Âlemlerin rabbi olan Allah’a (cc) hamd olsun. O ki insanı yaratıp en güzel bir şekille şekillendirendir. Selam ve salat, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Allah’ın (cc) mesajını bizlere ulaştıran Hz. Muhammed’e (sav) olsun.
Toplumların Parçalanışı
“Modern dünyada propagandası en fazla yapılan ve sonunda vadedilenin tersi uygulamalar ve yıkımlar ile sonuçlanan kavram nedir?” diye sorsak galiba en çok alacağımız cevap, adalet ve özgürlük olurdu.
Nerede bir adalet ya da özgürlük vaadi olduysa o coğrafyalarda sömürü, kan ve savaş peyda olmuştur. Bu coğrafyalar; genelde doğu ve Afrika, özelde ise İslam ülkeleridir. Bunun sebepleri içten içe bilinse de yine de bilinçli ve detaylı bir analiz yapılması, sebep-sonuç ilişkisinin ortaya çıkarılması gerekmektedir.
Bir toplumu parçalamanın, sömürmenin birden fazla yolu varsa da en bilindik yöntem, o toplumun geleneği, inancı ve etnik kökenleri ile oynamaktır. Geleneğini ortadan kaldırmak; toplumu, sadık kalacağı bir geçmişten mahrum etmek, uzun yıllara dayanan tecrübeyi yok etmektir ki bu, o topluma esasen asla enjekte edemeyeceğiniz davranışları rahatlıkla kabul ettirip istediğiniz davranışları yaşam biçimine dönüştürebileceğiniz anlamına gelir.
Belki “gelenek” kelimesi, asıl kastettiğimizi tam olarak karşılamıyor, bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de geçen “öz” kavramı, daha kapsayıcı ve açıklayıcı olacaktır. Evet, her toplumun, her maddenin hatta canlı, cansız bütün varlıkların bir özü vardır. Öz ise o şeyin aslı, içeriği, görünenin ötesinde olanı ve onu, o yapan değeridir. Bir toplumun öz bilincini elinden alırsanız ya da değiştirirseniz o toplum, dışarıdan gelebilecek bütün tehditlere açık hâle gelir.
“… Bir kavim kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.” (Rad, 11).
Gelenek ya da öz, modernite veya değişimin zıddı olarak algılanmamalı. Aslolan, özün korunarak gelişmesidir ki bunu, günümüz dünyasında uzak doğu halkları kısmen başarmış gibiler.
İkinci olarak etnik köken ön planda tutularak toplumların parçalanması sağlanabilir. Bunun örneğinin, son birkaç yüzyılda, topraklarımızda defalarca yaşandığını kaynaklardan öğreniyoruz. Birçok etnik kökenin asırlarca bir arada yaşadığı bu coğrafyada, dış müdahaleler sonucu büyük çatışmalar ve kopuşlar yaşanmıştır.
İnsan olmanın yeterli olmadığı zihinler, her zaman bir ayrıcalık arar ve kendini ötekinden üstün görebilmenin yollarına bakar. Bu arayış içinde iken birçok insani vasfı yitirir ve sonuçta “öz”den o kadar uzaklaşır ki geldiği noktada, kendinden eser kalmamış olur. Oysa birlikte yaşamak zorunda olan insan, seçme hakkı noktasında sınırlıdır. Yani bazı unsurları seçme hakkı ve olasılığı yoktur. Örneğin doğduğu coğrafya, ait olduğu etnik köken, konuştuğu dil gibi fenomenler, cebridir. Bu fenomenler, bazen bireyin, hiç olmak istemeyeceği bir toplumun, coğrafyanın ya da ailenin içinde olmasına yol açar. Bu durumda, bireyin tasarladığı ile elde olan çatışabilir. Burada bireyin tutumu, duruma netlik kazandırır ki o da aldığı eğitimin niteliği ile alakalıdır. Eğitim, toplumların gelişimi için can alıcı bir öneme sahiptir ve bir birikimin sonucudur. Günümüz dünyasında eğitimin amacı, rahat ve geliri yüksek bir meslek kazandırmaktan başka bir şey değildir. Bu sistemde yetişmiş insanların, daha fazla maddi çıkar beklentisi içinde olmaları, elbette yadsınamaz. Bütün eğitim hayatı boyunca başarının, elde edilen kazançla ölçüldüğü bir sistemde yetişmiş insanın, bakış açısı da böyle olacaktır.
Doktor, hâkim, öğretmen, mühendis ve daha birçok meslek gurubuna mensup insanlar, bu meslekleri, sırf gelir elde etmek için yaptıklarında toplumun neleri kaybettiği, uzun bir liste oluşturacaktır.
İnanç konusuna gelince bu konu, başlı başına bir çatışma ve ayrışma aracı olarak kullanılmaya müsaittir. Aslında inançların birleştirici tarafı daha ön planda olmasına rağmen, yukarıda saydığımız sebepler ve daha başka sebeplerden dolayı bir bütünlük sağlamak yerine, çatışmaya dönüşebiliyor. İnanmak, bir değerler bütününe iman etmek ve hayatını bu inanç doğrultusunda dizayn etmek, insan üstü bir gücün varlığını kaçınılmaz kılar. Bu güç, inananlarını, kendi kriterlerine uymaya çağırır. Her inanç, kendi içinde mükemmel olduğu fikrine sahiptir ve bağlılarını bu fikir üzere eğitir. Kimi inançlar, mükâfatı madde olarak verir ve gücün maddeden geldiğini savunur; kimi inançlar ise manevi bir makam olarak sunar ki bu inançların çoğu insan ürünüdür. Semavi dinler bu ikisi arasında dengeyi kurarak iki dünya arasında her şeyi bir ölçüye oturtur. İnsan fikri bulaşmamış, insan eli değmemiş, ilahi mesajda (ki bu, sadece Kur’an-ı Kerim’dir) bütün evren ve canlılar arasında mükemmel bir uyum görülür. Bu mesaj, ilk önce beşeri eğiterek ona insan vasfı kazandırır. Daha sonra dünyaya, insana, maddeye, manaya, doğaya ve canlı, cansız her şeye karşı bir bakış açısı kazandırarak insanın aklını ve kalbini aktif hâle getirir. Bundan sonra iman eden her bireyin; dünyaya, maddeye, manaya kısaca her şeye dair sözü, bilinci ve bir beklentisi oluşur. Bu bilinç, o toplumun geneline sirayet edince yıllar içinde giderek derinleşir, halıdaki desenden tutun da binalardaki mimariye kadar kendini ifade eder. İyileşme de bozulma da bulaşıcı bir etkiye sahiptir.
Toplumların yapıları, domino taşları gibi birbirinden etkilenir. İyileşme ve bozulma, bir taşa dokunmanın sonucundaki tepkidir. Çok önemsemediğimiz bir güzel davranış yok sayıldığında ya da küçümsendiğinde yıkımı yıllar içinde kartopu gibi büyüyerek devam eder. Bu yıkım neticesinde inançla ya da gelenekle kurulan bütün köprüler yıkılır ve bireyler arası bağ, gitgide zayıflar. Öyle bir noktaya gelir ki birinin diğerine yaptığı zulmü “adalet” olarak görmeye başlarız ya da hareket alanımızı kısıtlayan her yasak, “özgürlük” olarak lanse edilir. Söylemek istediğimiz şey özetle şu: Bir toplum kendine ait olana, o toplumu birlikte tutan değerlere, inançlara, geleneğe ve o topluma özünü kazandıran fenomenlere sahip çıkıp korumaz ve kaynağından öğrenip bilinç oluşturmazsa dışarıdan birileri gelir, sömürür, parçalar, istediği zorbalığı yapar ve bunun adına “adalet” der, “özgürlük” der.
Yüzyıllardır bu coğrafyalarda kan durmuyor ise bilincimizin ve kimliğimizin kayboluşundandır. Gerek medeniyet gerekse inanç olarak adaletin ne olduğunu ve nasıl sağlanması gerektiğini çok iyi bilmemize rağmen, bize vadedilen sahte özgürlük ya da zalimin adaletinin (!) peşine düşüyorsak bu, bize “öz”den ne kadar uzaklaştığımızı gösterir. Kendi elleriyle kendilerinden olanı adalet ve özgürlük adına zalime teslim edenlerin hâlleri, bugün içinden çıkılmaz bir istikrarsızlığa sürüklenmiş durumdadır.
Hızlı bir değişim ve sorgusuz bir dönüşüm geçiren günümüz dünyasında bireyselleşen insan, toplum olma bilincinden oldukça uzaklaşmış, her birey kendi değer yargısını, ahlak anlayışını, suç ve ceza kriterlerini, doğru ve yanlış kavramları gibi birçok temel tutumu kendine göre yorumlayıp kabul ederek bireye indirgemiş durumdadır. Hâl böyle olunca toplumda “genelgeçer” hükümler, yerini “özel geçer” bir anlayışa bırakmıştır. Genelgeçer kuralların olmadığı (varsa da uyulmadığı) toplumlarda, sosyal çürüme meydana gelmiştir. Bu toplumlarda; adalet, ekonomi, politika ve yargı gibi unsurlar güçlüden yana olurken ceza, yaptırım, baskı ve sindirme gibi unsurlar, zayıfın tepesine inmiştir.
Sosyal çürüme dediğimiz kavram, son derece önemli ve derinlemesine incelenmesi gereken bir kavramdır. Toplumsal değer yargıların tarumar edildiği, bütün toplumun bir uçtan diğer uca, çarpık bir şekilde dizayn edildiği, sanatından tutun da ekonomi, edebiyat, sosyal ve siyasal yaşam, aile hayatı ve daha nice değerlerin itibarsızlaştırılıp yerine öngörülen ve hesabını üst aklın yaptığı yaşama ve düşünme biçimini dayattığı toplumlar, bu çürümeye maruz kalmış toplumlardır. Günümüz dünyasında toplumların genelinde sosyal çürümeye rastlamak mümkün iken Müslüman toplumların tamamına yakınına sirayet etmiş dersek abartmış olmayız. Tarihi ve medeniyeti ile irtibatı kesilmiş İslam toplumları, misyonunun çok uzağında bir düşünce ve yaşama tarzına doğru itiliyor. İslam medeniyeti tarihi, İslam bilim tarihi ve İslam düşünce tarihi bütün görkemi ile dururken önümüze atılan gündemlerin yorumları ile oyalanadurmak, İslam ülkelerini 3. dünya ülkesi konumuna getirmiştir.
Kimliğini ve kişiliğini koruyamayan İslam toplumları, Batı’nın değişik yöntemlerle sunduğu yaşam tarzlarına teslim olmuş durumda. Bu yaşam tarzı ve düşünce biçimi ile sadece sözde kalmış olsa bile inancı arasında çatışma ve ciddi bir uyumsuzluk oluştu.
Kur’an’da Adalet
Buna karşın Müslümanların gerçek görevlerini ve kimliklerini belirleyen, dostunu düşmanını bildiren yüce Allah’tır. Aslında insanın ne olduğunu ve ne için yaratıldığını bildiriyor. Allah (cc), yarattığı her şeyde bir ölçü ve kusursuzluktan bahseder: “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak. Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak, bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (Mülk, 3-4).
Evreni saran bu düzen, aslında bir anlamda adaletin tecellisidir. Her yaratılmış olanın bir amacı vardır. Adalet dediğimiz unsur, varlıkların bu amaca ulaşmasında ortaya çıkabilecek engelleri ortadan kaldırmaktır. Dahası varlıkların, varlık haklarını korumaktır. Yüce Allah, adalet konusunda Kur’an-ı Kerim’de muhteşem mesajlar vererek olaylar karşısında takınmamız gereken tutumu çok net anlatmıştır: “Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın veya akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Nisa, 135). Öyle bir erdemdir ki adalet; kişinin kendinden, anne babasından, zenginlik ya da fakirlikten, akrabadan, aynı görüşte ya da dinden olmaktan da önemli ve ayakta tutulması, yerlere düşmemesi gereken bir erdemdir.
Yukarıda, “Bir değerler bütününe iman etmek ve bunu hayata geçirmek için insanüstü bir varlığın olması kaçınılmaz.” demiştik. Adaletin sağlanması için de böylesine bağlayıcı bir kuvvetin varlığı, mecburidir: “Ey iman edenler, adil şahitler olarak Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide, 8).
Bağlayıcı ve insanüstü güç, kendisi için bir şey talep etmez çünkü buna ihtiyaç duymaz. Tam aksine emrettiği ilkeler, tamamen insanların selameti ve huzuru içindir: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Böylece Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, her şeyi hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.” (Nisa, 58). Emaneti ehline vermek, adaletle hükmetmek emrinden önce geliyor ayette. Buradan, adaletin tecellisi için liyakatin gerekliliğini çıkarmamız mümkündür. Torpilin ve adam kayırmanın olduğu bir yerde, liyakat sahibinin hiç şansı yoktur. Kur’an-ı Kerim, bütün tavsiyeleri getirip Allah’tan (cc) korkmaya ve Allah’ın her şeyi işitip bildiğine vurgu yaparak bağlar. Vicdanlara hitap ederek bireylerin adaleti içselleştirmesini ister. Bu, sadece adalet için değil, sosyal yaşamda karşılaşılabilecek herhangi bir olay için de geçerlidir: “Gerçek şu ki rablerinden gayb ile (onu görmedikleri hâlde) içleri titreyerek korkanlara gelince onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır.” (Mülk, 12). Böyle bir güce iman edip teslim olan bir insanın, toplumda zararlı bir birey olması mümkün değildir. Böylesine güçlü, böylesine her şeye güç yetiren, her şeyi hakkıyla işitip bilen bir makamın varlığı karşısında adalet kaçınılmaz bir sonuçtur.
Özgürlüğü tesis etme adına insanlıktan ödün veren modern düşünce, insani ölçüler ve sınırları kaldırmış durumda. Bu ölçülerin kalktığı bir dünyada insan olmanın; ahlaklı, erdemli, bilinçli ve sorumlu yaşamanın daha da zorlaştığı bir gerçektir. İnsanlığın geldiği bu noktada bir kurtuluş reçetesi olarak Kur’an-ı Kerim hayat bulmalı ki insanlık hayat bulsun.
Adalet, Yunan mitolojisinden değil de bütün âlemin yaratıcısının öğretisinden alındığında insanların hatta bütün canlıların hakları ve hukukları tam manasıyla korunmuş ve tesis edilmiş olacak.
Emanet ehline verildiğinde, liyakat sahibi iş başına geçtiğinde, güçlünün değil haklının sözü itibar gördüğünde, görünene değil görünenin ötesine hüküm verildiğinde, vicdanlar birilerine ya da makamlara esir olmadığında, yalanlara kabaran kulaklar hakikati dinlediğinde, taşlaşmış kalpler yumuşadığında, gözler süslü ve cilalı vitrinlerden aç ve çıplak bırakılmışlara döndüğünde, çekilen acılar bir bedende hissedildiğinde adaletin kılıcı, zalimin boynuna Allah’ın izni ile muhakkak inecektir.
Erdal TUĞRUL

Follow