“İslam’da Sosyal Adalet” Kitabı Üzerine
Arşiv Genel Yazarlar

“İslam’da Sosyal Adalet” Kitabı Üzerine

Bir toplumun, dalları gür ve yaprakları her daim yemyeşil kalabilen bir ağaç gibi olabilmesi için, evvela köklerinin toprağa sapasağlam tutunması gerekir. Toprağı, o toplumu yani ağacı ayakta tutan yapı olarak görürsek kökleri de ağacın, bozulmadan ve yıkıntıya uğramadan büyüyebilmesi ve gelişebilmesi için gereken unsura benzetebiliriz. İşte her şeyin kendisine bağlı, hâlihazırdaki tüm düzenin felahı ve refahı kendisinde gizli olan bu unsur, adalettir.
Okuyan her insanın, içinde kaybolduğu ve sayfalarını tek tek dünyanın her bir köşesine asmak istediği; cahil, bilge demeden her kesimin okumasını, görmesini, anlamasını, hissetmesini ve tüm bunlardan sonra bir çıkarım yaparak neredeyse her yanı ezbere dönüşmüş olan hayatına bir aydınlık getirmesini dilediği kitaplar mutlaka vardır. Benim de bu yazıyı yazma ve bilinç sahibi okurlara ulaşıp birazdan içine gireceğimiz kitapla (İslam’da Sosyal Adalet, Arslan Yay., Nisan 1992) tanışmalarını sağlama sebebim, tam olarak bu.
Öyle insanlar hayatımıza girmeli ve yaşantımızı öyle insanlar etkilemeli ki bir yerlerde o insanlardan aldığımız kıymetli birikimleri ortaya dökmeli ve herkesin kafasını kurcalayan meselelerde bu birikimleri çıkış yolu olarak kullanabilmeliyiz. Eylemlerine şahit olduğumuz ve sözleriyle cihat etmelerine hayranlık duyduğumuz şahsiyetlerin, hislerimizde ve düşüncelerimizde mutlaka bir yansıması görünecektir. Eğer bu yansıma ve ilerleyen zamanlarda rol modelliğe dönüşecek olan örnek, ufkumuzu açan ve karanlığa bürünmüş bilinçaltımıza ışık tutan bir âlimse, hele de Seyyid Kutup gibi yüce kimliğe sahip olan bir muvahhitse bu yansıma, kimi coşkun ruhlarda büyüyecek ve yerinde duramayan mücahitçe tavırlar sergileyen bir kişilik olarak kendini meydana sürecektir.
Yukarıda bahsettiğim gibi Seyyid Kutup’un söz konusu kitabı, adaleti tanımlayarak ve mümince bir bakışla deliller sunarak açıklamalar yaptığı, kuvvetini Kur’an ve sünnetten alan kalemini konuşturduğu bir eser. Seyyid Kutup, her kelimesinde inancını ispat eden vurgular kullanmış ve sanki okuyanın da gönlünü tatmin etmek için uğraşmış gibi. İçeriğinden bahsedecek olursak, Hristiyanlık ve İslam dinini farklı açılardan karşılaştırarak sözlerine başlamış. Açıkçası daha ilk sayfalarda Hristiyanlığa ve Hristiyanlığın İslam’la olan ilişkisine açıklık getirmesi, benim için dikkat çekiciydi. Kitabına başlarken böyle bir seçim yapması, Müslümanca bir hayat için gayret eden herkesin Hristiyanlığı da tanıması ve tanımlayabilmesi gerektiği çıkarımını yapmamı sağladı. Kendisinin cümleleriyle İslam ve Hristiyanlık şu demektir: “Hristiyanlık, göklerin melekûtunda insanlara görünen mücerret misal âlemin bir görüntüsü, İslam ise insanlığın yeryüzünde müşahhas bir şekilde ebedî ve sürekli yaşamasını istediği gerçek arzusu” (s. 52). Bu tanımında Hristiyanlığı, asılsız bir evrende kayıp gitmenin kolay bir yolu olarak ve İslam’ı ise onu tadanların bir daha kopamayacağı sonsuz mutluluklar sebebi olarak ortaya koymuş. Müslüman okurlarına da inançlarının mükemmelliğini bir kez daha açıkça göstermiş.
İlerleyen sayfalarda ise İslam’ı ve ona tabi olanları tüm gerçekliğiyle övmeye devam etmiş ve vurucu cümleleriyle anlatımına güç ve titiz bir nizam katmıştır. Bunlara örnek verelim: “… Zira o [İslam] mükemmel bir metot ve sistemdir, birbiriyle uyumlu tek sistemdir. İslam, bilinen imparatorluklardan hiçbirine benzemez, onlarla bir ilgisi yoktur. İslam toplumu, tümüyle tek bir beden gibidir. Hepsi de aynı duyguları hisseder. İçlerinden herhangi bir organa ya da üyeye bir musibet isabet etmesi hâlinde, organın diğer üyeleri de şikâyete ve huzursuz olmaya başlar.
Bu şekilde bahsedilen bir din, nasıl olur da yüreklere sirayet etmez, nasıl olur da beden bir uyanış belirtisi, bir silkelenme isteği göstermez. Bunu, o dönemin kefere ve despot yöneticilerine, böylesi tevhit âşığı bir mücevheri ortadan kaldırmak isteyen zavallı devletine sormuş olalım.”
Biraz daha kitabın ortalarına doğru, artık adaletin evvela nasıl ve ne ile olmayacağını, daha sonra hak olan adaletin nasıl ortaya çıkacağını açıklamaya başlamış Seyyit Kutup. Kısa bir cümleyle, İslam’a karşıt olan zihniyetlerin kurduğu düzenlerle, mümin yaşamı tüm parlaklığıyla ortaya seren düzenin karşılaştırmasını yapmış. Ayrıca bu iki tarafın seçicisi olmak zorunda kalan kişi, kendi için en doğru kararı nasıl bir duruş sergileyerek almalı, sorusuna da etkileyici bir nokta atışıyla cevap vererek okuyucusunun gözünü açmaya çalışmış. Bu, her ne kadar kendi düşüncem olsa da eminim sizler de okuduğunuzda böyle bir amaç sezeceksiniz: “Zira kültür ve düşüncelerine, başkalarına ait şeyler katan kimseler, bu yabancı düzenlerden eklemiş oldukları parçalar ile İslam’a yeni bir güç kazandırdıklarını sanmaktadırlar. Böyle düşünenler, aslında bu nizamlara olabildiğince ilgi göstermektedirler” (s. 175).
Hiçbir adalet sistemi ve hiçbir sosyal tertip, İslam’ın kural ve kaideleri doğrultusunda ortaya çıkan yüce düzenin boyunu aşamaz. Kusursuz, eşsiz, yara almamış, itiraz gerektirmeyen ve karşıt düzenleri tek bir hükmüyle alaşağı eden mükemmel bir nizamdır. Yalnızca ismiyle çoğu beyinleri kurcalar ve rahatsız eder. İslam, aslında bir yönüyle kulluk ve ahiret bilincinde olan herkesi kendine çeken, derinlere inmeden, dine yalnızca yüzeysel olarak yaklaşıp yalan yanlış bilgilerden beslenenleri, ayrıca etrafındaki koyun sürülerine bu düzenbaz laflarını bir zehir gibi saçmaya çalışan cehalet bekçilerini iten, buna mecbur kalan bir mıknatıs misalidir. İslam, onlara yaklaşır, tertemiz tarihiyle ve en güvenilir örneğiyle Allah resulü (sav), her fırsatta kalplerine giden yolu bulmaya çalışırken onlar bu kuvvetli mıknatıstan tüm güçleriyle uzaklaşır.
Ümmet, bir gün dünya yerle bir olunca İslam’a sımsıkı tutunup kendilerini kurtarırken din konusunda her şeye muhalif yönden yaklaşanlar ve umutlarını çürük iplere bağlayanlar, tutunacak dal ararken gafil avlanacaklardır. İşte o zaman ne bir dost bulacaklardır etraflarında ne de bir yardımcı.
Peki, sistemlerin yalnızca İslam’ın buyruğu altında işlemesini arzulayanların tek başlarına iken yol kat etmeleri mümkün müdür? Onları bir araya toplayan bir şeyin olması ve bu yolda yürürken takılıp düşmemeleri için tüm engelleri kaldıran bir rehber olması gerekmez mi? Bunlara cevap olarak yöneticileri ele alan Seyyit Kutup, kitabında şu sözlere yer vermiş:
“Bu şeriatta yönetici, bir tek Allah’ın hâkimiyetini kabul eder ve buna göre hareket eder, başkasına göre değil. Yöneticinin görevi, şeriatın tatbikinden başka bir şey değildir.” (s. 185).
Bu şekilde tabi olunması gereken iktidar sahibinin, nasıl bir anlayışa sahip olması gerektiğini dile getirdikten sonra Kutup, yöneticisi zalim olan toplumlarda İslam’ı yaşatmaktan asla vazgeçmeyenlerin gücünü perçinlemek ve yüreklerine sonsuz ümidi bahşetmek için ilerleyen sayfalarda şu çıkarımı yapmıştır: “Zalim ve cebbar krallar ne kadar zalim olurlarsa olsunlar, kalbi iman ile dopdolu bulunan bir kimseye karşı cesaret gösteremezler.” (s. 333).
Tek kişi de olsak, birliğin verdiği yüksek moralle eylem yapan topluluklar da olsak, İslam yaşamaya devam edecek, en yüce hâkimiyet sahibi din olarak sonsuza kadar ayakta kalacaktır. Kim ne derse desin, en büyük hakikat budur
Kitaptan aktardığım bu cümleler üzerine söylenecek fazla söz olmadığından konuya noktayı koyan o hak düzenin savunucusunun slogan misali cümlelerini sizlerle paylaşıyorum: “İnsan yapısı herhangi bir sistem, iyi ya da kötü, doğru veya yanlış yönleriyle de olsa hiçbir surette İslam’ın ortaya koyduğu nizama erişemez. Sosyal adalet, ancak İslam nizamı içinde gerçekleşebilir.” (s. 292).
Daha birçok açıdan ele aldığı adalet konusunu (yönetim politikası, mali siyaset, ferdî mülkiyet, zekât farizası vb.) hakkıyla tanımak ve öğrenmek için, okuyuculardan kitabı daha fazla gecikmeden okumalarını tavsiye ve arzu ederim. Rahman’a layık kullar olmak için, Rahman’a layık kulların izinden gitmek duasıyla…
Rüveyde Bera PALA

GRUBA KATIL