Saadet Yurdunun Anahtarı
Arşiv Genel Yazarlar

Saadet Yurdunun Anahtarı

Günümüz Müslümanları, kendilerini İslam’a nispet eden bir “yığın” hâline gelmişken tevhid akidesinin özünden gittikçe daha fazla uzaklaşmaktadır. Bu durum, yalnızca bireysel imanla sınırlı kalmayıp aynı zamanda imanın temel taşlarından biri olan kulluk ve ibadet bilincini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Tevhid, İslam’ın esasıdır. Yüce Allah’ın “uluhiyet”ini şeksiz, şüphesiz kabul etmek, kullukta ihlasla yalnızca ona yönelmek, hayatın her anında onu merkeze almak, İslam’ın özüdür. Ancak günümüz Müslümanlarının birçoğu, bu deruni imanı, genellikle yüzeysel olarak benimsemektedir. Bu durum, ibadetlerin asli amacını ve anlamını zayıflatmaktadır. Yani Allah’a olan kulluk sorumluluğunu, bazı mükellefiyetleri ifa etmekle sınırlamayıp her yönüyle yansıtmak gerekir. Bu bağlamda diyebiliriz ki ibadetlerin, sadece birer ritüel değil, ahirete iman kapsamında manevi derinliği olan ameller olarak algılanması, büyük önem taşımaktadır.

İbadetler, yüce Allah’a kurbiyyet sağlayan, her yönüyle ona yönelik olan ve ihsan makamının yaşanması gereken anlardır. Ancak dünya hayatının hızlı temposunda ibadetler, çoğu zaman ne yazık ki bir alışkanlık hâline gelmiş; bireyler, bu amelleri bir rutin olarak yerine getirmeye başlamıştır. Böylece ibadetlerin derin anlamı kaybolmuş, kişinin ruhsal ve manevi olarak Allah’a yakınlaşması zorlaşmıştır.

Günümüz Müslümanlarının tevhid akidesinden uzaklaşması, sadece dini bir kimlik bunalımını değil, aynı zamanda ibadetlerin özünden uzaklaşmayı da beraberinde getirmiştir. İslam’ın özündeki kulluk ve ibadet bilincinin yeniden canlanabilmesi için, bu ibadetleri birer ahiret azığı olarak görmek gerekmektedir.

İnsanın manevi yolculuğu, kalbi arınmayla doğrudan ilişkilidir. Kalplerimiz, maddi ve manevi hastalıkları nedeniyle yüce Allah’a hakkıyla yönelmekte güçlük çekmektedir. Bu durum, nefsin ağır yüklerle boğulmasına, ibadetlere gösterdiği direncin artmasına yol açmaktadır. Ahirette bizleri salaha kavuşturacak amellerin ise nefsimize ağır gelmesi, bu içsel hastalıkların ve gafletin bir sonucudur. İnsan, kalbinin arınması ve nefsinin törpülenmesi sürecinde, bu amellere yönelirken güçlük çeker. İbadetlerin çoğunda bu gafleti yaşamak, çağımızda yaygın bir durumdur. Ancak bu zorluk, belirli ibadetlerde kendini daha çok gösterir.

Oruç, bu ibadetlerin başında gelir. Ramazan ayının manevi bereketini tam anlamıyla idrak edemediğimizde bir aylık oruç, bedensel ve ruhsal açıdan bizleri zorlayan bir hâl alır. Oruç, sadece açlık ve susuzluğu değil, aynı zamanda nefsi denetim altına almayı gerektiren bir ibadettir. Bu anlamda, oruçla birlikte yaşanan manevi zorluklar, kalbin saflaşmasına engel olabilmektedir. Bununla birlikte, oruç ibadetinin zorlayıcı etkisi, sadece bireysel bir durum değildir. Dünya hayatının meşgalesi, insanın ruhunu meşgul eden dünyevi arzular ve sürekli karşılaşılan sosyal, ekonomik zorluklar da bu ibadeti daha ağır bir hâle getirebilmektedir.

İnsan; iş hayatı, ailevi sorumluluklar, çevresel faktörlerle uğraşırken ibadetlerine gereken dikkati göstermeyebilir. İnsanın bulunduğu çevrenin de manevi yolculuk üzerindeki etkilerini göz ardı etmek mümkün değildir. Zaman zaman hayatın sorumlulukları; insanı, ibadetlere yeterince vakit ayıramama ve huzuru bulamama noktasına götürür.

Ramazan ayının manevi fırsatlarını değerlendirebilmek için kişinin kalbinin, nefsine karşı zafer kazanması gerekmektedir. Ancak nefsin bu zaferi elde etmesi, sürekli bir farkındalık gerektirir. Oruç, bu farkındalığı artırabilecek ve insanın manevi yönünü besleyecek bir ibadettir.

Kalbin huşusu ve buna bağlı gelişen tüm ahiret azıkları, dünyevileşmeyle beraber tüm diriliğini kaybetmiştir. Arzu, şevk, sevgi yerini rutine ve ruhsuz bir şekilde ifa edilen ibadetlere bırakmıştır.
Bir zamanlar hakikat penceresini araladığında ahiret kokusuyla karşılaşan biz Müslümanlar; bugün, aynı pencereyi açtığımızda fani dünya hayatının leş kokusuna maruz kalmaktayız. Çekiciliğiyle aldatıcı olan bu dünyaya dair gerçekleri ve ona dair hayal kırıklıklarını görmek yerine, onun cazibesiyle sarhoş olmuş durumdayız.

Müslüman, nefsiyle hesaplaşıp da sorması gereken temel sorularını artık kaybetmiştir. “Ne için yaratıldım?” gibi bir kaygı; yerini, “Dünya hayatında daha ne kadar materyalist olabilirim?” gibi geçici tatminlerle sınırlı bir kaygıya bırakmıştır. Bugün, insanlar maddi refahı ararken aslında kalpleri, Allah’tan uzaklaşmaktadır.

Dünyanın büyülü azıklarından doyuma ulaşamadığımız için olsa gerek, ahirette bizleri saadete ulaştıracak amellere gerektiği gibi yönelemiyoruz. İnsanlar, geçici dünyevi zevklerle meşgul oldukça manevi gelişimlerini engelleyen bir boşluk içine düşebiliyorlar. Bu da ahirete yönelik doğru amelleri yerine getirmede zorluk yaşamalarına sebep oluyor: “Kim (yalnız) dünya mükâfatını isterse (bilsin ki) dünya ve ahiret mükâfatı, Allah katındadır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten ve görendir.” (Nisa, 134).

Günümüz Müslümanlarında kalbi hastalıklar oldukça fazla olduğu için, cennete açılan amellerin kıymeti gerektiği gibi takdir edilemiyor. Kalp, Allah’a yönelmeden başka her şeye açıldığında manevi hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu hastalıklar, insanın ibadetlere ve amellere yönelmesini zorlaştırıyor. İbadetler ise kalbi, bu hastalıklardan arındırmak için gerekli olan en güçlü ilaçlardır.
Yüce Allah, ahirete değindiği tüm ayetlerinde, hemen hemen hep amellere de değinmiştir. Ahiretle var olacak asıl mutlu son, amellerin ve ibadetlerin büyük etkisiyle mümkündür. İnsan, dünyadaki geçici zevklerden uzaklaşıp ahirete odaklandığında gerçek huzura ve mutluluğa adım atar. Bu sebeple Allah’a yakınlık ve doğru ameller, insanın ahiretteki saadetini belirleyen en önemli faktörlerdir.

İbadetler, kişiyi kötü amellerden ve hayırsız bir Müslüman olmaktan korur. Dünyanın geçici güzellikleri, insanı yalnızca kısa bir süre mutlu edebilirken ibadetler, insanı kalıcı huzura kavuşturur. Ahiret kaygısı; kulu, temkinli olmaya ve doğru yolu takip etmeye götürür. Bu kaygı, insanı dünyadaki şüphelerden, tereddütlerden uzak tutar. Çünkü abid, şüphe ve tereddütlerden uzak olan kişidir. O, sadece Allah’a ibadet etmekte ve doğruluktan sapmamaktadır.

Zamanı bereketli olan, mal ve dünya işleriyle kaybolmayan kişi, aynı zamanda manevi açıdan da sağlıklı ve huzurludur. İbadetler ve ameller, zamanın doğru bir şekilde kullanılmasına vesile olur ve insana bir disiplin kazandırır. Böylece kişi hem dünyada hem de ahirette gerçek saadete ulaşabilir.

Dünyada elde edemediğimiz doyum ve mutluluk, ancak Allah’a yönelmeyle, ibadetlerle ve amellerle mümkündür. Kalp, sadece Allah’a odaklandığında huzura erer ve insanın ruhu, gerçek anlamda sağlıklı olur. Ahirete yönelik ameller, her bir müminin kalbinin temizlenmesine, nihayetinde gerçek saadete ulaşmasına vesile olacaktır.

Ahiret azıklarının kapısı, ancak kapıyı çalanlara açılır. Kim Allah’a hakkıyla yönelirse Allah da ona yönelir. Kim Allah’tan yüz çevirirse Allah da ondan yüz çevirir.

Yüce Allah, bir kulu için hayır dilediğinde salih amelleri ona sevdirir ve sebepleri hazırlar. Ramazan ayına ve oruç ibadetine bu nazarla bakmak gerekmektedir. Tüm ibadetler, yüce Allah’ın bizler için hayır dilemesidir.

Salih amellerin ayrı bir bereketi vardır. Onu, ancak nefsini arındıranlar tadabilir. İbadetlerin zamanla yüzümüze yansıması gibi bir durum söz konusudur. Bir Müslüman, kendini gizli olan salih amelleriyle tanıtır aslında. İlk izlenimde, bu hissiyatı yaşatır.

Dünya ve ahiret saadeti, ibadetlerde saklıdır. Bunun dışında kalan her şey ise aldatıcıdır. İnsan, dünyada ancak ve ancak Allah’a itaat ve ibadetle mutlu olabilir. Bu mutluluk, kişinin her şeyine bereket, huşu ve huzur bahşedilmekle kendini gösterir: “Erkek ve kadından kim mümin olarak salih amel işlerse elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız. Ve (ahirette) onlara mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” (Nahl 97).

Amellerin en efdali, gizli olandır. Ameller ne kadar gizlenirse yüce Allah, bir o kadar aşikar eder. Amellerin gizlenmesi, bir rahmettir. Ayrıca ibadetlerin gizliliği artıkça sürekliliği de artar. Kulun şan ve şerefini artırır.

Gizli ve aleni yapılan ibadetlerin ölçüsü, nifak olabilir. Kalbimiz, aleni yapılan ibadetlerde gizliye nazaran daha huşulu ise bu, bir problem demektir. Kalbin ve amellerin terazisi, gizlilikte saklıdır. Kişi, riyadan ne kadar korkuyorsa mutlaka onun gizli amelleri azdır, diyebiliriz.

Eğer Allah’ın razı olacağı şekilde ahirete yönelmekte zorlanıyorsak öncelikle diğer insanlara ulaşma gayretinden çok, kendimize bakmamız gerektiğini unutmamalıyız. Maddi anlamda içi boş olan bir şeyi, başka birine ikram edemeyeceğimiz gibi, kalbi hastalıkları çok olan bir kimse de uhrevi anlamda ne ailesine ne akrabalarına ne de çevresine Allah adına bir şey ikram edecektir.

Selam ve dua ile…
Sercan AKBAYRAK

GRUBA KATIL