Alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) hamd olsun. O'(cc) ki insanı yaratıp dosdoğru yolu gösterdi. İnsan ya bu yola uyup hidayet üzere yaşadı, ya da inkâr ederek cehaletin karanlıklarında kaybolup yitip gitti.
Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (sav)’e Selat ve selam olsun. O (sav)’nun risaleti, rehberliği ve yaşamış olduğu hakikatleri ile insanlık yoluna ışık tutmuştur. Artık insanlar için bir hidayet ve aydınlık yolu açılmıştır. İsteyen iman etsin isteyen inkâr etsin.
” Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler.” (Bakara \18)
“Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.”(Araf \179)
İnsanın bilgiye ulaşmasında en etkin uzuvları ağızları, kulakları ve gözleridir. Yani bize bir bilgi gelmesi durumunda ya gözlerimiz ile görerek ya kulaklarımız ile işiterek ya da sözlü olarak dinleyerek bilgiye vakıf oluruz. Bu organlar bizim fiziki bilgi kaynaklarımızdır. Sonrasında bu bilgiler akıl ve kalp ile bir süzgeçten geçerek hayatımızdaki yerini alır.
Yukarıda okuduğumuz ayeti kerimelerde sağır, dilsiz ve körler olarak vasıflandırılan insanlar aslında sağlıklı, gayet iyi gören, işiten ve konuşabilen insanlar olmasına rağmen yüce Rabbimiz böyle vasıflandırmış.
Kur’an-ı Kerim, görmek, işitmek ve söylemek derken bir hakikate dikkat çekiyor. Bu hakikat insanın sahip olduğu organların hakikatidir.
Bu hakikat bakış açımız ve kavrayışımızın, cehaletin ve bilginin, karanlıkların ve aydınlığın hakikatidir. Karanlıklara gömülen bir insan için görmenin çok bir önemi kalmaz. Çünkü karanlıkta gördüğü her suret karanlığa dairdir.
Göz ışıktan beslenir ve vazifesini bihakkın yerine getirmesi için ışığa ihtiyaç duyar. Karanlığa alışmış göz ışıktan rahatsız olur.
Sağlıklı iken gözlerin görmemesi, kulakların işitmemesi, dillerin konuşamaması ve kalplerin idrak edememesi nasıl bir olaydır o halde. Üstelik fiziki olarak karanlıkta olmamasına rağmen.
Tam bu noktada fiziğin gerçekliğinden biraz dışarı çıkarak, modern dünyanın “metafizik” olarak adlandırdığı melekuti alemi anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Melekuti alem’in kısa tanımını şöyle yapabiliriz; “Akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen varlık alemi.”
Aslında biz müslümanlar olarak, imanımız çoğunlukla gaybi haberler üzerine kuruludur. Yani bize ulaşan ilahi haberler gaybe iman edip teslim olmamızı ister. Bu yüzden hayata bakışımız ve olaylara karşı yorumlamalarımız iki boyutludur. Birincisi madde aleminde gerçekleşen ve olayların sebep sonuç ilişkisi ile (sünnetullah) gerçekleştiği kurallara ve ölçülere bağlı olan alem, ikincisi ise duyularımızın idrak edemediği ilahi nazarda gerçekleşen olaylar alemi. İşte bu melekuti alem dediğimiz insan iradesi ve algısının ötesinde vuku bulan olaylar alemi. İnsan, bahsettiğimiz bu ikinci alemi yok sayıyor, görmezden gelip tamamen madde alemine odaklanıyor ise duyu organları tam fonksiyon çalışmıyor demektir. Cehaletin karanlığı bu noktada başlıyor insanda. Mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah dilediğine hesapsız rızıklar verir. Buradaki hesapsızlık bizim madde aleminde yaptığımız hesaplara rağmen gerçekleşen olaylardır. Örnek olarak Kuran-ı Kerim’de anlatılan Hz. Meryem ve Hz. Zekeriya (as) arasında yaşanan bir olay gösterilebilir. Ali İmran suresinde anlatılan bu kıssada Hz. Meryem’e sunulan meyvelerin nereden geldiğini soran Hz. Zekeriya (a.s) ‘a Hz. Meryem: “Bunlar Allah katındandır. O dilediğine hesapsız rızıklar verir.” (Ali İmran\ 37) diyerek Allah’ın hesabının bütün hesapların üstünde olduğuna vurgu yapar.
Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen çocuk özlemi çeken Hz. Zekeriya Hz. Meryem’ den öğrendiği bu dua ile Allah’tan (c.c) bir çocuk ister ve yüce Allah Hz. Yahya (as)’ı müjdeler.
“Zekeriya şöyle dedi: “Ey Rabbim! Ben iyice ihtiyarlamış ve karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir? “(Allah): “Bu böyledir. Allah dilediğini yapar.” dedi” (Al-i İmran \40)
” Allah dilediğini yapar” cümlesi bizi duyularımızın vakıf olmadığı aleme dikkat çekmeye yönlendirir.
Kısaca özetlersek her şey bizim bildiğimizden, gördüğümüzde ve duyduğumuzdan ibaret değildir. Hesapların üstünde bir hesap olduğu hakikati Kuran-ı Kerim’de çokça örneklerle anlatılır.
Hakikatin gördüğünden, duyduğundan ve bildiğinden ibaret olduğunu düşünmek ya da başka bir olasılığa ihtimal vermemek cahiliyenin başlangıcı demiştik.
İslam bilginin yoksunluğuna cahiliye demez. Tam aksine bilgi geldiği halde bilgiye muhalefet edip ayak direterek inatlaşmaya cahiliye der.
Tabi burada bilgiden bahsetmişken şunu söylemek gerekiyor, gelen bilginin doğru bilgi olması lazım. Peki bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı nasıl anlaşılır. Bunu anlamanın birçok yolu olmasına rağmen temel prensip olarak, canlıların ve doğanın ruhuna ve tabiatına uygun olan bilgi doğru bilgidir diyebiliriz.
Doğru bilgi ulaştığı halde bu bilgiye kör, sağır ve dilsiz olmak kalbin katılaşıp taş kesilmesine sebep olacaktır. Katılaşan kalp ise insani bir duruş sergileyemez. Yukarıdaki ayeti kerime’de bu hakikat dile getirilerek “kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamaz” diyerek bilgiye ya da hakikate kendini kapatan insanın düştüğü durum ortaya serilir. Cehaletin karanlığında debelenen insan kendi türüne ait birçok özelliği yitirip, sıradan ve bayağı bir hayatı yaşamaya mahkûm olur.
Cehaletin karanlığı insanı çepeçevre kuşattı mı, insan özne olmaktan çıkıp nesneye dönüşür. Oysa insana ulaşan hakikatin bilgisi, izzetli bir yaşamın yollarına ışık tutar, insanı sıradan bir beşer olmaktan alıp varlıkların zirvesine taşır.
Hakikatin bilgisi ulaştığında yüce Allah (cc) şu tepkiyi ister insandan.
” Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler” (Furkan \73)
İşte bu bedenen ve ruhen sağlıklı bir insanın sergilemesi gereken tutumdur. Algıları açık, ön yargısız ve kalıplaşmış düşüncelerden uzak hakikatin peşinde olan bir insanın algılama biçimidir.
“Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer \18)
Her sözü dinleyip aralarından en güzelini ve en doğrusunu seçip alarak ona uymak, en güzel sözü işittikten sonra kabul edebilmek temiz bir işitme ve yine temiz bir akıl sahibi olmayı gerektiriyor.
İnsanı cehaletin karanlığından kurtaracak olan işte bu temiz işitme ve temiz akıl sahibi olmakla mümkündür.
Tarih boyunca cehalet ile mücadele eden hakikatin bilgisi, çoğunlukla hitap ettiği toplumların ileri gelenleri tarafından sert bir direniş ile karşılaşmıştır. Bu direnişin sebebi tamamen kişisel çıkarların sekteye uğramasından ve toplumun geri kalanının uyanıp bilinçlenmesinden, korkmalarından kaynaklıdır. Uyanık ve bilinçli bir toplumu sömürmek ve kullanmak hiçte kolay bir iş değildir. İleri gelen tayfa bunun gayet bilincinde oldukları için kitleleri uyutma yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu uyutma ve oyalama yöntemi zamana ve toplumların yapısına göre değişken olabilir. Değişmeyen tek şey ise sömürüye maruz kalan kitlelerin her daim ezilmesi ve bilinçlerinin ele geçirilmiş olmasıdır.
Cehaletin Karanlıklarına karşı vakur ve tutarlı bir mücadele veren İslam, insanlara ruh, beden ve bilinç özgürlüğü vaad ederek sahip olmaları gereken izzet ve şerefi sunmuştur.
İslam peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in geldiği toplum cahiliye toplumuydu. Bu toplumda zayıflar, kadınlar, kız çocukları sistemi ayakta tutma adına ileri gelenler tarafından kullanıldı, ezildi ve hatta öldürüldüler.
İlahi mesajın gönderildiği bütün toplumlarda durum böyleydi. Toplumun önde gelenlerinin kalpleri, gözleri ve dilleri hakikatten o kadar uzaktı ki yaptıkları insanlık dışı muameleler için en küçük bir pişmanlık duymuyorlardı, hatta azıcık merhamet gösteren olursa şiddetle kınıyorlardı.
İnsanın sahibi de Rabbi de alemlerin yaratıcısı olan Allah’tır. Zıvanadan çıkmış bu azgın güruhun ıslahı için peygamberler ve kitaplar gönderdi.
Vahiy kalplere hitap ediyor, taş kesilmiş yüreklere nüfuz etmeye çalışıyordu. Karanlığın hükümranlığında o kadar uzun yıllar yaşadılar ki kalpler kaskatı kesilmişti.
Sosyal hayatın, aile hayatının, fikri ve fiziki özgürlüklerin düşmanı olan cehalet bütün bunların sahtelerini dayatarak insanları kendi karanlığında tutmanın hesabını yaparken, ilahi mesaj kuvvetli bir ışıkla karanlıklarla mücadele ediyordu.
Bu mücadele tarihidir. Uzun yıllara dayanan bir geçmişi var. Bu günde bu savaşı toplumların genelinde görebiliyoruz. Günümüz dünyasını, cahiliyesi belki geçmiş cahiliyelerden daha cezbedici figürlere sahip. İnsanı nesneleştiren cahiliye, elinden geleni ardına koymadan her defasında biraz daha aşağı çekmenin hesabını yaparken, İslam’ın aydınlık mesajı bütün hakikati ile ilk günkü tazeliğinde temiz akıllar, temiz gözler ve hala umut taşıyan yüreklere bütün aydınlığı ile ışık tutmaya devam ediyor.
İnsanoğlu şunu bilmeli ve anlamalı ki insan yaratılıştan gelen hak ile öznedir. Onu nesneleştirmeye çalışan her fikre, her söze ve her vaade şüphe ile yaklaşmalıdır.
Karanlıklarda her şey, bütün cisimler aynıdır ama aydınlığa çıkınca neyin ne olduğu ya da olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu yüzden aydınlık her zaman karanlıktan güçlüdür.
İslam’ın aydınlığı ise hiçbir güç tarafından söndürülemez. Mesele şu ki İslam’ın aydınlığı karanlığa galebe çalıp tamamen ortadan kaldırdığında maruz kaldığımız dezenformasyondan bizden geriye ne kaldığıdır.

Follow