyapısını yok etmiş; gemilerini, tersanelerini, fabrikalarını, havaalanlarını kullanılamaz hâle getirmiştir. Aynı zamanda PKK, PYD, YPG ya da SDG, Dürziler, Şebbihalar, rejimin kalıntıları Nusayriler de yeni rejim aleyhine ABD ve Siyonist İsrail’in yanında yer almışlardır. Bir de ABD’nin Suriye’de kurduğu üsler ve PKK/PYD’ye olan desteği; Rusya’nın, İran’ın, Türkiye’nin ayrı ayrı hatta yer yer çatışan menfaatleri… Üstüne üstlük iflas etmiş bir ekonomi, dağılmış ordu, kevgire dönmüş Suriye sınırları…
Bütün bunlara ilave olarak yönetimin başında bulunan Ahmet Eş-Şara’nın başına konulan 10 milyon dolarlık ödül, Suriye’ye uygulanan yaptırımlar, hazinenin tamtakır oluşu, yönetimi daha da zorlamıştır.
8 Aralık Devrimi Bizi Umutlandırdı
8 Aralık’ta, Suriye’de Nusayri Beşşar rejiminin yerle bir edilmesi elbette bizleri sevindirmiştir. Aralık 2024 ayında Genç Birikim için yazdığım yazı şöyle idi: “8 Aralık, sadece tarih sahifelerine değil, gönüllere kazınmış ve asla unutulmayacak bir tarihtir. Bu tarih, aynı zamanda Suriye halkının özgürleşmesi için de bir milat oluşturmuştur. Temennimiz, bu zaferin de kursağımızda kalmaması, ideallerine ve hedeflerine uygun olarak oluşturulacak yeni yönetime de yansımasıdır. Çünkü bu bölgede; geçmişte umutlandığımız, sevinciyle sevindiğimiz, üzüntüsü ile üzüldüğümüz halk hareketleri gerçekleşmişti. Ancak süreç içerisinde bu hareketler, şu ya da bu nedenle ideallerine aykırı bir şekle dönüşmüştü. Suriye’de BAAS rejiminin çökmesi, elbette çok önemlidir ama bundan daha önemlisi Suriye’yi elde tutabilmek ve hedeflenen ideallere uygun bir yönetim kurabilmektir. Öncelikle Suriye’nin Müslüman halkının, dolayısıyla da bizlerin umutları, hayalleri bir başka bahara kalmamalıdır. Heyet-i Tahrir-i Şam (HTŞ) ve beraberindeki gruplardan beklenen, İslami bir yönetim kurmalarıdır. İnşallah, bunu gerek Siyonistlere gerek küresel güçlere ve gerek bölgesel iş birlikçi, hain yönetimlere rağmen gerçekleştireceklerdir. HTŞ ve diğer İslami gruplardan ümidimiz tamdır, kendilerinden en ufak bir şüphe dahi duymuyoruz. Çünkü Gazze’nin de diğer bölgelerin de Siyonist ve emperyal işgalcilerin zulümlerinden kurtuluşu, Suriye’de kurulacak İslami yönetime bağlıdır. Bunu, bugünden yarına beklemiyoruz ama süreç içerisinde beklentimiz bu yöndedir.”
(…) Elbette Siyonist ve küresel güçlerle iş birlikçi bölgesel güçler boş durmayacaklardır. Tıpkı Arap Baharı’nı kışa dönüştürdükleri gibi Suriye devrimini de -Allah korusun- kendi lehlerine çevirmeye çalışacaklardır.
Eylül 2025 ayındaki yazımızda da; “Ancak görünen odur ki bugüne kadar Suriye’de, mücahitlerin istediği –bizim de arzuladığımız- bir yönetim henüz gerçekleş(tiril)memiştir. Elbette Suriye’de yeni yönetimin karşılaştığı zorluklar, sıradan ve kısa sürede kendi dinamikleriyle aşabileceği zorluklar değildir. Çünkü Nusayri diktatörlüğü, sadece ülkenin maddi imkânlarını yağmalamakla kalmamış, aynı zamanda ülkeyi, destekçisi ülkelere de peşkeş çekmiştir. Ayrıca Beşşar Esad tarafından verilen koordinatlar doğrultusunda Siyonist İsrail, yüzlerce hedefi bombalayarak Suriye’nin askerî ve ekonomik altyapısını yok etmiş; gemilerini, tersanelerini, fabrikalarını, havaalanlarını kullanılamaz hâle getirmiştir. Aynı zamanda PKK, PYD, YPG ya da SDG, Dürziler, Şebbihalar, rejimin kalıntıları Nusayriler de yeni rejim aleyhine ABD ve Siyonist İsrail’in yanında yer almışlardır. Bir de ABD’nin Suriye’de kurduğu üsler ve PKK/PYD’ye olan desteği; Rusya’nın, İran’ın, Türkiye’nin ayrı ayrı hatta yer yer çatışan menfaatleri… Üstüne üstlük iflas etmiş bir ekonomi, dağılmış ordu, kevgire dönmüş Suriye sınırları…”
İşte Suriye’nin yeni yönetimi, bu zorluklardan kurtulmak için “Denize düşen, yılana sarılır” misali ABD güdümlü Arap ülkeleriyle ve ABD ile ilişki kurmak zorunda kalmıştır. Ama bu, bilinmelidir ki yılanla aynı çuvala girmektir. Nasıl ki yılanla asla dost olunmazsa İslam düşmanı Arap ülke yönetimleri ve ABD ile asla dost olunmaz. Çünkü bu yönetimler, yılandan da daha tehlikelidir. Zehrini yavaş yavaş verecekleri asla unutulmamalıdır. Kendi yağıyla kavrulmayanlar başkalarının yağıyla yanıp yok olacaklarını da asla unutmamalıdırlar.
ABD ile İlişkiler Vesayetin Resmileşmesidir
Ahmet Hüseyin Şara’nın Suud’da Trump’la başlayan görüşmesi masumane iki ülke liderleri arasında bir görüşme şeklinde algılansa da daha sonraki görüşmeler hiç de öyle masumane olmadığını göstermektedir. Çünkü kısa bir süre içerisinde ABD ile ilişkiler baş döndürücü bir şekilde gelişmiştir. Bir yıl öncesine kadar başına konulan 10 milyon dolar ödül konulan, yok edilmesi gereken bir terörist olarak görülen Şara, ABD’de Beyaz Saray’da kabul edilir ve 24 Eylül 2025’Te de BM kürsüsünde konuşur hale gelmiştir. Bu gelişmeler elbette Şara’nın karakaşı, kara gözü için olmamıştır. Gerçi Şara’ya yönelik Trump tarafından yapılan iltifatlar ve övmeler bildik türdendir. ABD’nin havuç politikasıdır.
Şara da kendisinde önce ABD’de ağırlanan Ortadoğu ya da geri kalmış ülke liderleri gibi ABD ile uyumlu bir lider olduğunu ispatlaması birtakım görüşmeler yapması sağlanmıştır. Nitekim bize hiç de yabancı olmayan bir şekilde New York’ta Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Ronald Lauder ile Suriye-İsrail arasında güvenlik anlaşmasını görüşmüş, Ronald Lauder’a göre görüşme olumlu geçmiştir. Şara, CIA’nın eski direktörü General David Petraeus aracılığıyla yapılan röportajda “Suriye’nin ABD ile çıkarlarının örtüştüğünü ve iş birliği yapmak istediğini” belirtmiştir. Şara’nın daha sonra Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile birlikte 9 Kasım’da ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Amiral Brad Cooper ve DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyonun başkanı Tuğgeneral Kevin Lambert ile basketbol maçında oynaması da çokça eleştirilmiştir.
Yapılan bu görüşmeler, oynanan basketbol maçı kimileri tarafından çok önemli ve zafer olarak değerlendirilirken, kimileri tarafından da ABD vesayetinin kabulü anlamında değerlendirilmiştir. Kim ne derse desin ABD, bildik ABD’dir; ABD’ye asla güvenilmez. Trump, bir taraftan Şara ile görüşürken ve iltifatlar yağdırırken, diğer taraftan da Gazze’de ölüm yağdıran katiller ordusunu bütün gücüyle desteklemeye de devam etmiştir. Uluslararası kuralları hiçe sayarak Gazze başta olmak üzere Somali’de, Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da ve daha birçok yerde nokta operasyonlarıyla gerçekleştirilen katliamların tek sorumlusu Trump’ın başında bulunduğu ABD’dir. Afganistan’da yapılanlar hala tazeliğini korumaktadır. Mısır’da Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirilen darbede Sisi’yi destekleyen, Kudüs’ü ve Golan Tepeleri babasının çiftliğinden veriyormuş gibi Siyonist katillere bağışlayan da ABD’dir. Dolayısıyla ABD’yi yeniden tanımaya, keşfetmeye lüzum yoktur! Suriye’nin yeni yönetimi ve özellikle de Şara’nın ABD’nin bu yüzünü bilmemesi mümkün değildir. Çünkü Şara (Colani) ABD’yi ve zulmünü Irak işgali ile birlikte yakinen bilen ve bu düşüncesini hala canlı tutan bir liderdir.
Trump, bir taraftan Şara’yı överken diğer taraftan da hiçbir devlet başkanına uygulanmayan bir protokolle Şara, arka kapıdan Beyaz Saray’a alınmıştır. Hele bir de Şara ve heyetini karşısında ilkokul talebeleri gibi oturtması asla kabul edilebilecek bir tavır değildir. Bu, ne insani ne de diplomatik hiçbir kurala, teamüle de uygun değildir. Deli saçması Trump bu tavrı ile Suriye‘nin yeni yönetimini aşağıladığı gibi, Şara ve heyetinin de bu şekilde bir görüşmeyi kabul etmiş olmaları Suriye halkını ve on yıllardır verilen mücadeleyi küçük düşürmüştür. Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack aracılığıyla Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’ya gönderdiği hediye akla ziyan türdendir. Hediyenin üzerinde yazılan ise daha da düşündürücüdür. Bizler Ahmed Şara’yı, Irak’ta ABD’ye, Suriye’de ise ABD, Rusya, İran, Nusayri rejimi ve arkasındaki güçlere karşı mücadele eden bir mücahid olarak hatırlamak ve anmak istiyoruz. Kanı beş para etmez ve genellikle insanlığın özellikle de Müslüman katili olan Trump’ın alaycı, küçük düşürücü tavrı karşısında Müslümanca duruşunu göstermeliydi. En azından böyle bir hediye almayı reddetmeliydi. En az Trump kadar eli kanlı olan Barrack ile birlikte o hediyeyi alırken görüntü vermesi Ahmed Şara’ya yakışmadığı gibi Muhammed Colani’ye hiç yakışmamıştır. Hediyenin üzerindeki “Ahmed! Sen harika bir lider olacaksın ve ABD sana yardım edecek!” şeklindeki yazı ne diplomatik ne de nezaket kurallarına asla uygun olmamıştır. Şara’nın bu şekilde kabul edip görüntü vermesi ayrıca asla yakışık kalmamıştır.
Su Kaynağı Golan Tepeleri
Siyonist İsrail 5 Haziran 1967’de 6 gün süren savaşta Golan Tepelerini işgal etmişti. 6 Ekim 1973 Yom Kippur savaşından sonra 1974 yılında Suriye ile Siyonist İsrail arasında Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması 31 Mayıs 1974’te İsviçre’nin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler, Sovyetler Birliği ve ABD temsilcilerinin huzurunda imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre Siyonist İsrail sınırı “mavi,” Suriye sınırı ise “kırmızı” olarak iki ayrım çizgisi belirlenmiş ve aralarında bir tampon bölge oluşturulmuştu. Tampon bölgede, Suriye egemenliği altında olması şartıyla, anlaşmanın uygulanmasını denetlemekte Suriye Golan Tepeleri’nde görev yapan BM Ateşkes Gözlem Gücü (UNDOF) sorumlu tutulmuştu.
Bu tampon bölge içerisinde bir miktar Suriye köyü kalmış olsa da Suriye askerleri bu tampon bölgenin gerisine çekilmişti. Siyonist İsrail ise o dönemde bölgede yaşayan Dürzilerin yanı sıra buraya Yahudi yerleşimcileri transfer ederek, bölgede kendine müzahir bir nüfus oluşturmayı hedeflemişti. BMGK kararlarına rağmen Siyonist İsrail, 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri’ni 14 Aralık 1981’de ilhak etmiş, 21 Mart 2019’da da ABD Başkanı Trump, sanki babasının çiftliğinden bağışlıyormuş gibi buranın İsrail’e ait olduğunu söylemiştir.
Golan Tepeleri, işgalci İsrail ile Suriye sınırında bulunan jeopolitik ve jeostratejik açıdan oldukça önemli ve stratejik bir bölgedir. Suriye’nin Kuneytra ili sınırları içinde yer alan bu tepeler, Şam’a 60 km mesafede bulunmaktadır. Kuzeyinde Cebel-i Şeyh (Hermon) Dağı, güneyinde Yermük Nehri, doğusunda Rukkad Vadisi ve batısında Ürdün Nehri ve Celile (Kinneret-Taberiye) Gölü bulunmaktadır. Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün yüksekliklerinden kaynaklanan büyük akarsu yataklarına sahip olan bölge, bu özellikleri sebebiyle son derece önemlidir.
Golan Tepeleri, Siyonist İsrail’e, sadece Suriye’ye karşı değil aynı zamanda Irak ve Türkiye’ye karşı izlenecek politikalarda stratejik üstünlük sağlamaktadır. Golan Tepeleri’nde kurulan askeri gözetleme ve radar üslerinin sahip olduğu teknolojik imkânlar, binlerce kilometrelik derinliği kontrol edebilmektedir. Bu durum, İsrail’in bir anlamda Türkiye ile komşu olması anlamına da gelmektedir.
Golan Tepeleri, Siyonist İsrail açısından hem askeri hem ekonomik olarak stratejik önemi olan bir yerdir. Golan Tepeleri’nin yüksekliği işgalci İsrail’e, komşu ülkelerin özellikle de Suriye ordusunun hareketlerini izlemek için mükemmel bir bakış açısı sağlamaktadır. Bölge güvenlik açısından göz ardı edilemeyecek kadar jeostratejik bir konumda ve zengin su yataklarına sahiptir. Su sıkıntısı çekilen bir coğrafyada Golan Tepeleri, önemli bir su kaynağıdır. Golan’da toplanan yağmur suları, Ürdün nehrini besliyor ve İsrail’in toplam su ihtiyacının üçte birini Şeria Nehri ve Golan Tepeleri’ndeki su kaynakları karşılamaktadır. Verimli tarım arazilerine sahip Golan Tepeleri’nin volkanik toprakları ise üzüm bağları, meyve bahçeleri ve büyükbaş hayvancılık için kullanılmaktadır. Golan Tepeleri ayrıca İsrail’in tek kayak tatil merkezine de ev sahipliği yapmaktadır.
İsrail, 9 Aralık 2024 itibariyle İşgale başlamıştır
Katil İsrail, zaman zaman -daha doğrusu istediği zaman- Suriye’de İran milislerine ya da Hizbullah’a ait olduğunu iddia ettiği yerleri bombalasa da 8 Aralık’a kadar topyekûn bir saldırı gerçekleştirmemişti. 8 Aralık 2024’te, Suriye’de Baas rejimi çökünce, işbirlikçi hain Beşşar Esad’ın verdiği koordinatlar çerçevesinde işgalci İsrail, Suriye’de (8-14 Aralık tarihleri arasında) 600 civarında saldırı gerçekleştirmiştir. Bu yerler arasında Lazkiye limanında bulunan Suriye donanmasına ait gemiler, Suriye ordusuna ait silah depoları, cephanelikler, havaalanı ve korunaklar hedef alınmış ve bu kapsamda Suriye ordusunun envanterinde bulunan; hava savunma sistemi bataryaları, savaş uçağı, helikopter ve diğer hava araçlarıyla, tank ve zırhlı personel taşıyıcı gibi araçlar imha edilmiştir.
Siyonist İsrail, 8-30 Aralık 2024 tarihleri arasında Suriye’nin güneyinde birçok yerleşim alanını işgal etmiştir.
Bu yerler arasında;
– Kuneytre ilini ve Şam kırsalında bazı bölgeleri,
– Suriye-Ürdün sınırındaki Dera kırsalında dokuz kilometre ilerleyerek bölgedeki Kuya köyü ve tarihi El-Wehdah barajı bölgesi,
– Kuneytra bölgesi ile Dera arasındaki sınırda yer alan Sayda köyü yakınlarındaki askeri bir bölge bulunmaktadır.
Ayrıca Kuneytra’da devlet binalarına el koyarak Suriyeli memurları zorla dışarı çıkarmış, diğer bir ifade ile sivil yönetime de el koymuş ve bölgedeki Sünni Arapları Kuneytra ve çevresini terk etmelerini sağlayarak Şam’a tehcire zorlamıştır.
İşgalci Netanyahu, 23 Şubat 2025 Pazar günü yaptığı açıklamada: “HTŞ ya da yeni Suriye ordusu güçlerinin Şam’ın güneyindeki bölgeye girmesine izin vermeyeceğiz. Güney Suriye’nin, Kuneytra, Dera ve Suveyda vilayetlerinin tamamen askerden arındırılmasını talep ediyoruz” şeklinde konuşmuştur.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’de Üs Kurmasını Engellemiştir
İşgalci İsrail, bir taraftan Suriye’nin askeri kapasitesini yok etmeye çalışırken bir taraftan da Türkiye’nin Suriye’de etkili olmasını engellemek için saldırılarını yoğunlaştırmıştır. Bu çerçevede Türkiye’yi engellemeye yönelik ilk saldırı, 21 Mart’ta Siyonist savaş uçakları, Palmira ve Tiyas (T-4) – Hava Üssü’ndeki askerî noktalara eş zamanlı olarak düzenlemiştir. Bu saldırıdan dört gün sonra 25 Mart’ta, bu defa ‘hava üstünlüğünü koruma’ iddiasıyla T-4 üssünü yeniden hedef almıştır. Saldırının ardından yapılan açıklamada, “Üssün stratejik askerî unsurları içerdiği ve bu tür kapasite inşalarının engellenmesinin İsrail’in güvenliği açısından kritik olduğu” öne sürülmüştür. En kapsamlı Siyonist saldırı ise 2 Nisan tarihinde gerçekleşmiştir. Siyonist savaş uçakları bu kez yalnızca T-4 hava üssünü değil, aynı zamanda Hama’daki askerî havaalanını ve Şam’daki askerî tesisleri hedef almıştır.
İsrail merkezli bir güvenlik kaynağının Jerusalem Post gazetesine yaptığı açıklamada, “Suriye’de herhangi bir Türk hava üssü, İsrail’in operasyonel özgürlüğünü baltalayacağını çünkü bunun potansiyel bir tehdit” olduğunu, bu nedenle hava operasyonlarıyla bunu engellemek istediklerini ve kendilerine yönelik hiçbir tehdide izin vermeyeceklerini belirtmiştir.
Siyonist Savunma Bakanı İsrael Katz, 3 Nisan’da yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Şara’yı uyarmış ve “İsrail’e düşman güçlerin Suriye’ye girmesine ve İsrail’in güvenlik çıkarlarını tehlikeye atmasına izin verirseniz, çok ağır bir bedel ödersiniz. Dünkü hava kuvvetleri faaliyeti… geleceğe yönelik açık bir mesaj ve uyarıdır. İsrail Devleti’nin güvenliğinin zarar görmesine izin vermeyeceğiz” şeklinde tehdit etmiştir. Ancak Katz, hangi güçlerin “düşman” olduğunu ayrıntılı olarak açıklamamış, Dışişleri Bakanı Gideon Saar ise, İsrail’in, Türkiye’nin Suriye’de oynadığı “olumsuz rolden” endişe duyduğunu belirterek düşmanın kim olduğu belirtmiştir.
İsrail adım adım ilerliyor, istediği yeri istediği zaman bombalamaktan çekinmiyor. Türkiye’yi de hedefine koymuş ve düşman olarak görüyor. Türkiye’nin Trump’a güvenmesinin ya da biz İsrail ile karşı karşıya gelmek istemiyoruz sözlerinin hiçbir anlamının olmadığını –gereğini yapmazsa- çok yakında görecektir.
2 Nisan 2025 tarihli haberde, RT televizyonu Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını kaynak göstererek, Yahudi varlığının Suriye’deki havalimanlarını hedef alan ağır hava saldırıları düzenlediğini bildirdi: “İsrail güçleri, 30 dakika içinde ülke genelinde beş farklı bölgeye hava saldırıları düzenledi. Saldırı, Hama Askeri Havaalanı’nın neredeyse tamamen yıkılmasına, onlarca sivilin ve askeri personelin yaralanmasına yol açtı. Suriye Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Bu askeri gerilim, Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve Suriye halkının acılarını daha da ağırlaştırmak için kasıtlı bir girişimdir” ifadeleri kullandı. Suriye’nin orta kesimlerinde yer alan bu askeri üsler, Türkiye’nin yeni Suriye hükümetiyle yaptığı anlaşma çerçevesinde askerî üsler kurmayı planladığı yerlerdir.
“İsrail Dışişleri Bakanı, utanmadan sanki kendi toprakları imiş gibi –ki o topraklar da kendisinin değil işgal ettiği topraklardır- Türkiye’yi Suriye’de “olumsuz bir rol” oynamakla suçlamaktadır. “İsrail” Savunma Bakanı ise Suriye lideri Ahmed Şara’yı uyararak, “düşman güçlerin” ülkesine girmesine izin verirse “çok ağır bir bedel ödeyeceği” tehdidinde bulunmuştur… Bu insanlık katilleri ‘köpeksiz köyde eli değneksiz gezmeye alışmışlardır.’ Eğer Siyonist güruh tarafından Suriye toprakları işgal edilirken, güneydeki yerleşim yerlerinde askeri üsler kurulurken, başkanlık sarayı, istihbarat binası, genelkurmay başkanlığı bombalanırken karşı bir tavır geliştirmiş olsaydı, bu tür tehditler yapılamazdı. Çünkü orman kanununda; aslanların sessiz kaldığı yerde çakalların vızıltıları duyulur, şeklinde bir kural vardır.
Siyonist İsrail Suriye yönetimi ile birlikte Türkiye’yi de tehdit ediyor. Bu nedenle Türkiye’nin üs kuracağı yerler bombalanmış ve bu üslerin hazırlık çalışmalarında bulunan Türkiye vatandaşı üç mühendis de katledilmiştir. Türkiye yetkilileri Siyonist İsrail’in bu saldırıları ve tehditleri karşısında yaptıkları açıklamalar sadece biz İsrail ile Suriye üzerinde karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Bunlardan cesaret alan Siyonist katiller ise daha da ileri giderek hem saldırılarını hem de tehditlerini yoğunlaştırmışlardır.
Sonuç olarak:
– Şara yönetimi, ABD’ye ve dolayısıyla Trump’ın iltifatlarına, övgülerine asla güvenmemelidir. ABD, yerine göre havuç, yerine göre de sopa politikasını uygular. Suriye’ye karşı şimdilik havuç politikası izlemektedir. Bu, ilânihaye devam edecek anlamına gelmez. Akrep gibidir, fırsatını bulduğu zaman sokmaktan asla vazgeçmez. Trump ve ülkesi ABD, deniz düşünce sarınılan yılandan çok daha tehlikelidir. Bu da asla unutulmamalıdır.
– Şara’nın, CIA’nın eski direktörü General David Petraeus yaptığı görüşmede, “Suriye’nin ABD ile çıkarlarının örtüştüğünü ve iş birliği yapmak istediğini” söylemesi asla doğru değildir. Bu, ABD’yi tanımamak anlamına gelir. Acaba Suriye’nin hangi çıkarı ABD’nin çıkarları ile örtüşüyor? PKK/PYD, IŞİD, Siyonist İsrail’i Suriye’nin başına bela eden, Beşşar Esad döneminde Suriye’de gerçekleştirilen katliamlara ses çıkarmayan, hatta zımni destek veren ABD değil midir.
Suriye’ye ait olan Golan Tepelerini Siyonist İsrail’e bağışlayan Trump değil midir?
Şu bilinmelidir ki, Trump ve ABD, Suriye için de bölge halkları için de en tehlikeli devlettir. PKK/PYD, hatta Siyonist İsrail’den daha tehlikelidir. Çünkü bölgedeki –bize göre- bütün terör örgütlerinin arkasında ABD bulunmaktadır. Böyle bir ülke ile ancak darbecilerin, Siyonist İsrail’in çıkar ilişkileri olabilir, Suriye’nin asla!
– Şara’nın, bölgeden İran milislerini ve Hizbullah’ı kovduk şeklindeki açıklaması da asla kabul edilemez. Evet, İran da, Hizbullah da Esad ailesi ile birlikte Suriye’de katliam gerçekleştirdi. Bu doğru! Peki ya ABD? Gazze’de, Lübnan’da, Irak’ta, Yemen’de, Somali’de yüz binlerce masum insanın katledilmesinin tek sorumlusu ABD değil midir? Hele hele bu sözü; ABD’de, ABD merkezli televizyon kanalı CBS’e söylemesi asla doğru olmamıştır.
– ABD’nin Şam merkezinde hava üssü kuracağına ilişkin haberler yalanlansa da yoğun olarak ulusal ve uluslararası basın tarafından gündeme getirilmektedir. ABD’nin Şam’da üs kurması sadece Şam için değil bütünüyle bölge için çok tehlikelidir. Üsse gerekçe olarak ileri sürülen ABD zaten Suriye’de var düşüncesi ise asla doğru değildir. Esad yönetimi döneminde İran da, Rusya da rejimin izin ve onayı ile Suriye’ye gelmişti. Ama ABD, BM kurallarına göre işgalci olarak Suriye’de bulunmaktaydı. Eğer Şara yönetimi ABD’ye üs için izin verirse o zaman meşru olarak bulunmuş olur. Bu ise asla kabul edilemez.
– Suriye hükümetinin, ABD öncülüğünde 2014 yılında kurulan IŞİD karşıtı uluslararası koalisyona katılması da asla doğru olmamıştır. Suriye yönetimi ne yaparsa yapsın ABD’nin menfaatlerini koruduğu müddetçe, ABD’nin dolayısıyla da Trump’ın övgüsünü kazanır. Aksi halde vakit geçirilmeden Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro gibi düşman hedefine konur.
– Siyonist İsrail Suriye’de istediği yeri her gün bombalamakta, istediği yerlere baskın yaparak tutuklamalar yapmakta ve askeri üsler kurmaktadır. Suriye’nin çeşitli yerlerinde 19 askeri üs kurmuştur. Suriye ordusunun, Suriye’nin güneyine inmesini yasaklamıştır. Trump, tavşana kaç tazıya tut misali Şara’yı överken hediye gönderirken, Siyonist İsrail saldırılarını devam ettirmekte ve işgal alanlarını genişletmektedir. Suriye adeta yolgeçen hanına dönmüş vaziyettedir. Suriye yönetimi ise sadece kınamakla yetinmektedir.
– Ama biz bütün bu olup bitenlere ve ABD’deki görüşmelere rağmen Şara’nın dik duruşunu devam ettireceğine inanıyoruz. 2003 yılında Irak’ta, ABD’ye karşı Ürdünlü Musab ez-Zerkavi ile birlikte mücadele eden Muhammed Colani (Şara), ABD’nin, İsrail ve SDG kanalıyla uygulamaya çalıştığı emperyal amaçlı politikalara mutlaka dur diyecektir. Çünkü gerek Irak’ta gerekse Suriye’de verdiği mücadele, küfre, şirke emperyal ve Siyonist güçlere karşı da aynı mücadeleyi vereceği beklentimizi güçlendirmektedir.
Genç Birikim dergisi Eylül (2025) sayısında çıkan yazımın son bölümünde yazdığımı tekrar ederek sözlerimi bitirmek istiyorum:
Siyonist İsrail’in anladığı tek şey, güçtür. Bu, yeni Suriye yönetimi tarafından gösterilmeden Siyonist katillerin saldırıları asla durmayacaktır. Suriye’de muhalifler, Nusayri rejimine karşı 14 yıl savaşmışlardır. Üstelik Esad rejiminin arkasında Rusya, İran ve ABD olduğu hâlde bu mücadele verilmiştir. Böylesi bir mücadele tekrar göze alınmazsa Suriye’nin 4’e, 5’e bölünmesi kaçınılmaz olacaktır.
Siyonist İsrail’e, PKK/PYD’ye ve azgınlaşan Dürzilerle Nusayrilere güç gösterilmezse Suriye’ye ve dökülen kanlara yazık olacaktır. Şu denebilir, “Suriye’nin ne gücü var ki?” O zaman Suriye parçalanır. Aslında bu keferelere güç gösterildiği zaman olacaklarla şimdi olanlar arasında çok fark olmayacaktır. Suriye’de 14 yıl savaşmış mücahitler, hâlâ Suriye’deler. Bunların verecekleri savaş, sıradan bir mücadele de olmayacaktır.
Ali KAÇAR
Arşiv
Duyurular
Foto Galeri
Genel
Gündem
Yazarlar
8 Aralık’tan Günümüze Suriye
- by Ali Kaçar
- 18 Ocak 2026
- 0 Comments
- 0 Views

Follow