Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bugün siyonistlere ve sair küffar ordularına karşı izzetli bir şekilde cihad eden mücahitlerimiz, şu rabbani hakikate olan tevekkülleri ile hiçbir şekilde geri adım atmayıp Allah Teala’nın bahşedeceği hayırlı sonuçlara odaklanmışlardır: “Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde sebat edin. Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (el-Enfâl, 45).
Bu kurtuluş; bazen şehadet, bazen cihad amelinin ahiret karşılığı olabildiği gibi, bazen de kesin zaferle taçlanmak olabilir. Nihai olarak hedef, ahireti garanti altına almaktır. Binaenaleyh Aksalı mücahitlerimiz, dün farklı coğrafyalarda varlığını hissettirmiş bu ruhla cihad eden mücahitlerimiz, gibi bu kurtuluşa odaklanarak çetin bir mücadele vermektedir.
Onlar bu mücadeleyi verirken ne yazık ki bizler de zillet çaresizliğine duçar olmuş bir şekilde bir avuç olan ama izzeti, imanı ve teslimiyeti temsil eden yiğitlerimizi ibretle takip etmekten başka bir şey yapamıyoruz. Çünkü son iki asırdır, işlediklerimizden dolayı üzerimize çöken zilletin acı gerçeklerini yaşıyoruz.
Kalplerimizi vehen sarmış bir hâlde, daha öncesinde Talut’un ordusundaki Müslümanların teslimiyetini gösteren “Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir, demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 249). Ayetin ışığında Aksa mücahitlerimizi seyrediyoruz. Onlar sayesinde bir kez daha bu ayetleri, buram buram, yeni inmiş gibi yaşıyoruz.
Onların bu yokluk içerisinde başardıklarına şahit olunca imanımız ve ümidimiz artıyor. Öyle olması gerekiyor aslında. Onlar imanı, Allah’a tevekkülü, cihadı, İslâm’ın rahmet sıfatını tüm dünya Müslümanlarıyla sınırlı kalmayıp tüm insanlığa gösterdiler.
Örneğin esirlere gösterilen şefkatli muameleler bende derin izler bıraktı. DAEŞ gaddarlıkları ve taşkınlıkları sonrasında bu sahnelerle karşılaşmak, açıkçası İslâm müntesiplerinin prestijini de bir anlamda düzeltmiş oldu. Haddizatında eli silah tutan işgalci, azılı siyonist için beslenen kin, nefret ve ceza düşüncesine rağmen sergilenen bu tavır, İslâm’ın rahmet yönünü ortaya koymuştur. O yüzden mücahitlerimizin bu tavrı, beni derin bir tefekküre sevk eden en deruni aksiyonlardan biri olmuştur.
Mücahitlerimiz, sabır ve teslimiyetin ehemmiyetini de bizlere bir kez daha göstermiş oldular. Buna ek olarak halkın ve mücahitlerin birbiriyle ünsiyeti ve perçinleşmesi de bizlere âdeta Asr-ı Saadet Dönemi cihat hareketlerini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki halk bazında yaşanan çok fazla acı ve kayıp, bizleri ümitsizliğe sevk etmemeli, aksine cihadî açıdan bir o kadar da kazanımlarımız olabileceğini unutmamalıyız. Bu ümmet, selefimiz döneminde Kadisiye ve Yermük savaşlarında on bine yakın eli silah tutan mücahidi şehit vermişti. Ama sonrasında her şey birer kazanım oldu.
Ayrıca bizler bu kadar acı yaşarken karşı tarafın güllük gülistanlık bir durum içerisinde olduğu yanılgısına da kapılmamalıyız: “Size bir yara dokunduysa hiç şüphesiz (düşman) topluluğuna da yara dokundu. Biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şahitler/şehitler edinmek (için böyle yapar). Allah, zalimleri sevmez. (Bu, Allah’ın) iman edenleri temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.” (el-Âl-i İmran, 140-141). Bu ayetler yalnızca Uhud Savaşı’na hasredilmiş değildir. Bu psikoloji bugün yaşandığı gibi, her daim yaşanmış ve yaşanacaktır. Allah Teala’nın bu ayetleri ise sadra şifa olacaktır.
Dünyanın en azılı süper güçlerine karşı vermiş olduğumuz bu izzetli cihadımızla bir kez daha anlamış olduk ki küffarın en çok korku duyduğu hissiyat, İslâm’daki cihad ve şehadet ruhudur. Öyle ki bu ruhu yok etmek için, çoluk çocuk ayırt etmeden büyük katliamlara girişmektedir. Bu kadar zorluğa rağmen, hâlâ karşılarında neslini devam ettirmek arzusunda olan -çünkü o nesil bir mücahit olarak yetişecektir- Müslümanların varlığı, siyonistlerin kinini daha da artırmaktadır.
Küffarın bu katliam ve kıyımları, İslam tarihi boyunca Müslümanların tanık olduğu bir olgudur. Bu durum, bizleri asla ve asla bir yok oluş psikolojisine sürüklememelidir. Çünkü Ashab-ı Uhdud’un yaşamış olduğu imtihanlar, Haçlıların azgınlıkları, Moğolların işlediği cürümler vs. bu ümmeti yok edememişti. Tarih hep zulümden sonra helak olmayı, sabırdan sonra da başarıları yazmıştır.
Bu ümmet, hikmet-i ilahi gereği şehitleriyle filizlenmiştir. Biz, bu mirası selefimizden aldık ve bizden sonra da varislerimiz devralacaktır. Bu ümmetin selefi, İslam ordularından geri kalmamak için her anı fırsat bilmiş, kalbinden bir an olsun bu sevgiyi, arzuyu eksik etmemiştir. Hz. Ömer’in şahsında bu gerçeği görebiliriz. O, bir keresinde “Üç şey olmasaydı bir an önce Allah’a kavuşmak isterdim.” dedi. Onlardan biri de cihad ve şehadet idi.
Bugün bizler, selefimizde var olan bu hissiyata; dün Afganistan’da, Suriye’de, Çeçenistan’da şahit olduğumuz gibi, bugün de Aksa cihadında şahit olmaktayız. Hz. Ömer’in bu arzusunu Yahya Sinvar’da gördük. Ondan önce de Abdullah Azzam’da, Ömer Muhtar’da, İzzettin el-Kassam’da, Hattab’ta, Şamil Basayev’de, el-Evlaki’de görmüştük.
Bugün Aksa mücahitleri; Abdullah b. Mübarek’in, şeyhülislam İbn Teymiyye’nin, Esed b. Furat’ın ve en önemlisi de selefimizin cihad bayrağını dalgalandırmak, yere düşürmemek adına izzetli bir şekilde mücadele vermektedir. Onların farkında olduğu şey, bizim varlık sebebimizdir. İslâm ümmetini tanımlamak isteyen, dün selefimizde vücut bulan bu sevdanın yansımalarını, bugün Aksa’nın aslanlarına bakarak kavrayabilir.
Kanaatimizce şehitlerin hayatının kitaplaştığı başka bir din yoktur. Bu mübarek ruh, Abdullah Azzam’a “Hurilerin Aşıkları” adlı eseri kaleme aldırmıştır. Yaşamını, üniversite köşelerinde suya sabuna dokunmadan en kariyerli bir şekilde geçirebilme olanağı olan bu büyük şahsiyet, hayatını cihada adayarak bu ruhun yeniden, eskisi gibi dirilmesi için gecesini gündüzüne katmıştır. Bununla da yetinmeyerek ümmetin gençlerine bir rehber olsun, diye şehitlerin hayatını kaleme almıştır. Tüm bu amelleriyle de Allah Teala, kendisine mübarek bir akıbet hazırlamıştır. Hazırladığı kitabın finali de kendisi olmuştur. Aslında o kitabın hacmi kıyamete kadar artacaktır. Kim bilir, o kitabın içerisinde belki ben de yer alabileceğim. Belki sen de yer alabileceksin kardeşim! Bir şehit gibi yaşamak nasip olsun bizlere. Yüce Allah’tan bizleri katına şehitler olarak almasını dilerim.
Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir. Selam ve dua ile…
Sercan AKBAYRAK

Follow