Bir yağmur damlası nehre değdiğinde nizamı değişir suyun. Yörüngesinde akıp giden rüzgârı yanıltır guruptan yükselen kuşlar. Aynı büyüklükte atılan adımlar bir tümsekle yalpalanır.
Dünya; birbirine karşı gelenleri, tezatları, yanlışları, habersizleri yaşatmakla bilinen, gariplerin garibi… Sinelere işlemiş cahilliği bir çırpıda harmanlayan, sözü saz ile süsleyip kulakları okşayan yalancı melodilerin ev sahibi… Sonsuz döngülerde kaybolmuş, ayırt etme güdüsünü yitirmiş, arzularının ta içinde alabora olmuş, korkması gerekene serbestçe saldıran, saldırması gerekeni içine sindirmek için çabalayan sürülerin yegâne barınağı… Sevgiyi ve nefreti yanlış yerde, yanlış zamanda israf eden, yeşilin ihtişamını göz ardı edip grinin paslı cevherine göz diken, boşluğu bolluk zannedip özünü yerin dibine geçiren mahkûmların vazgeçilmez sevdası…
Ve dünya; sahipsizlerin, kolayca yok edilenlerin, hayatı küle dönenlerin, her gece korkuyu giyinenlerin, inancını kalkan edinip rabbe sığınanların, görkemli yaşayışları yalnızca ukbâda umanların, yokluğu varlığa dönüştürenlerin, sabrı ve metaneti kuşananların tenha barınağı…
Belirsizlikler içinde oluşan bir hayat düşünün. Düzeni olmayan, gündüzü gecesini tutmayan, istekleri ve nefretleri çatışan, yöneldiği tarafta sabit kalamayan bir hayat… İşte dünya dediğimiz atmosferin özeti de bu aslında. Yaşananlar her cephede farklı etkilere yol açıyor, herkes aynı kitabı, farklı sayfalardan başlayarak okuyor. Sonuç olarak da yorumlayış ve kavrayış da bu yönde değişime uğruyor. Ulaşılmak istenen hedefin “birlik” olmadığı bir düzende orta yollu bir çağ yaşatmak da mümkün olmuyor. Konuşanlar nedensizce ipi kopmuş meselelerin peşinde koşarken, susanların yüreği coşkuyu harlamak için öylece sıra bekliyor.
Nefsimizin cereyanları engelleyemiyor donukluğumuzu. Zihnimiz, çalışmayı reddediyor. Asi olmanın estetik zevki egomuzu okşuyor ve biz, insan olmanın ebedî sorumluluğunu bir kenara itiyoruz. Ötelediklerimiz günün birinde kül olup önümüze üfürülünce kayıplarımızın eğreti duruşu ruhumuzu sersemletiyor. İş işten geçince yola koyulmanın anlamsızlığı, hayatın bu merhalesinde bir kez daha şahitlik ediyor başıboşluğumuza. Kurcaladığımız hevesler yarım kalmış olmanın üstesinden gelemiyor ve biz hakikat trenini kaçırmanın acı nidasını ıraklardan duyar hale geliyoruz.
Sarmaşık olmuş iç dünyamız basiret yetimize kilit vuruyor. Zorla da olsa bir şeyleri kabul etme zorunluluğu, konu inanç olunca nedense gerisin geri dönüşler doğuruyor. En büyük eksikliğimiz kalpteki o boşluk iken yeryüzündeki uğultular nefesimizi kesemiyor. Keyfimizin tek bir saniyesi, iniltiler içinde yiten insanlığı fark etmemizden çok daha mühim. Suskun nehirlerin sessiz feryadı aciz ahvaliyle bizi gözlerken denizin dalgaları her zaman gözümüzü boyuyor.
Çiçeklerin köklerinde gizlenen renkler, kabuğundan çıkmak için fırsat ararken susuşların kurbanı oluyor. Bir selama muhtaç olan her nebat, öylece bekliyor serin muştuları. İnancın esenliğinde arıyorlar teselliyi fakat yaşatılması gerekenler ekseriyette yok edilmesi beklenenlerin altında yerle bir oluyor. Nitekim tomurcuklar dahi nefes alamaz hale geliyorlar ve insan, onların da üzerinden öylece geçiyor.
Kurtuluşun eşiğinden dönüyoruz doyumsuzca. Önümüze serilen defterler gözümüzü açamıyor. Öyle bir körlük ki raptolduğumuz aynalar bile şaşıyor halimize. Köşeyi dönmenin derdindeyken perişanlığa gark olmuş insanlığın dersini alamıyoruz. Adaletin zerresi barınmıyor içimizde. Yalnızca içimize işlenen tozlu paragrafları okuyoruz önümüze gelene. Hayâ edilecek onca şey ardımızda çığlık atarken biz, doğru olanı sindirip sunmaktan hayâ ediyoruz. Yürüdüğümüz yol, ayak bileklerimizi kavrayıp durdurmaya çalışsa bile öyle bir hırsla diretiyoruz ki yanlışı neon renklerle sunuyoruz cahilliğimizin gülünç tablosunda. Marifet bildiğimiz her olay, korkunç tuzaklar sunuyor dilimize fakat dedik ya, haya anlayışımızın sığlığı bizi burada da bir adım ileri götürmüyor. Mikrofon, hep yanlış yerlerde el değiştiriyor ama izleyici konforu her seferinde bizi o iğrenç tuzağa düşürüyor. Bilinci seyrelmemiş olanlara da ancak hakikati cümlelerde aramak düşüyor.
Bazen kör kilitler vuruldu dile;
Bazen armağanlar kazandı hile… (Abdurrahim Karakoç)
Rüveyde Bera PALA

Follow