Şeyh Said ayaklanması, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki en büyük başkaldırı hareketi olarak tarihe geçmiştir. Başkaldırıya adını veren Şeyh Said, Erzurum’un Hınıs ilçesi Kolhisar köyünde ikamet etmekte olan bir Nakşibendî şeyhidir. Aslen Elazığ’ın Palu ilçesinden olan Şeyh Said, 1865’te (1866 olduğu söylenmiştir) dünyaya gelmiştir. Doğumundan birkaç yıl sonra babasının Hınıs’a yerleşmesi üzerine, burada Kur’an-ı kerim ve fıkıh ilimleri okumuştur. Zaten ilimle haşır neşir olan bir aileye mensuptu. Dedesi, şeyhlik ve vaizlik yapmış bir âlim, amcası ise Palu müftüsü idi. Babası keza Nakşi şeyhi ve oğlu Said’in ruhani hocasıydı. Şeyhlik de Said’e babasından kalmıştır.
Şeyh Said, memleketteki büyük çaplı değişimi -Kemalist politikaları- içine sindiremeyerek izleyedururken İstanbul Kürt Teali Cemiyeti ve Cibranlı Halit Bey ile TBMM’de milletvekili olan Yusuf Ziya Bey, oluşturulmak istenen yeni çizgiye dur demenin planlarını tasarlıyorlardı. Yusuf Ziya, Erzurum’a gelip Cibranlı Halit’in evinde bir hafta misafir olarak kalmıştır. Aldıkları bir kararla doğudaki aşiretlerin harekete geçirilmesi için gerekli yolları araştıracaklardı.
Fakat halkın desteğini alabilmek için manevi bir önder gerekiyordu. Bu önder de bütün doğuda sevilen, sayılan Şeyh Said Efendi’ydi. Yusuf Ziya, Cibranlı Halit’le aldıkları kararı, Şeyh Said Efendi’ye anlatmışlardır. Şeyh Said’in onayı ile de kendisinden aldıkları mektupla bölgedeki aşiretlerin ileri gelenleriyle görüşmelere başmışlar. Yapılan bu görüşmelerin tamamından Ankara istihbaratı haberdar olmuştur. Bunun üzerine M. Kemal, 1924 Ekim’inde Pasin depremi sebebiyle geldiği Erzurum’dan Ankara’ya dönerken Cibranlı Halit ile Yusuf Ziya’nın tutuklanmalarını emretmiştir.
10 Ekim 1924’te Yusuf Ziya, Erzurum’da yakalanarak Bitlis Divan-ı Harb-i Örfi’ye sevk edilmiştir. Buradaki ifadelerde iki isim öne çıkmıştır: Cibranlı Halit Bey ve eniştesi Şeyh Said Efendi.
20 Aralık 1924 gecesi Erzurum Kolordu Müfrezesi Cibranlı Halit Bey’i gözaltına almıştır. Cibranlı Halit, aynı gece Erzurum’dan otomobil ile Bitlis Cezaevine gönderilmiştir. Bu zaman diliminde General Kazım Dirik de Bitlis valiliğine vekâleten atanmıştır. General Kazım Dirik’in esas görevi, Şeyh Said Efendi ile Hasanan aşiret önderi Halit’i yakalamaktır ancak Hasanan aşireti, nüfuslu bir aşiret olduğundan Halit Bey’i yakalamak kolay olmayacaktır. General Kazım, önce Hasananlı Halit’in üzerine bir müfreze göndermiştir. Bu müfrezenin gönderildiği haberini alan Halit Efendi, aşireti toplayıp durumu anlatmış ve çatışmaya meydan verilmemesini istemiştir. Müfreze, aşiret ileri gelenlerince bir misafir gibi karşılanmış, müfreze komutanına Hasananlı Halit, hükümete karşı hiçbir kötü niyetlerinin olmadığını bildirmiştir. Bunun üzerine durum, General Kazım Bey’e bildirilir. O da birliğin emre uymasını ancak bir grup askerin birlikten ayrılıp Hınıs’ın Köksü bölgesinde 5 ay kadar önce bir yüzbaşı ile altı askerin vurulması olayında adı geçen Zirkanlı Kerem’in yakalanarak Bitlis’e getirilmesi talimatını vermiştir.
Şeyh Said, birinci meclisin Bitlis milletvekili Yusuf Ziya tarafından, aşiretler arasındaki tanınmışlığı ve sözünün geçmesi nedeniyle gizli Kürt İstiklal Komitesine -Azadi- üye yapılmıştır. 1924 yılında Yusuf Ziya tutuklanmış ve suçunu itiraf etmiştir. Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Hacı Musa ile Şeyh Said’in de adlarını vermiştir. Azadi Cemiyeti liderleri Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya Beylerin tutuklanmaları, Şeyh Said’i de endişelendirmiştir. Şeyh, Bitlis askerî mahkemesinden gönderilen celpnameye icabet etmemiş, ifadesinin Hınıs’ta alınmasını talep etmiştir. Şeyh Said’in Bitlis’e gitmeme gerekçesi ve talebi yetkililerce kabul edilmiştir. Bunun üzerine 22 Aralık 1924 tarihinde, köyüne yakın Hınıs ilçe merkezine giderek ifadesini orada vermiştir. Kendisine halkı isyana hazırlamak ve Cibranlı Halid ve Yusuf Ziya’yla -Bitlis eski milletvekili- iş birliği suçu isnat edilmiştir. Şeyh Said suçlamaları reddetmiş, ortada bir delil olmadığından Hınıs kaymakamı Maksun, Erzurum’a telgraf çekerek Şeyh Efendi’nin masum, iftiraların asılsız olduğunu bildirmiş ve bunun üzerine Şeyh Said serbest bırakılmıştır. Kardeşi Bahaeddin Efendi, o dönemde Hınıs’ta müftülük görevinde bulunmaktadır. Ağabeyi Şeyh Said’in içinde bulunduğu durumu bildiğinden aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir: “Keko, sen yapılan bu inkılapları kabul etmediğini söylüyor ve ‘Ben Hazreti Muhammed’in ümmetine mensup bir âlim olarak İslam’ı saf dışı eden bu harekete karşı sessiz kalamam. Çünkü yarın ruz-i cezada Allah’a, resulüne ne yüzle bakacağım, ne cevap vereceğim?’ diyorsun fakat bu millet olgunlaşmamış, birlik sağlanamadığından neticeye varmaz. Sen en iyisi gel, biz buradan hicret edip Türkiye’yi terk edelim.’ deyince Şeyh Said Efendi, kardeşi Şeyh Bahaeddin’e kızıyor ve diyor ki ‘Bahaeddin, Bahaeddin! Ben bu işe elimdeki tek değnekle de olsa karşı çıkacağım.’”
Bahaeddin Efendi, kıyam için yeterli güçlerinin olmadığını, köylerinin ve hanelerinin perişan olacağını ağabeyine söyler. Şeyh, kardeşine cevap olarak şöyle tepki göstermiştir: “Bahaeddin, ben de biliyorum; biz bunlarla başa çıkamayacağız. Bunlar güçlüdür, orduları çoktur. Ama yarın mahşer yerinde Resul-ü Ekrem’in huzurunda Peygamber-i Ekber benim bu sakalımdan tutar, ‘Ey Said! Neden küfre karşı isyan etmedin?’ derse ben ne cevap vereceğim.”
Şeyh Said’in kardeşine söylediği bu sözlerde hâlâ kıyam düşüncesi söz konusu değildir. Evet, Ankara’nın din-siyaset açısından icraatlarına tümüyle muhaliftir. Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesi ile medreselerin Maarif Vekâletine devredilmesi, ardından da Vekâletçe kapatılması, Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin lağvedilmesi gibi laik içerikli icraatlar; onun, Ankara’ya karşı tavır alınması gerektiği konusundaki düşüncelerini daha da pekiştirmiş ve tek değnekle de olsa mücadele etmeye karar vermiştir.
Bir başka ifadeyle Şeyh Said’in, ülkede yapılan keskin değişimlere karşı bir âlim, bir tarikat şeyhi olarak muhalif tavrı açıktır. İslam’ın verdiği bir duyarlılıkla seküler değişimlere karşı tepkili olduğu için mücadele etme gereği duymakta, bu mücadelenin zaruri olduğuna inanmaktadır. Dahası, bu mücadelenin dinî bir sorumluluk, bir vebal olduğunu düşünmektedir. Nitekim mahkemede savunma sırasında bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Bu sıralarda medreselerin, meşihat-i İslamiyyenin (şeyhülislamlığın) ve mahâkim-i şer’iyyelerin (şeriat mahkemelerinin), Men-i Müskirat Kanunu’nun (alkollü içkileri yasaklayan kanunun) ilgâları (iptal edilmeleri, kaldırılmaları) ve nikâh ve talâkın bazı ahkâmının tebdil (değiştirme) ve tadil (elden geçirme, yenileme) şâyiaları (söylentileri) buraları ahâlîsinin (halkının) kalbinde büyük bir tesir uyandırmıştı.”
Şeyh Said, Aralık 1924’te, Hınıs’taki evinden ayrılır. Yol boyunca uğradığı her yerde, kendisini ziyarete gelenlere konuşmalar yaparak Kırıkhan köyüne ulaşır. Bölgede bulunan ileri gelenler, Şeyh Said’i ziyaret ederler. Ziyaret zamanında Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi de Halep’ten Kırıkhan’a gelmiştir.
Şeyh Said burada ilk kararını açıklar. Bu karar, şeriat-ı garra-yı Ahmediyye için harekete geçmektir.
4 Ocak 1925 tarihinde Kırıkhan köyünde kendisini ziyarete gelen bölge eşrafıyla bir toplantı yapar ve Arapça olarak aşağıdaki fetvayı kaleme alır:
“Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedi’nin temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kuran’ın ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve peygamberi inkâr ettikleri ve halife-i İslam’ı sürdükleri için, gayrimeşru olan bu idarenin yıkılmasının, bütün İslamlar üzerine farz olduğunu, Cumhuriyet’in başında bulunanların ve Cumhuriyet’e tabi olanların mal ve canlarının şeriat-ı garra-yı Ahmediyye’ye göre helal olduğu…”
Şeyh Said, bu fetvayı bitirdikten sonra meclise dönerek ‘dinsiz yönetimin’ varlığına karşı yapılacak bu cihadın, Saadet Asrı’nda yapılmış gazalardan daha önemli ve ecirli olduğu, cennetin cihad ve şehadet sayesinde tüm muvahhidlerin ayaklarına geldiği, birkaç günlük fani dünyada zelil, şerefsiz ve kâfir olarak yaşamaktansa din ve Allah yolunda ölmenin daha hayırlı olduğu yolunda kısa ve coşturucu bir konuşma yapar.”
Hormek Aşiretine Mektup
Alevi aşiretlerin cihada katılmamaları hâlinde işin zorlaşacağını, bu nedenle Şeyh Said’e Hormek aşiretine bir mektup yazması için ricada bulunulmuştur. Şeyh de Varto’daki Hormek aşireti ağalarına Türkçe bir mektup yazmış, aynı gün bu mektubu alan silahlı üç elçi, Bingöl eteklerinden Hormek dağ eteğine gelmiş. Hormekliler mektubu alınca toplanarak aldıkları kararda, isyan ordusuna bütün kuvvetleriyle karşı koyacaklarını Şeyh’in elçilerine söyleyerek bu mektubu Kasman köylü M. Şerif ile Varto kaymakamı Sırrı Bey’e göndermişlerdir. Sırrı Bey keyfiyeti hemen Muş iline bildirip gereken tedbirlerin hükümet tarafından alınmasını sağlamıştır.
Şeyh Said’in, Alevi Hormek aşireti reisleri Halil, Veli ve Haydar Ağalara yazdığı mektubun içeriği aşağıdaki gibidir:
“Hormek aşireti reislerinden Halil, Veli ve Haydar Ağalara;
Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu velehülhamd. Velminne hidayet-i Rabbani ile din-i mübin-i Ahmedi’yi kâfir olan Mustafa Kemal’in yed-i zulmünden tahlis etmek gazası niyetiyle Suşara hareket edildi. Bu gaza ve cihadın mezhep ve tarikat tefrik edilmeden la ilahe illallah Muhammeden rasullullah diyen bütün İslâm muvahhitleri üzerine farz olduğundan minelkadim memleketimizde büyük bir gayret ve şecaat sahibi olan Müslüman aşiretinizin de şeriat-ı garra-yı Ahmediyye’ye ve bu cihad-ı ekbere ittiba edeceğinize itimadım berkemaldır. Ya eyyühelenser, dinimizi ve namusumuzu bu mülhitlerin elinden kurtaralım. Size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır.”
4 Kanunisani 1341
Emirelmücahidin
Esseyyid
Muhammed Said-i Nakşibendi
Şeyh Said’in Kıyam Kararı
6 Ocak 1925 tarihinde Karlıova ilçesinin, Kanıreş köyünde, Cibranlı Halit Bey’in evine gelmiş, oradan da 8 Ocak’ta Solhan ilçesine bağlı Melekan köyüne gelip dayısı Şeyh Abdullah ile görüşmüştür.
Melekan Köyü’nde aşağıdaki kararlar alınır:
1- Şeyh Said, Genç, Hini, Lice, Silvan, Diyarbakır, Ergani bölgelerinin ileri gelenleriyle görüşmeler yapacak, daha sonra Çapakçur’a dönerek kıyamı başlatacaktır. Daha sonra Diyarbakır’ın denetimi sağlanacaktır.
2- Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi, Melekân köyünden çıkıp Şeyh Said’in fetvasıyla Solhan, Ömeran, Zikti aşiretlerini gezip Muş ovasına ve oradaki ilçe halkına durumu bildirecek ve Malazgirt’te bir güç birliği yapılıp Muş, Bitlis kontrol altına alınacaktır.
3- Hareket günü Melekânlı Şeyh Abdullah; Solhan, Ömeran gibi aşiretlerle Varto merkezini denetim altına alacaktır.
4- Kıyamdan sonra Gökdereli Şeyh Şerif Efendi, Palu bölgesindeki aşiretlerle Elazığ denetimini sağlayacak ve Zaza aşiretleriyle Erzincan’a geçilecektir.
Şeyh Said, bu kararların ardından büyük bir cemaatle 15.1.1925 tarihinde Darahini vilayet merkezine geldi. Burada halkın kendisine gösterdiği saygı ve sevgi üzerine, vali ve hükümet erkânı bile Şeyh Efendi’ye saygı ve ziyarette bulunmuşlardı.
Şeyh Said’in güzergâhı üstünde bulunan bütün âlimler, şeyhler, bölgenin ileri gelenleri ve ağalar kendisini ziyarete gelir ve biat ederler. Ayrıca silahlı güç olarak da katılımda bulunurlar. 8 Şubat günü kardeşi Abdürrahim Efendi’nin ikamet etmekte olduğu Piran’a (Dicle) ulaşır. Kendini karşılamaya gelen kalabalığa şu konuşmayı yapmıştır:
“Medreseler kapandı. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Medreseler millî eğitime bağlandı. Gazetelerde bir kısım dinsiz yazarlar; dine hakaret etmeye, peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse bizzat cihada başlar, dinin yükselmesine gayret ederim.”
Şeyh Said Kıyamının Çıkış Sebebi
Teğmenler Mustafa ve Hasan Hüsnü komutasındaki bir jandarma müfrezesi köye girerek Şeyh’in misafir olduğu düğün evini kuşatır ve düğünde bulunan birkaç mahkûmun kendilerine teslim edilmesini isterler. Şeyh, müfreze komutanına haber yollar: “İstediğiniz adamlar benim yanımdadır. Şimdi bunları yakalarsanız benim şeref ve haysiyetimi çiğnemiş olursunuz. Hükümetin kolu uzundur. Bu suçluları istediği zaman yakalayabilir.” Şeyh’in kardeşi Abdürrahim Efendi de devreye girer ve en azından düğün bitip adamlar evden çıktıktan sonra müdahale etmelerini söyler. Jandarmalar, adamları almakta ısrar edince tartışma çıkar ve iş çatışmaya dönüşür. Jandarmalardan ölen ve yaralananlar olur.
Ayaklanmanın neden çıktığı, nasıl başladığı ve gerçek sebebinin ne olduğuna dair, İbrahim Arvas’ın anlattıkları dikkat çekicidir: “Şeyh Said hadisesi, Recep Peker’in İçişleri Bakanlığı zamanında zuhûra geliyor. Yedi, sekiz yüz kişi düğüne davetli… Hepsi de silahlı… İsyanın gerçek sebebi şu idi: Şeyh Said, (düğün) evinde… On beş kişilik silahlı bir müfreze (askerî birlik), bir küçük zâbit kumandasında… Müfreze, mahkeme tarafından istenen bazı adamları köylerinde aramış. Hepsinin de Şeyh Said’in (katıldığı) düğünde olduğunu öğrenmişlerdi. Ve doğruca Şeyh Said’in (misafir olduğu) eve gelerek zanlıları istemişlerdi. Şeyh Said bunlara hitaben; ‘Siz iki, üç gün benim misafirim kalınız, bu kalabalık dağıldıktan sonra bunları o zaman size teslim ederim, alıp götürün. Şimdi burada yedi, sekiz yüz silahlı insan topluluğu var. Hepsi de birbirinin hısım akrabalarıdır. Siz bunları zorla götürmeye kalktınız mı korkarım ki bir niza (çekişme, boğuşma) olur ve nahoş bir netice verir. Sizden istirham ederim; üç gün sabırlı olun, arzunuz tamamıyla yerine gelir.’, demiş. Küçük zabit (teğmen); “’Hayır, ben emir aldım, bunları götüreceğim, beklemem.’ der ve hemen neferlerle beraber onların bulunduğu yere gider; ‘Haydi, düşün önüme, gideceğiz, mahkeme sizi istiyor.’, der. Onlar da ‘Düğün bitsin, sonra geliriz; düğünü yarıda bırakmak ayıp olur.’ derler. Münakaşa, sonunda müsademeye (çatışmaya) dönüşür, silahlar patlar, her iki taraftan on iki yaralı ve ölü düşer. Kendi(sinin de bulunduğu düğün) evinde asker ve zabit vuruldu, diye Şeyh Said telaşa düşmüş ve yüksek dağ başındaki köyüne çekilmiş. Bu sefer Şeyh Said’i götürmeye gelen kuvvetle Şeyh Said’in adamları arasında müsademe (çatışma) başlamış ölü ve yaralılar olmuş. Derken iş büyüdü. Ve isyan da bu surette başlamış oldu.”
Olay çok kısa bir zamanda; çoğu, Şeyh Said’in müritleri olan çevre tarafından duyulur. Piran’da Şeyh Said’in arzusu dışında jandarmalarla çatışan kardeşi Şeyh Abdürrahim’den sonra bir diğer kardeşi Şeyh Tahir Efendi de Lice postahanesini basar. Hızla gelişen olaylar, kısa zamanda bir halk ayaklanmasına dönüşür. Şeyh Said Efendi, 14 Şubat günü sayıları on bin kişiye ulaşan bir toplulukla Darahini’ye (Genç) girer. Fakih Hasan Efendi, Darahini valiliğine atanır.
Bundan sonraki günlerde Gökdereli Şeyh Şerif komutasındaki kuvvetler, Çapakçur (Bingöl) ve Elazığ’ı; Melekanlı Şeyh Abdullah Muş’u; Şeyh Abdürrahim Maden, Ergani ve Piran’ı; Şeyh Eyüp -Urfa milletvekili Eyüp Cenap Gülpınar’ın dedesi- ise Siverek’i ele geçirir. Bizzat Şeyh Said Efendi’nin komuta ettiği kuvvetler ise Diyarbakır üzerine yürür. 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece Şeyh’in kuvvetleri Diyarbakır’a saldırır. Sabaha kadar süren çatışmalar sonunda başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kalırlar.

Follow