Fethi Okyar, Şeyh Said olayının gerçekleşmesini ve Ankara’ya haberinin gelişini şöyle anlatmıştır: “Bu haber, 11 Şubat 1925’te Ankara’ya geldi. Olay, hükümetin bazı emirlerinin tebliği sırasında jandarmaya karşı gelme, vergi ve asker kaçaklarını saklama gibi, o günlerde ve bilhassa doğu bölgesinde sık sık vukua gelen olayların tesadüflerle sıralanmasından ibaret gibi gelmişti. Kendisi uzun bir süre dahiliye vekilliği görevini ifa ettiği için, olayların mahiyetini biliyordu. Bu olaylara karşı sadece idari ve inzibati ölçülerle değil, daha çok ekonomik, kültürel, sosyal ölçüler ışığında teşhis koymuştu. Olayı, olayın meydana gelişini, olayla ilgili teşhis ve düşüncelerini M. Kemal’e anlatmıştır. Olay, daha sonra 15 Şubat 1925’te toplanacak Halk Fırkası grubuna getirilmiştir.
Başbakan Ali Fethi Okyar’ın anlatımından da anlaşılacağı üzere, 13 Şubat 1925 tarihinde meydana gelen Şeyh Said hadisesi, lokal bir olay olarak değerlendirilmiştir. Oysa M. Kemal, bu olayı çok ciddiye almıştı; sadece bölgede değil, ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesi taraftarıydı.
Olayın Ankara’da duyulduğu günün akşamı M. Kemal, şimdi müze olarak korunan küçük binada oturuyordu. Çankaya Köşkü henüz inşa edilmemişti. O akşam M. Kemal, kadınlı erkekli kalabalık bir misafir grubunu akşam yemeğine davet etmişti. O akşamı, misafirler arasında bulunan Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatmıştır:
“Yemekten sonra, köşkün büyük salonunda üç dört oyun masası kurulmuştu. Birinde Mustafa Kemal Paşa’yla birkaç arkadaşı poker oynuyorduk. Biraz ötemizde İsmet Paşa’yla Fethi Bey’in bulunduğu bir masada, briç partisi yapılıyordu.
Gecenin ilerlemiş bir saatinde içeriye bir yaverin girdiği ve usulcacık masamıza yaklaşarak Atatürk’e bir telgraf verdiği görüldü. Atatürk, elinden oyun kâğıtlarını bırakarak telgrafı aldı; dikkatle okudu ve hâlâ ayakta bekleyen yavere çatık bir çehreyle:
‘Götürün bunu, başvekile verin!’ dedi.
Hepimiz oyunu kesip gözlerimizi yanımızdaki masaya dikmiş ve Fethi Bey’in telgrafı şöyle bir göz gezdirdikten sonra yavere geri verip hiçbir şey söylemeksizin oyuna devam ettiğini görmüştük.
Bunun üzerine yaver ne yapacağını şaşırmış; bir elinde telgraf, tekrar bizim masaya yaklaşmıştı. Atatürk:
‘Şimdi de bunu İsmet Paşa’ya götürünüz!’ dedi.
Yaver döndü, telgrafı İsmet Paşa’ya verdi.
İsmet Paşa aldı, okudu ve birden ayağa kalkarak -hatta fırlayarak diyebilirim- telaşlı telaşlı etrafına bakındı, derken eline bir cigara aldı, kibrit aradı, sonra vazgeçti, kendini toparlayıp yerine oturdu.
Bu sahneyi göz ucuyla takip eden Atatürk, bize dönerek yavaşça:
‘İşte, iki adam arasındaki fark.’ dedi ve ilave etti, ‘Şeyh Said çeteleri Şemdinan’a gelip dayanmışlar.’”
Metin Toker ise o akşam olup biteni aktardıktan sonra, Yakup Kadri’den farklı olarak şu bilgileri vermiştir:
“Gazi’nin masasından İsmet Paşa’yı seyrediyorlardı. İsmet Paşa, hükümette değildi ve bir sorumlu mevki işgal etmiyordu. İskemlesini biraz geriye aldı, bir sigara yaktı. Okumaya devam ederken düşünceli bir hâli vardı. Sigarasından derin nefesler çekiyor, satırlar üzerinde duruyordu. Raporu bitirdikten sonra bir an gözleri daldı. Bu sırada, her zamanki alışkanlığıyla kâğıdı elinde ağır ağır burmuştu. Kâğıdı emir subayına geri verdi, oyun arkadaşlarına bir şey söyleyerek kalktı.
Gazi, her şeyin farkındaydı. İsmet Paşa yanından geçerken sordu:
‘Nereye?”
İsmet Paşa soruyu bir soruyla karşıladı:
‘Raporu sen okuyup göndermedin mi?’
Gazi:
‘Evet.’ dedi.
‘Tedbir almak lazım.’ dedi.”
Örfi İdarenin (Sıkıyönetimin) İlan Edilmesi
Fethi Okyar, olayın büyümesi ve CHF’deki radikallerin baskısı üzerine farklı tedbirler almak zorunda kalmıştır. Bu konuda en önemli tedbir ise örfi idare (sıkıyönetim) kararı olmuştur. Başbakan Fethi Okyar imzası ile olay bölgesinde bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edileceğine dair 23 Şubat 1341 tarih ve 6/908 numaralı tezkere meclise gönderilmiştir. Fethi Bey, ertesi gün, yani 24 Şubat günü meclisin ikinci oturumunda, meclis üyelerine Şeyh Said olayı hakkında geniş bilgi vermiştir. Bu oturumun sonunda da Başvekil Ali Fethi hükümetinin sıkıyönetim talebi, iktidarda olan Halk Fırkasının yanı sıra, muhalefet fırkası olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası tarafından da desteklenerek oy birliğiyle kabul edilmiştir. Bu karar üzerine hükümet, şark illerinin birçoğunda sıkıyönetim ilan ederek askerî birlikleri bu bölgeye sevk etmeye başlamıştır.
Şarkta, 14 ilde sıkıyönetim ilan edilmesinin meclis tarafından kabul edilmesinden sonra Adalet Bakanı Esad Mahmut (Bozkurt) Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’na bir madde eklenmesine dair kanun layihasının (tasarısının) gündeme alınmasını önermiş, bu öneri kabul edilerek adliye encümeni mazbatası (tutanağı) okunmuş ve kanun maddeleri tartışılarak kabul edilmiştir. Üç madde şeklinde düzenlenen bu tasarıyı Mete Tunçay, 14 no’lu dipnotta şöyle belirtmiştir:
Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1. maddesinin tadili hakkındaki 15 Nisan 1339 (1923) tarihli kanuna müzeyyel kanun 25 Şubat 1341- No. 556
Madde 1- Dini veya mukaddesat-ı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadıyla cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar, hain-i vatan addolunur. Dini veya mukaddesat-ı diniyeyi alet ittihaz ederek şekl-i devleti tebdil ve tağyir veya emniyet-i devleti ihlâl ve dini veya mukaddesat-ı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun, ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müçtemian kavli veya tahriri veyahut fiili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar, kezalik hain-i vatan addolunur.
Madde 2- İşbu kanun, neşr-i tarihinden muteberdir.
Madde 3- İşbu kanunun icrasına adliye vekili memurdur.
Yine bu hava içinde, bir gazete havadisine göre, «Mürteci hocalar camilerde vaazdan men’ edileceklerdir.» (Cumhuriyet, 27 Şubat 1341) haberi, camilerde vaaz etmeleri yasaklanan on hocanın adı da sayılmaktadır.
Fethi Bey Hükümetinin İstifası
“Ankara’da bir yandan karar altına alınan askerî tedbirler uygulanırken öte yandan karşı ihtilalin kapsamı ve tamamen bastırılması için lüzumlu idari ve siyasi tedbirler üzerinde tartışmalar devam emekteydi.
Başbakan Fethi Okyar; karşı ihtilali, irticai bir ayaklanma hareketi niteliğinde görüyor ve bunun doğu illerine inhisar ettiğini kabul ederek yönetim tedbirlerinin yeter geleceğini ileri sürüyordu. İnönü’nün temsil ettiği grup ise doğu ayaklanmasını geniş bir karşı ihtilal teşebbüsünün ancak bir safhası olarak anlıyor, rejimi devirmeye yöneltilmiş, memleket çapında bir kargaşalık hareketinin yok edilmesi ve ihtilali tamamlayacak olan devrim hamlelerinin yapılması için, lüzumlu koşulları yaratacak daha sert tedbirlere hemen başvurulmasını istiyordu. Bu tedbirlerin başında, istiklal mahkemelerinin kurulması, ihtilal ve devrim ilkelerine aykırı yazı yazan gazete ve dergilerin kapatılarak sahip ve yazarlarının cezalandırılması geliyordu.
Nihayet Halk Partisi meclis grubu, 2 Mart 1925’te yaptığı toplantıda, karşı ihtilal hareketini bütün ayrıntıları ile incelemiştir. Konuşmaları Cumhurbaşkanı Atatürk de parti genel başkanı sıfatıyla takip etmiş hatta söz alarak parti grubunun kendisinden rica ettiği noktaları açıklamıştı. Gazi kararlıydı ve daha ilk bakışta görünüyordu ki o, Fethi Beyin görüşlerine katılmamaktadır. Şu sözleri, olayların akacağı istikameti gösteriyordu:
‘Milletin elinden tutmağa lüzum vardır. İnkılabı, başlayan tamamlayacaktır.’” (Ali Fuat Cebesoy’a göre- Siyasi Hatıralar Kısmı-II). Başvekil Fethi Bey, M. Kemal kadar endişeli değildi. Buna rağmen grubun bu toplantısında, ayrıca istiklal mahkemeleri teşekkülü, basının kontrolü ve muhalefet partisindeki karıştırıcı hareketlerin önlenmesi hususundaki tedbirler üzerinde durulmuştu.
Halk Partisi meclis grubunun 2 Mart 1925 tarihli oturumu, on iki saat devam etmiş ve oturumda şiddet taraftarlarıyla itidal (ılımlılık) taraftarları arasında tartışmalar da yaşanmıştır. Fethi Okyar, hükümetin ilan ettiği örfi idare rejiminde, bazı hafifletmeler yapmak istemiş ve kabine üyeleri arasında bu yüzden ihtilaf çıkmıştır. Bilhassa Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt, Deniz Bakanı İhsan, Ticaret Bakanı Ali Cenani ve İçişleri Bakanı Cemil Uybadın evvelce verilen kararın değiştirilmesine hatta geri bırakılmasına kesin olarak karşı çıkmışlardır.
Mustafa Kemal’in grupta, radikaller gibi düşündüğünü belirtmesi, ibrenin CHF’li radikallerden yana dönmesine neden olmuştur. Ali Fethi Bey, ısrarla alınan tedbirlerle isyanın bastırılabileceğini söylemiş ve hiddetle şöyle demiştir: “Lüzumsuz şiddetle ben elimi kana boyamam.” M. Kemal’in istediği ise bütün memleketi kapsayan sıkı önlemlerin alınması, ihtilalin yumruğunun karşı ihtilalin boğazına bastırılmasıydı. Buna karşılık Fethi Bey, isyan bölgesinde bunu yapmaya hazırdı fakat bütün memlekette bunun yapılmasına gerek görmüyordu. Durum, M. Kemal’in sandığı kadar vahim değildi. Fethi Bey, ülke boyutunda önlemlere gerek duymuyordu. M. Kemal ise bu eski arkadaşını fazla saf hatta safdil bulmaktaydı.
Ali Fethi’nin bu tavrı, özellikle de “Ben elimi kana boyamam.” Sözü, bardağı taşıran son damla olmuştur. Mustafa Kemal’in tarafgir tutumu, radikalleri güçlendirmiş ve radikaller, hükümetin şiddet politikası izlemesini, istiklal mahkemelerinin kurulmasını, sıkıyönetimin genişletilmesini istedikleri bir takrir (önerge) vermişlerdir. Bu önergenin oylanmasında Ali Fethi lehine 60 oy, muhaliflere ise 94 oy çıkmıştır. Bu oylama, Ali Fethi hükümetinin düşmesi anlamına geldiğinden Ali Fethi Bey, cumhurbaşkanına aynı gün istifasını sunmuştur. 2 Mart 1925 tarihli CHF grup toplantısında yaşananların ardından sıra Ali Fethi Bey’in, cumhurbaşkanına sunduğu istifasını mecliste de açıklamasına gelmiştir.
Ali Fethi Bey, 3 Mart 1925’te Meclis Umumi Heyetinde söz alarak şu beyanatta bulunmuştur:
“Muhterem arkadaşlar, mensup olduğum Cumhuriyet Halk Fırkasının dünkü içtimaında heyet-i vekilenin siyaset-i dâhiliyesi hakkında cereyan eden münakaşa neticesinde, hükümet ekalliyete kalmış olduğundan başvekil sıfatıyla icra vekillerinin istifasını reisicumhur hazretlerine dün akşam takdim ettim. Reisicumhur, istifamızı kabul etmiş ve yeni hükümet teşekkül edinceye kadar vekâleten ifa-yı umur etmekliğimizi rica eylemiştir. Başvekâletim zamanında muhabbet ve muzaheretlerine (yardımlarına) nail olduğum arkadaşlarıma en samimi ve en kalbi teşekküratımı (teşekkürlerimi) arz eylerim.”
Fethi Okyar’ın alkışlarla karşılanan bu demecinden sonra, hükümet adına İstanbul milletvekili Rauf Orbay söz almış ve demiştir ki:
“Muhterem arkadaşlar! İç politikası itibariyle partide azlıkta kaldığından istifaya mecbur olduğunu yüksek heyetinize şimdi arz eden Fethi Okyar’ın beyanatı kâfi derecede açık değildir. Genç hâdisesi dolayısıyla birkaç gün evvel yüksek meclise izahat veren Fethi Okyar’ın bu hususta aldığı bütün tedbirleri meclis oy birliğiyle tasvip etmişti. Şimdi ise azlıkta kaldıklarından “İstifaya mecbur olduk.” demesi kâfi değildir. Bu istifa içeride ve dışarıda bazı telâkkilere yol açabilir. Bu mesele etrafında sayın Fethi Okyar’ın yüksek meclise izahat vermesini faydalı görüyor ve yüksek meclise arz ediyorum.”
Ali Fethi Bey, “Başka verecek izahatım yoktur. Fırkada hükümet ekalliyette (azınlıkta) kalmıştır. Ve bunun üzerine vazifesine devam etmek imkânını göremediğinden reisicumhura istifasını vermiştir.” demiştir.
Benzeri konuşma yapan Ali Fuad Bey’e İnönü, şöyle cevap vermiştir:
“Ben hükümet programını söyledikten sonra Ali Fuat Paşa, Fethi Bey hükümeti niçin çekilmiştir, sualini sordu. Kendisine verdiğim cevapta dedim ki arz ettiğim programda bunu açıkça ifade ettim. Mevcut hadiseyi süratle yok etmek istiyoruz. Memleketin fesat hareketlerinden korunması, huzurun ve sükûnun muhafazası için seri, müessir hususi tedbirler almaya gidiyoruz. Yalnız bu hadiseyi önlemek için değil, bütün memlekette muhtemel hadiselere karşı hususi tedbirler alacağız. Bütün bu açık vaziyet karşısında gerek hükümet değişikliğinde gerek yeni hükümetin takip edeceği siyasette malum olmayan hiçbir nokta yoktur.
Fuat Paşa, bu defa sualini değişik biçimde sordu. Öğrenmek istediği şuydu: Fethi Bey kabinesi isyan hareketleri karşısında gerekli tedbirleri almamış mıdır, benim bu husustaki kanaatim nedir?
Tekrar kürsüye geldim.
Rica ederim, beni Fethi Bey’le burada münakaşaya sevk etmeyiniz. Bunun ne ameli faydası vardır ne de dürüst bir harekettir. Eğer benim programımda ve takip edeceğim politikada kabul olunmayacak noktalar varsa bunları sorunuz. O vakit cevap vermek hem vazifemdir hem iktidarım dahilindedir, dedim.”
İnönü Yeniden Başbakan
M. Kemal, Fethi Okyar’ın istifasının ardından hükümet kurma görevini Malatya milletvekili İsmet İnönü’ye vermiştir. Zaten Fethi Okyar’ın istifa ortamını hazırlayan M. Kemal’di. Bu nedenle 21 Şubat’ta İsmet İnönü’yü Ankara’ya çağırmıştı. M. Kemal, planladığı bir oyunla Fethi Okyar’ın istifasını sağlamıştı. Ama bu, ilk değildi. 1930 yılında yine Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurma görevini vermiş, parti halkın teveccühünü kazanıp İnönü iktidarı için tehlikeli konuma gelince yine Fethi Bey’i yarı yolda bırakmıştı. M. Kemal, aynı şekilde Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar gibi en yakın silah arkadaşlarını yarı yolda bırakmış hatta idamla yargılanmalarını sağlamış, kimilerinin idam edilmesini sağlamıştır.
M. Kemal, Fethi Okyar’ın istifasını İnönü’ye haber vermesi üzerine Çankaya’da bir araya gelerek sabaha kadar görüşmüşlerdir. Bu görüşmede, hükümete alınacak bakanları, mecliste uygulanacak taktiği, güvenoyu alır almaz meclise sunulacak Takrir-i Sükûn Kanunu’nun şekli ve kapsamı üzerinde konuşup kararlar almışlardır.
İnönü, kabinesini ve programını bir gün sonra, 4 Mart (1925) Çarşamba günü, sabahleyin CHF grubuna, öğleden sonra da meclise sunacaktı. Kabine, tahmin olunabileceği gibi gruptan kolay ve çabuk geçti, İsmet Paşa, yeni hükümette dışişleri bakanlığı görevini de üzerine almıştı. Kabine şuydu:
Başbakan ve dışişleri bakanı: İsmet Paşa
Adalet bakanı: Mahmut Esat Bey
İçişleri bakanı: Cemil Bey
Milli savunma bakanı: Recep Bey
Bayındırlık bakanı: Sırrı (Day) Bey
Maliye bakanı: Hasan (Saka) Bey
Ticaret bakanı: Ali Cenani Bey
Bahriye bakanı: İhsan Bey
Tarım bakanı: Sabri Bey
Hükümet, güvenoyu aldıktan sonra mecliste çok sert tartışmalar meydana gelmiştir. Tartışmaların yoğunlaştığı konu, hükümetin meclise getirdiği Takrir-i Sükûn Kanunu olmuştur.
İsmet İnönü, hükümetin programını anlattıktan sonra konuşmasına şöyle devam etmiştir:
“İç politikada her şeyden evvel son hadiselerin sürat ve şiddetle söndürülmesi, memleketin maddeten ve manen fesattan korunması, umumi huzur ve sükûnetin muhafazası, her hâl ve kârda devlet nüfuzunun teyidi için seri ve özel önlemler alınmasına taraftarız.”
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının (TCF) sözcüsü Ali Fuat Cebesoy, partisi adına özetle şunları söylemiştir:
“Memleket hiç ümit edilmedik bir zamanda, bir hükümet buhranı içinde kaldı. Bu, malumunuzdur. Bu buhranı davet edecek, ortada ne vardır? Bunu ben anlayamadım. Daha birkaç gün evvel meclis-i ali, Genç isyanını tenkil için istediği salahiyeti ve tahsisatı vermek suretiyle Fethi Bey hükümetine bir daha itimat etmişti. Aleni celsede ve millet muvacehesinde alınan tedabiri, hadise ile mütenasip bulan Halk Fırkasının, sonradan hususi bir içtimada, hangi sebeplerden mebni bu tedbirleri muvafık bulmadığını ben anlayamıyorum. Bu sebeple isyanın, hükümetin düşmesine sebep olduğunu zannetmek doğru olamaz.
(…)
İsyanlar, irticalar tenkil ve asiler, mürteciler tedip olunmalıdır. Buna şüphe yoktur. Ancak milletin hukuk-u tabiiyesini ve hürriyetini tahdit ve tazyik edecek tedbirlere de idare makinesinde yer verilmemelidir. Malum olduğu üzere hükümetlerin, hikmet-i vücudu yalnız ve yalnız milletin hukukuna riayet etmek ve ettirmek, vicdanlarda huzur ve sükûn vücuda getirmektir. Biz Fethi Bey hükümetinin çekilmesini, bu esaslarla telif edemiyoruz.”
Ali Fuat Bey, bu durum açıklığa kavuşmadıkça İsmet İnönü hükümetine itimat edemeyeceğiz, demiştir.
İnönü’nün kurduğu yeni hükümet ile ilgili 4 Mart 1925’te güven oylaması yapılmış ve yapılan oylama neticesinde 23 muhalif, 2 müstenkife (çekimser) karşı 155 muvafakatle güven oyu almıştır. Güven oyu alır almaz önceki başbakan Fethi Bey’in aldığı önlemlerle yetinmeyen İnönü, hemen TBMM’ye daha sert tedbirler için kanun teklifinde bulunmuştur.
İnönü, güven oylamasından sonra şu konuşmayı yapmıştır:
“Efendim; meclis-i âlinin tecelli eden itimadına arz-ı şükran ederim. Meclis-i âli emin olabilir ki memleketin selâmeti için tayin ettiği hudutta ve şimdi kabul buyurduğu siyaset-i dâhiliyede memleketimiz için yalnız selâmet ve necat (kurtuluş) neticesini idrak edeceğiz ve behemehal (ne olursa olsun) muvaffak olacağız. (‘Bravo’ sesleri, sürekli alkışlar.) Meclis-i âliden, vaziyet icabı hemen bu gece müzakeresini teklif edeceğim bir kanun vardır. Bu kanunun bu gece müzakere ve intaç edilmesini (sonuçlandırılmasını) istirham ederim. (‘Hay hay, kabul’ sesleri.)”
İsmet Paşa’nın meclisten, hemen görüşülüp çıkarılmasını istediği kanun teklifi, “Takrir-i Sükûn Kanunu”dur. Bu kanun tasarısı meclis gündemine geldiğinde iktidar ve muhalefet arasında çok sert müzakereler cereyan edecek, ne var ki muhalefetin onca gayretine rağmen kanun, kabul edilecektir. Bu kanunun kabulünün peşi sıra, hukuk tarihimizin en karanlık dönemini oluşturan iki istiklal mahkemesi teşekkül edecektir. Ülkemizde fikir ve düşünce bağlamında tam bir açmazın yaşandığı, insan hak ve hürriyetlerin hiçe sayıldığı, görülmemiş bir kaosun yaşandığı bir süreç başlayacak; halk, dinî anlamda öz yurdunda gariplik yaşayacaktır.

Follow