*Karanlık Kuyular*
Arşiv Genel Yazarlar

*Karanlık Kuyular*

“Peygamber, ‘Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir hâle getirdi.’ dedi.” (Furkan, 30)

Yalnızlığın, başıboşluğun, sersemliğin, umarsızlığın ve en önemlisi cahilliğin birbiriyle yarıştığı, bütün belaların üst üste geldiği, korku fidanlarının hızla büyüyüp serpildiği bir devir düşünün. İyilikten, hakikatten, emredilen ve tebliğ edilenden köşe bucak kaçılan, belirsizlikler çemberinde sağa sola çarpılan, düz yolda bile eğrilikler oluşturulan, kutsanması gereken sözleri hayasızca ve pür çirkef alçaltmaya çalışan bir devir bu. Kimsenin uyum sağlayamadığı (!) bu dünyaya kusursuz nizamı yerleştiren bir ilah varken oluşmuş ve dallanıp budaklanmış bir devir bu. Eskiye özlem duymak için fırsat kollayan, varına ve yoğuna aynı anda sitem eden, nefsi için biçilmiş her güzelliği görmezlikten gelen ve tutkuları uğruna en değerli hazineleri yok sayan varlıkları barındıran bir devir bu.
Kuşların özgürce yaşayabildikleri yerlerde kartallar cirit atmaya başladı. İyi şeyler, kötülüklerin altında tuzla buz oldu. Aynı zamanda parçalar da insanların gözlerine, kulaklarına ve zihinlerine birbir yerleşti. Asırlar önce kendini ayan eden batıl, artık gizli saklı bir şekilde pencerelerden, aşılması zor duvarlardan geçmeye başladı. Kurumuş dallar, yapraklarını serbest bıraktı. Kuşlar sustuğundan beri dünya tepetaklak döndü fakat kimse onların yokluğunun farkına varmadı, belki de varmak istemedi. Bir avuç çakıl taşı yokuş aşağı sürüklenirken milyonlarca tümsek, onlar zemine vurmadan imdatlarına yetişemedi. Buna ister korku deyin ister vurdumduymazlık ister cahillik… Önünde hangi sıfat olursa olsun devasa bir putun ardına sığınarak her şeyden kaçabilir hale geldi insanlık. Kimsenin dil uzatmayacağı, rahatsız etmeyeceği, refahından ödün vermeyeceği bir hayatın tam ortasında yaşamaya başladı. Neticede İslam, öyle bir yere oturtuldu ki, dünya üzerinde ne kadar olumsuzluk varsa hepsinin sorumlusu din olarak bellendi. Ne denir bilirsiniz:
“Hiçe sayılıyor bak din-i İslam.”
Halbuki olumsuzlukları üzerine yüklenmek için değil, ölümsüzlüğü öğretmek için nefes alacaktı bu din. Keşke bilselerdi, keşke köklerinde barınanı, hevesle aydınlığa ulaşmayı bekleyeni yaşatabilselerdi. Bilmediler, bilseler de kabul etmediler; kabul etseler de korktular, sindiler, istemediler…
Sonsuz bir kervana takılıp işlenen cürümlere ortak olmanın adıdır dünya. Sadakati hunharca unutturan, bütün kelamları fıska sürükleyen, zilleti yaşatmayı marifet sayanları barındıran bir meskendir. Faniye köle olmayı fazilet sananlarla doludur her bir köşesi. Unutanların ve unutturanların dört bir yanı sardığı gerçeği, onu esfel derecesine indirirken kararmış melekeler rengini kaybederek yürümektedir çakıllı yollarında. Evet, öyle bir dünya ve öyle bereketsiz bir çağ ki bu, ümmetini göz pınarlarıyla anan bir peygambere layık olma şerefini elinin tersiyle itenlerle, onun bıraktığı mirası bir sapanla vurup köşesine çekilenlerle, Yusuf’un gömleğini parçalayanlarla, kendini küçük bir tepeceğin kurtaracağına inananlarla dolu. Bir yağmur damlasını bile ibret sebebi sayan kitabı değil, dünyanın reçetesiz çalışan tabiplerini boynu bükük yüceltir hale geldik yavaş yavaş.
Düzeltmeye çalışırken işleri berbat ediyoruz her defasında. Bize ait olanı kucaklamak, sahiplenmek güç geliyor. Sus pus olmayı yeğliyor, kenardan bir yerden izliyoruz olup biteni. Ağlamaktan kurumuş gözlerimiz bizi temize çıkarmıyor. Fren sistemimiz her daim devrede olduğundan cesaretimiz bir kedinin elindeki yumak haline geliyor. O açılıyor, biz tekrardan toparlıyoruz. Bu şey bir döngü haline gelene dek sürüyor acizce düzeltmeye çalışmalarımız. Korkusuzca yönelemiyoruz hakka. İyi olana ulaşamadığımız gibi kötü olandan da uzaklaşamıyoruz. En sonunda oradan oraya sürükleniyoruz durmadan. Amaçsız, nedensiz, dertsiz, davasız, temelsiz…

GRUBA KATIL