Allah İçin Feda
Arşiv Genel Yazarlar

Allah İçin Feda

Âlemlerin Rabbine hamd, gönderdiği kutlu nebisi Muhammed’e (aleyhisselam) salât ve selam olsun.
Sevginin en büyüğü Allah yolunda yapılan fedakârlıkla ölçülür. Fedakârlık ve vefa, sevginin sürekliliğinden kaynaklanır. Asrısaadette sevgileri için canından, öncelikle malından, yurdundan vazgeçenlerin örnek hayatlarının binlercesi elimizdedir. Rabbimiz, Kur’an-ı Mübin’de birçok ayette, önce mallar, sonra canlar ya da evlatlardan örnekler verir. Burada ince bir nokta gizlidir; malını veremeyen, canını, evladını kolay kolay veremez.
Rabbini tanıyan bir insan, “mimma razegnahum yunfigun” ayetleriyle bilir ki verilenler yine ondandır, dönüş onadır. Onun verdikleri ona harcanmalıdır. Ayrıca bu harcamaların altında kulları için binlerce hikmet yatar; zekâtlar, sadakalar, infaklar ve kurbanlar gibi. Bütün fedakârlıklar muhabbetin devamlılığındandır. Fedakârlıklar muhabbetle ölçülür. Rabbimiz, Resulullah’a Kevser suresinde talimat verir ve ardındaki kitlelere de örneklik teşkil etmesini ister:
“Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, senin düşmanındır (sana buğz edendir).” Bu surede de gördüğümüz gibi alemlerin Rabbi bir ültimatom veriyor, Resul’üne ve onun şahsıyla tabii ki bize. Düşmanlarının sözlerine aldırış etme, sana verilen ile ümmetinin de rızıklanacağı, hiçbir peygambere verilmemiş olan büyük ödül haber veriliyor. Ondan içenin bir daha susamayacağı, hacmini, genişliğini Allah’ın bildiği ümmetin hak edenlerinin etrafında öncüleriyle toplandığı Kevser havuzu…
Sen, Rabbinin senden yapmanı istediğini yerine getir, onların sana soyu kesik demelerine aldırma, dünyanın bütün beldelerinden suya atılan taşın etrafında açılan su dalgaları gibi, ümmetinin dünyanın her yerinde dalgalanması genişledikçe, genişleyen bir yelpazenin öncüsü olan sen. Kıyamete kadar adı günde beş kez Allah’ın ismi yanında zikredilenin ne ismi, ne soyu, ne getirdiği nizam bitti; bitmeyecek, o zaman soyun kesik değil. Yerler, gökler onu tanıyacak ve kâinatta bulunan herkes onu tanıyıp tanıtacak, bunun neresi adı-şanı kesilmedir?
Allah’a iman ettim, ahirete iman ettim, dese bile şahıs imanı kabul edilmiyor; ahiret inancının teferruatını inceliğiyle getiren kutlu şahsı (Muhammed -aleyhisselam-) kabul etmeden iman kabul edilmiyor. Kimin adı-soyu kesik?
İnsanoğlunu, tarihe; soyu, sülalesi tanıtır. Resulullah efendimizi çağlar tanıyor. Kur’an’ın tanıtımıyla önceki peygamberler kitaplarında açıklıyor, onun şahsiyetini ve şanını. Kimin soyu kesik?
İsimlerin çağlara damga vurması, sülalenin genişliğiyle değil, kişinin izlerinin ve hayattaki tesirinin güçlü oluşundandır. Allah’ın onaylaması ve onu yüceltmesiyledir.
Bizler, Rabbimizin kulları olarak onun rızası için verilen bütün nimetler elimizden alınmadan, fedakârca ona istediği şekilde sunum yapmalıyız. Yoksa ölüm gelecek, sakladığımız, onun yoluna harcamaya kıymadığımız ne varsa elimizden gidecek; belki de geride varislerimize bıraktıklarımız, onlar tarafından kıymetli bulunmayacak! Bize verilenlerin geliş yerini iyi idrak edersek malımızın, evlatlarımızın, canımızın bize verilen birer emanet olduğunun bilinciyle sevgimizde kalıcı fedakârlıktan kaçınmayız. İslam, buna “karz-ı hasen” demiştir. Allah’tan aldığınızı yine Allah’a borç verin, nasıl bir rahmet döngüsü verilen nimetleri verdiği kulun eliyle başkalarına verdirerek insandaki ihtiras, cimrilik, hasislik duygusunu temizliyor ve aynı zamanda birilerinin mutluluğuna sebep olmakla, paylaşımlarıyla da insanın iç dünyasını tedavi ediyor. İşte bu, fıtrat dini İslam’dır. Aslında bu, bir psikolojik tedavidir. Paylaşmayı, fedakârlığı bilen insanlığı bilir; paylaşmayı bilmeyen, insanların mutluluğuyla mutlu olmayan insanlara bakın; hep yalnız, sorunlu, sevgiden, paylaşımdan, fedakârlıktan uzaktırlar, sevilmez ve sevmezler.
İçinde bulunduğumuz, çok yakınımızda duran, yaptığımız amelle kurbiyyet kazanacağımız bir zamana yaklaşıyoruz: Kurban Bayramı. Kestiğimiz hayvanın büyüklüğü ya da ondan çıkan etin kilosu değil, Rabbimize kurbiyyet özlemiyle sadece rızasını kazanma umudu içerisinde olmamızın getirdiği bir sevinçle ibadetimizi yerine getirme noktasında bilinçli hareket etmeliyiz.
İbni Teymiye (rahimehullah) şöyle demiştir: “Eğer ibadetler, kalpten gelen bir niyet, huşu ve Allah’a yakınlaşma amacı taşımaksızın, sadece şekilsel olarak ve alışkanlık (âdet) gereği yapılıyorsa bu durum, ibadetin özüne aykırıdır. Özellikle sünnette yeri olmayan, sonradan uydurulan şekilsel ritüeller, ‘âdet’ veya ‘bid’at’ olarak değerlendirilir.”
Tarihte; canıyla, malıyla, cihadıyla Allah’a yakınlaşmak için ne fedakârlık eden erler vardır. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun. Atamız, İbrâhim -aleyhisselam-, ateşe atılmak suretiyle canını ve kurban etmeye götürerek oğlunu, Allah yolunda göz kırpmadan feda edebilmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak tarafından: “Çok vefakâr olan (ahdine vefa gösteren) İbrâhim.” (en-Necm, 37) diye methedilmiştir.
Allah’ın sevgili kullarından; Suheyb er-Rûmî -radıyallahu anh-, Peygamber’e -sallallâhu aleyhi ve sellem- kavuşmak için hicret ederek Mekke’den çıktığında Kureyş’ten bir grup onu yakalamak ve Mekke’ye geri götürmek üzere peşine düşmüştü. Suheyb -radıyallahu anh-, takip edildiğini fark edince devesinden inip mevzilendi. Sadağından bir ok çıkarıp yayına yerleştirdi ve bekledi. Kureyşliler bir ok atımı mesafeye gelince onlara seslendi:
“Ey Kureyş cemaati! Biliyorsunuz ki sizin en iyi okçunuz benim. Siz bana ulaşamadan sadağımdaki bütün okları üzerinize yağdırırım, sonra kılıcımı çeker ve parçalanıncaya kadar sizinle vuruşurum. Ancak ondan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz. Ama bunun yerine isterseniz size Mekke’de bıraktığım malların yerini söyleyeyim, onları alın ve karşılığında yolumu açın.” Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Daha sonra Suheyb -radıyallahu anh-, vakit kaybetmeden Medine’ye doğru yola çıktı. Allah Teâlâ da Medine’de Resul’üne:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini ve malını feda eder (Allah’ın rızası uğruna gerektiğinde bütün şahsî menfaatlerini terk eder). Allah, kullarına karşı Rauf’tur (çok şefkatlidir).” (el-Bakara, 207) ayetini inzal buyurdu. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Suheyb’i görünce: “Alışverişin kârlı çıktı ey Suheyb!” müjdesini verdi. Suheyb -radıyallahu anh- ise: “Yâ Rasûlullah! Yolda beni geçip size haberimi ulaştıracak kimse olmadığına göre başıma gelenleri size ancak Cebrail -aleyhisselâm- bildirmiştir.” dedi (Hâkim, III, 450-452).
Muâz bin Amr -radıyallahu anh- Bedir’deki bir hâtırasını şöyle anlatır: “Ebû Cehil’i kılıçtan geçirdiğimde onun oğlu İkrime de bana bir kılıç vurup kolumu kesti. Elim derime asılı kaldı. Gün boyunca elim arkamda sürünerek savaşmaya devam ettim. Bu hâldeyken çarpışmakta zorlanıyordum. Beni iyice rahatsız edince de üzerine ayağımla bastım ve onu koparıp attım!” (İbn-i Hişâm, II, 275-276). Bu, Allah yolunda yapılan fedakârlığın zirve misallerinden biridir. Cihadına mânî olan yaralı bir eli dahî istemeyen mübârek sahâbî, onu fedâ ederek îman heyecanı ile hizmetine devâm etmiştir. Bu sebeple Resulullah’ın (sallahu aleyhi ve sellem) ashabı, Resulullah’a hitap ederken, “Bi ummi ve ebi ente ya rasulullah: Anam babam sana feda olsun ya Rasûlullah” derlerdi. En sevdikleri onlardı, onları bile gözlerini kırpmadan feda edebilirlerdi.
Feda edilen her neyse, feda ettiğinden daha az değerli olursa göze görünmez.
En Emin’e (cc) emanet olunuz.
Sümeyye DEMİRCİ

GRUBA KATIL