Uzun yıllardır ama özellikle de soğuk savaştan sonra küresel emperyal güçler kendi menfaatleri için her coğrafyada bir çatışma/iç karışıklık çıkarmaya çalışmaktadırlar. Amaçları, sömürülerini genişleterek kalıcılaştırmaktır; sınırların değişmesi, ülkelerin harap olması, yüz binlerce masum insanın katledilmiş olması umurlarında bile değildir. Oysa İkinci Dünya Savaşından sonra yeni bir savaşın çıkmaması, ülkeler arasında var olan veya çıkma ihtimali olan problemlerin bir savaşa dönüşmeden barışla neticelenmesi için Birleşmiş Milletler denilen bir teşkilat kurulmuştur. Ama ne yazık ki bu teşkilat kurulurken ölü doğmuştur. Çünkü bütün ülkelerin kaderi, BM’nin beş daimi üyesinin iki dudağı arasından çıkacak kararlara bağlanmıştır. Bu beş daimi üye ülke de bu kuruluşu, kurulduğundan beri kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için tetikçi kuruluş olarak kullanmıştır ve halen de kullanmaya devam etmektedir. Dolayısıyla bu kuruluş da selefi Cemiyet-i Akvam/Milletler Cemiyeti[1] gibi aynı kaderi yaşar hale gelmiştir. Yani ülkeler arasında meydana gelen problemleri barışla sonuçlandıramamış, hatta beş daimi ülkenin kışkırtmalarıyla çıka(rıla)n yeni savaşlara engel olamamıştır. BM, bu savaşları sadece ya söylem bazında kınamış ya da yasal kılıf hazırlamaya çalışmıştır. Çünkü BM ve uluslararası diğer kurumlar uzun zamandan beri beş daimi üyenin özellikle de ABD’nin tehditleri neticesinde işlevsiz hale getirilmiştir.
Ne yazık ki, beş daimi üyenin emperyal amaçları nedeniyle dünya yeni büyük bir savaşın eşiğine getirilmiştir. Öyle ki, yeni bir dünya savaşı çıktı çıkacak tedirginliği her ülkede öncelikli gündem haline gelmiştir. Ancak çıkacak yeni bir dünya savaşı, önceki savaşlar gibi olmayacaktır. Çünkü dünyayı birçok kez yok edecek nükleer silahların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. 1945 yılında Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının etkisi halen devam ettiği düşünülürse, yeni bir savaşta kullanılacak daha ölümcül bombaların meydana getireceği etki tahayyül bile edilemez.
Ancak böyle bir savaşı –şimdilik- göze alamayan emperyal ülkeler, emperyal amaçlarını gerçekleştirmek için ülke içi karışıklıklar ya da bölgesel çatışmalar çıkarmakla yetinmektedirler. Zaten 1916 yılında kabul edilen Sykes-Picot Anlaşması ile çizilen sınırlar da, ülkeler arası çatışmaları tetikleyecek tarzda dizayn edilmiştir. Kan emici bu emperyal ülkeler çıkardıkları bu iç karışıklıklarla ya da bölgesel çatışmalarla hem kendi işbirlikçi ülke yönetimlerini koltuklarında tutmaktadırlar hem de kendi silah endüstrilerine taze kan sağlamaktadırlar. Bu amaçla da İkinci Dünya Savaşından sonra her bölgede sayısız çatışma çıkarılmış ve boyun eğmeyen ülke yönetimleri kanlı bir şekilde değiştirilmiştir. Bu çatışmalarda milyonlarca insan katledilirken küresel silah şirketleri ise sermayelerini defalarca katlayarak artırmışlardır.
Siyonist İsrail ABD’nin Tetikçi Örgütüdür
Siyonist İsrail denilen bu terör devletçiği başlangıçta İngiltere’nin daha sonra da ABD’nin kucağında büyütülerek kurulmuştur. Ancak bu himaye ve desteğe rağmen Siyonist İsrail kurulduğu tarihten bu yana beka problemi yaşamaktadır. Bu problem Trump’ın işbirlikçi Arap yönetimleriyle yaptığı İbrahim (Abraham) anlaşmalarıyla kısmen de olsa atlatmışsa da bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Bu konuda kendisini tedirgin eden asıl şey ise, Kudüs, 88 yıl sonra (1099-1187 arasında)[2] Haçlı işgalinden nasıl kurtarılmışsa aynı şekilde, ne kadar zaman geçerse geçsin tekrar kurtarılacağı korkusudur. İşte Siyonist katiller, Hıttin savaşındaki akıbeti yaşamamak için sadece Filistin’i değil sapkın inançlarının öngördüğü Büyük İsrail’i bir an önce kurmanın gerektiğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla Siyonist İsrail’in asıl amacı sadece şu an işgal ettiği Filistin topraklarıyla yetinmek değildir. Hatta sadece Nil’den Nehir’e: Arz-ı Mevud veya Büyük İsrail de değildir. Asıl amacı muharref Tevrat’ta da belirtildiği gibi bütün insanlığı; Arap, İngiliz, Kürt, Türk, Fransız, Hindu fark etmeksizin, İsrailoğulları dışındaki tüm insanları kendilerine tabi kılmaktır. Yahudilik öğretisi, ötekileştirdiği insanlar için “goy” tabirini kullanmaktadır. Goy ifadesinin çoğul şekli olan Goyim, Talmud kaynaklı Yahudi inancına göre aslı hayvan olan insan demektir.
Bu konudaki anlayışa göre, Yahudiliğin biricik Tanrısı Yahve (Yehova), özenle bezenle Yahudi ırkını yaratmış, ardından da onlara layıkıyla kölelik etsinler diye goyimi yaratmıştır. Bundan ötürü gerçek insanlar sadece ve sadece Yahudilerdir. Uzun lafın kısası tüm Goyimler, yani Yahudi olmayanlar, Yahudilere hizmet etmek için yaratılmışlardır.
Kaldı ki goy ve onun çoğul hâli olan goyim ifâdeleri, Tevrat’ta tam 560 defa bu anlamıyla kullanılmaktadır. Müslüman, Hristiyan, Budist, ateist fark etmeksizin bütün goyimler çalışacak, saban sürecek, hasat biçecek; Yahudiler de bir efendi gibi oturup yiyeceklerdir.
Siyonistlerin bu amacını bir zamanlar Siyonist İsrail’in eski baş hahamı Ovadia Yosef’in (1918-2013) 2010’da verdiği bir vaazda açıkça şöyle belirtmiştir:
“Goylar, bize hizmet için doğarlar; yalnızca İsrail halkına hizmet için. Bunu yapmazlarsa dünyada yerleri yoktur. İsrail’de ölümün hükmü onlara her zaman geçmiyor. Yahudi olmayanların da herkes gibi ölmeleri gerek. Ama gelin görün ki, Tanrı onlara uzun ömür veriyor. Neden mi? Düşünün ki, eşeğiniz öldü. Ne olur? Para kaybedersiniz. Çünkü o hizmetkârınızdır. İşte onun için ömürleri uzun. Yahudiler için iyi çalışsınlar diye. Yahudi olmayanlar neden gerekli? Çünkü çalışacaklar, ekip biçecekler. Biz de efendi gibi oturup yiyeceğiz. Goyların yaradılış sebebi budur.”[3]–[4]
Siyonist eski baş haham Ovadia Yosef’in sözleri gayet açıktır. Dolayısıyla katiller güruhu ile bu hayvanımsı insanlarla bırakın dost olmayı antlaşma yapmak bile akıl sahibi her insan için bir züldür. Dolayısıyla İbrahim /Abraham anlaşmalarını imzalayanların bunları bilmemesi de mümkün değildir.
Siyonistler yüzyıllardır dünya egemenliği hayallerini gerçekleştirmek için hiçbir fedakârlıktan kaçmadan faaliyet göstermişlerdir. İşte bu hayalleri ilk kez 1948’de ete ve kemiğe bürünmüş ve Theodor Herzl’in de 1897’de Siyonist Kongrede gündeme getirdiği hayali gerçekleştirilmiştir. Siyonistlerin asıl amacı dünya egemenliği olduğu için sadece Filistin’le hatta Ortadoğu’yla yetinmeleri mümkün değildir. Ama asıl amaçlarını gerçekleştirebilecek güçleri olmadığı için mecburen dış desteğe dayanmak zorunda kalmaktadırlar. Ancak 1948’den beri bunca dış desteğe ve gerçekleştirilen katliamlara rağmen bir avuç Filistinliye boyun eğdirememişlerdir. Filistinlilere yönelik çoluk-çocuk, kadın-erkek ve yaşlı ayırmadan sivillere yönelik sayısız katliam gerçekleştirilmiş olmasına rağmen bu arzusunu gerçekleştirememişlerdir. Uzun yıllar şu ya da bu nedenle Arap ülke yönetimleri işbirlikçi olmalarına rağmen Filistin meselesini –görünüşte de olsa- kendi meseleleri olarak kabul etmişlerdi. Bu nedenle de Siyonist İsrail ile Mısır (26 Mart 1979 tarihinde, Camp David Sözleşmesi) ve Ürdün hariç (26 Ekim 1994 Akabe Antlaşması) ikili ilişki kurmamışlardı. Ancak bu durum çok da uzun sürmemiş bu işbirlikçi hain ülke yönetimleri kendi koltuklarını koruma uğruna ABD’nin de baskısıyla Siyonist terör devleti ile bir bir normalleşme ilişkileri[5] kurmaya başlamışlardır. Dolayısıyla bu ülkeler, Filistin meselesine Siyonist İsrail gözüyle bakmaya ve hatta düşmanca da tavır almaya başlamışlardır. Ülkelerinde Siyonist İsrail’in soykırımına karşı çıkan, konuşan ya da eyleme kalkışanlar tutuklanarak zindanlara atılmışlardır. Çünkü Hamas’ın anlayışı/inancı kendi koltukları için tehlikeli görülmekteydi. Zaten efendilerinin emirleri de bu yöndeydi. Trump boşuna Suud kralına biz desteğimizi çekersek iki hafta bile iktidarda kalamazsınız dememişti. Zaten Mısır’da ve diğer Körfez ülkelerinde İhvan’a karşı takındıkları düşmanca tavır da bunu göstermektedir. Bu işbirlikçi yönetimler, Hamas’a ve taşıdığı inanca, Siyonist İsrail’den daha çok düşmanlık yapar hale gelmişlerdir. Aslında daha önce de Hamas’a ve inancına düşman idiler, ama açıklamaktan çekinmekte idiler.
Gazze Yalnız Bırakılmıştır
Gazze halkı, 7 Ekim Aksa Tufanından sonra bölge ülke yönetimleri tarafından sert açıklamalar yapmanın ve diplomatik görüşmelerin dışında yalnız bırakılmışlardır. Bu açıklama ve diplomatik görüşmeler önemsiz mi, elbette ki hayır, ama yeterli değildir. Bunca konuşmaya ve diplomatik görüşmelere rağmen Siyonist İsrail soykırıma hala devam etmektedir. Bölge ülkeleri, Brezilya, Malezya, Kolombiya, Güney Afrika ve benzeri ülkeler gibi diplomatik ilişkileri kesme, limanlarını Siyonist İsrail’e giden gemilere kapatma dahil net, açık bir tavır da al(a)mamışlardır. Şu kesin olarak bilinmelidir ki, Siyonist İsrail, sadece –Allah korusun- Filistin’i bütünüyle işgal etmekle yetinmeyecektir. Hatta Arz-ı Mev’ud’u gerçekleştirmekle de yetinmeyecektir. Yavaş yavaş, adım adım sınırlarını komşu ülkelere yönelik olarak daha da genişletecektir. Çünkü BM’de sınırları belli olmayan tek ülkedir Siyonist İsrail! Dolayısıyla şimdilik hedefleri sadece Gazze’ymiş gibi davranarak komşu ülkelere güven vermektedirler. Bu nedenle de komşu ülkeler, Siyonist İsrail’in işgalinin sadece Gazze ile yani kendilerinin de düşman gördüğü Hamas’la sınırlı olduğunu düşünerek tarafsız kalmaktadırlar. Oysa Siyonistlerin geçmişte yaptıklarına kısaca göz gezdirilse, işgalci İsrail’e asla güvenilmeyeceğini göreceklerdir. Bu nedenle de Gazze’de gerçekleştirilen soykırıma sessiz kalmaktalar hatta kendi ülkelerinde halkın eylemlerine bile tahammül etmemektedirler.
Oysa bölge ülkeleri başta Lübnan, Ürdün, Mısır olmak üzere ortak tavırla Siyonist soykırıma karşı çıkmış olsalardı, Gazze, Lübnan ve Suriye’ye yönelik Siyonist işgal bu kadar genişleyemezdi. Hatta sadece Hizbullah yasak savarcasına değil de açıklandığı gibi topyekûn saldırı başlatmış olsaydı, Hizbullah’ın onlarca komutanı da katledilmezdi. Hamas’ın siyasi kanadının en üst düzey isimlerinden Salih Aruri 2 Ocak 2024’de Beyrut’ta ya da Hizbullah’ın ikinci komutanı Fuad Şükür 30 Temmuz 2024’te katledildiğinde, Hizbullah’ın yaptığı intikam açıklamaları sözde kalmasaydı, Lübnan işgali ya da Gazze bu kadar katliama uğramayabilirdi. Ne yazık ki başta Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah olmak üzere Hizbullah’ın birçok yetkilisinin intikamları alınacak sözleri bir türlü pratiğe aktarılamamıştır. Hatta Nasrallah’ın yarım saat içerisinde[6] Siyonist İsrail’in her şeyini hedef alabiliriz demiş olmasına rağmen bu, bir türlü gerçekleştirilmemiş ve sonunda Nasrallah’ın kendisi de Siyonist katillerin hedefi olarak öldürülmüştür.
Ne yazık ki, bölge ülke yöneticilerinin basiretsizliği yüzünden Siyonist İsrail’in işgali genişleyerek devam etmektedir. Lübnan’da gerçekleştirilen ateşkese rağmen Siyonist İsrail Lübnan işgalini devam ettiriyor ve fırsatını bulduğu anda da Hizbullah hedeflerine yönelik nokta operasyonları yapmaktan geri durmamaktadır.
İran’da, dini lider Humeyni “tüm Müslümanlar bir kova su dökse İsrail’i sel alır” sözü ile İran eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın ‘Siyonist’iz Dünya’ başlıklı konferansta söylediği “Siyonist İsrail haritadan silinmelidir” sözüne rağmen Siyonist İsrail, ne sele gitmiş ne de haritadan silinmiştir. Hatta Siyonist İsrail, İran içerisinde nokta operasyonlarla çokça suikastlar gerçekleştirmiştir. Nitekim bu nokta operasyonlar neticesinde birçok nükleer silah uzmanı suikasta uğramış ve Şii Hilali olarak adlandırılan yerlerde de birçok üst düzey İranlı yetkili öldürülmüştür. Siyonist katiller daha da ileri giderek İran’ın en korunaklı yerinde Hamas lideri İsmail Heniyye’yi, C. Başkanı İbrahim Reisi’yi de 19 Mayıs 2024 tarihinde şaibeli bir uçak kazasında katletmişlerdir. Her suikasttan sonra İranlı yetkililer vuracağız, yıkacağız, pişman edeceğiz türü bildik açıklamalarla yetinmişlerdir. Bu tür açıklamaların blöf olduğunu algılayan Siyonist İsrail Lübnan’da, Suriye’de defalarca gerçekleştirdiği operasyonlarla önde gelen İranlı yetkili ve komutanları öldürmeye devam etmiştir. Özellikle de Suriye’de 1 Nisan 2024’de Büyükelçilik binasının bitişiğinde bulunan konsolosluk binasını bombalamış Kudüs Gücü’nün üst düzey komutanlarından Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahedi ve yardımcısı Tuğgeneral Muhammed Hadi Hacı Rahimi katledilmiştir. İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney, “Onları bu ve benzeri suçları işlediklerine pişman edeceğiz” türü açıklamalar da önceki açıklamalar gibi havada kalmıştır.
Siyonist İsrail, Gazze’yi sonra da Hizbullah’ı Lübnan’da etkisiz hale getirdikten sonra bölgede diğer ülkelere yönelik daha rahat davranır hale gelmiştir.
Suriye’de Baas rejiminin devrilmesinden sonra Beşşar Esad’ın koordinatlarını verdiği askeri ve ekonomik kapasitesini yok edecek tarzda yüzlerce saldırı gerçekleştirmiştir. Türkiye, Baas rejimi etkisiz hale getirildikten sonra Suriye’nin yeni yönetimi ile çok sıcak ilişkiler kurmaya başlamıştır. Baas rejiminin çökmesinden 4 gün sonra İbrahim Kalın (12 Aralık 2024) ve kısa bir süre sonra da Hakan Fidan (22 Aralık 2024) Suriye’ye giderek yeni yönetimin lideri Ahmed Şara ve diğer yetkililerle görüşmüşlerdir. Ayrıca aynı günlerde, 12 yıl sonra Türkiye tarafından Şam Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı da tayin edilmiştir.
Ahmed Şara da iki defa (4 Şubat ve 11 Nisan 2025) Türkiye’ye gelmiştir. Bunca görüşme ve ziyaretlere rağmen iki ülke arasında başta savunma olmak üzere Suriye’nin güvenliği için ciddi ve bilinir bir işbirliğine gidilmemiştir. Eğer bu konuda, özellikle de savunma konusunda işbirliği konusunda ciddi adımlar atılmış olsaydı, Siyonist İsrail bu kadar pervasız davranamazdı. Çünkü Siyonist İsrail, 2 Nisan’da bombaladığı T-4 (Tiyas), Hama askeri havaalanı ve Şam’daki askeri tesisleri ile ilgili Türkiye’ye bir uyarı olarak gerçekleştirildiğini açık açık söylemiştir.[7]
Siyonist İsrail 31 Mayıs 2010’da, uluslararası kara sularında Mavi Marmara Gemisine gerçekleştirdiği saldırıda Türkiye vatandaşı 10 Müslümanı katletmişti. Bir savaş nedeni olan bu katliam Türkiye tarafından üç şart ileri sürülmekle geçiştirilmiştir. Üstelik bu üç şart da tam olarak yerine getirilmemiştir. Ama buna rağmen Türkiye, henüz katledilen 10 vatandaşının kanı bile kurumadan tekrar Siyonist İsrail ile normalleşme ilişkilerini başlatmıştır. Kendi vatandaşlarını koruyamayan bir ülkeden, başka ülkelere yapılan saldırılara karşı ciddi bir tavır almasını beklemek de beyhudedir.
Siyonist İsrail karşısına ciddi bir güç çıkıncaya kadar işgallerine devam edecektir. Ve sırasıyla ve adım adım ilerlemeye devam edecektir. Artık keşke zamanında “Gazze’ye yardım etseydik” sözü şimdilerde hayıflanarak söylense de bir anlamı olmayacaktır. Çünkü Siyonist İsrail, “dostum” Trump’ın desteğiyle bu katliamlarını sürdürmeyi devam ettirecektir. Dolayısıyla tek suçlu eli kanlı Netanyahu değildir, en az onun kadar hatta ondan daha fazla bir başka suçlu da “dostum” denilen Trump’tır.
Yezidi’ye sahip çıkmak
Mardin’in Midyat ilçesinde şöyle bir olay anlatılır. Gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi, bu ayrı! Ama ders çıkarılması, ibret alınması gereken bir olaydır! Olay, Midyat dağlarındaki zalim ağanın bostanından sıcak bir yaz günü kavun-karpuz alıp yiyen biri Müslüman, biri Süryani Hıristiyan, biri de Yezidi üç arkadaşın başına gelenler şeklinde gelişmiştir.
Bostan yeri köyün ortak yeri olmasına rağmen zalim ağa zorla zaptetmiş ve bostan ekmiştir. İşte bu zalim ağa, suçüstü yakalamış ama bakmış ki onlar üç kişi kendisi yalnız… Güç yetirmesi imkânsız. Başlamış bağırmaya: “Müslüman kardeşim! Sen benim din kardeşimsin sana malım helaldir. Sen Süryani kardeşim sen de ehli kitapsın, kardeşim sayılırsın sana da helal olsun. Ama sen ey kâfir Yezidi! Sen nasıl benim bostanıma girersin” deyip Yezidi delikanlıyı ayaklarının altına almış; döve döve pestilini çıkarmış. Sonra Müslüman’la, Hıristiyan “Oh ağa bize dokunmadı” diye sevinerek seyretmişler. Sonra dönmüş Süryani’ye: “Behey kâfir” demiş: “Allah’a üç diyen, domuza helal diyen kâfirlerden değil misin? Senin Yezidi’den ne farkın var. Ne hakla benim Müslüman kardeşim gibi bostanıma girersin”. Süryani’yi de yere yıkıp hıncını çıkarmış. Sıra gelmiş Müslüman’a: “Utanmaz adam” demiş. “Kendi yediğin yetmezmiş gibi bir de bu kâfirleri bostanıma sokmuşsun” deyip onu da ötekilerden beter etmiş.
Üç kafadarı kolları bacakları kırık, kafaları yarık, yüzleri gözleri şiş bir durumda bulan köylüler sormuşlar:
“Size ne oldu?” Üçü birden “Ağa dövdü.” Köylüler şaşkın şaşkın sormuşlar.
“Ağa üçünüzü birden nasıl dövdü?” Müslüman’la Hıristiyan aynı anda söylenmişler: “Ah! Yezidi’ye sahip çıkacaktık.. Ah…”
O günden sonra “Yezidi’ye sahip çıkmak” Mardin’de bir deyim olmuş.
Ne yazık ki, bugün Siyonist İsrail’in de yaptığı budur.–
[1] Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) 1. Dünya Savaşı’nın ardından İsviçre’nin Cenevre kentinde, 10 Ocak 1920’de kurulmuştur. Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçıl yollarla çözmekti.
[2] Kudüs Haçlı güruhu tarafından 1099’da işgal edilmiş, bu işgal 1187 yılına kadar devam etmiştir. İslam komutanı Selahaddin Eyyubi 1187 yılında Hıttin Savaşı ile Kudüs’ü tekrar özgürlüğüne kavuşturmuştur.
[3] https://www.csmonitor.com/World/Security-Watch/Backchannels/2013/1007/Rabbi-Ovadia-Yosef-in-his-own-words
[4] https://www.habervakti.com/goyim-asli-hayvan-olan-insan
[5] Siyonist İsrail ile 15 Eylül 2020’de Bahreyn ve BAE ile başlayan normalleşme ilişkileri Sudan (23 Ekim 2020), Fas (10 Aralık 2020) ile devam etmiştir. Suud ve Türkiye de sıraya girmiş, ancak 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı bunu geçici de olsa engellemiştir. Bu iki ülke ile normalleşme ilişkileri bütünüyle ortadan kalkmış değildir.
[6] Hizbullah Genel Sekreteri: ‘Siyonistlerin bir haftadır bekleme içinde bırakmak cezanın bir parçası ve yarım saat içinde İsrail’in Kuzey Filistin’de işgal ettiği her şeyi hedef alabiliriz’ ifadelerini kullandı. Bkz; https://www.tasnimnews.com/tr/news/2024/08/07/3135999/yava%C5%9F-yava%C5%9F-nasrallah-%C4%B1n-israil-i-deh%C5%9Fet-i%C3%A7inde-bekletme-denklemi
[7] Daha geniş bilgi için bkz; Genç Birikim Dergisi, Nisan 2025 Sayı: 274

Follow