Gazze’nin Kalbi Mutmain
Arşiv Genel Yazarlar

Gazze’nin Kalbi Mutmain

Öğreten, eğiten, terbiye eden ve ebedi kurtuluş yolunu insana gösteren Allah’a (cc) hamd olsun. Zaten hamd edilmeye layık olan, sadece odur. Ondan başka kimi dinlerse dinlesin, insanın hakikate ulaşması mümkün mü? Ne kadar güzel laf yaparsa yapsın ağızlar, sözler şiir gibi dökülse de dillerden, akılları ikna edip esir alsa da zamanın eğitmenleri, bir türlü tatmin olmuş kalbe ulaştıramıyor.
“Tatmin olmuş kalp” ne kadar da güçlü bir söylem. Teslim olduğu kudretten başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak kadar özgür ve sağlam bir kalbin sahibini ne ile korkutup hangi vaatlerle kandırabilir ki şeytan ve dostları? “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler, yalnızca Allah’ı anmakla mutmain olur” (Rad, 28).
Günümüz insanının problemlerinden biridir, tatmin olamama. Ne kadar kazanırsa kazansın, hep daha fazlasını ister. Güzel olan bir şeye ulaştığında daha güzelini görünce hemen onun peşine düşer. Sahip olduğu varlıklar için nelerden vazgeçmiyor ki? Bitmek bilmeyen bir yarışın içinde ömrünü tüketip en sonunda kazandıklarını bırakıp terk ediyor bu âlemi.
İnsan, peşin olanı sever; uğraştığı, uğruna mücadele ettiği şeyin karşılığını hemen almak ister. “Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünya)yı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar.” (İnsan, 27). Fakat Allah (cc), asıl mükâfatın, ahirette olduğunu bildirir. İslam’ı tercih eden her Müslüman, mükâfatını asıl yurt olan “ahiret yurdunda” bekler. Bu bekleyiş için iman edenlerin kazanması gereken imtihan süreçleri vardır. Allah’ın (cc) lütfettiği mallar, canlar, evlatlar, makamlar, beden gücü, söz gücü, kalem, güzellik şan ve şöhret gibi birçok imtihan aracı varken insanın düz bir hayat yaşadığını düşünmesi, sadece bir zandan ibarettir. Böylesine mükemmel dizayn edilmiş bir âlem içinde hayat sürüp hiçbir şekilde sorumluluk hissetmemek, olsa olsa hayvani bir dürtüdür.
Müslüman Toplumlar, Kıyam Ehlidir
İmtihan için hazırlanmak gerekir. Bilmek, anlamak ve künhüne varmak gerekir. Hazırlığını yapmadığımız, etüt etmediğimiz, dersine çalışmadığımız bir sınavdan başarıyla çıkma ihtimalimiz sıfır. Müslümanlar olarak bizi bekleyen çetin bir “din günü” olduğuna iman etmişiz. Bütün soruların cevaplarının elimizde olması gibi bir avantaja sahibiz üstelik. Bir yanda ebedi yurdun hakikat bilgisi, öte yanda geçici ve aldatıcı dünyanın oyun ve eğlencesi. Oyun ve eğlence olanlar, hakikatin bilgisini nasıl bastırıyor veya cehalet, bilgeliğe nasıl üstünlük kurabiliyor ve daha sorulabilecek birçok sorunun, bir cevabı olmalı. Müslüman toplumlar kıyam ehlidir. Zulme rıza göstermez, adaleti ayakta tutmak için can verirler, hakikati haykırmak için çoğunluğa ya da güce ihtiyaç duymazlar. Yeryüzünde tek başına kalsa bile “Ben Müslümanların ilkiyim.” diyerek haklı davasında kıyama dururlar. Bütün bunları yapabilmek için kesin bir teslimiyet gerekir ki bu teslimiyet, mutmain olmuş bir kalbin işidir. Hâl böyle iken nasıl oluyor da bugün yeryüzünde İslam coğrafyaları, fiziki ve kültürel sömürü altında olabiliyor?
İslam toplumları da dâhil, İslam denince insanların aklına ilk gelen şeylere şöyle bir baktığımızda yansıyanların, İslam’ın hakikatleri olmadığını görürüz. Bunun en büyük sebebi; bilgisizlik, daha da korkunç olanı ise yanlış bilgiye sahip olmak. Hakikate ulaşma adına hiç bilmeyen, yanlış bilenden daha şanslıdır. Yanlış anlaşılmış bir din, herkes için ve her açıdan büyük bir tehlikedir. Spekülasyona, suistimale açık kitlelerin oluşmasını kolaylaştırır. Bu açıdan baktığımızda din eğitiminin, dinin esaslarına göre yapılması zorunluluktur.
Peki, bir toplumda ya da ailede Müslüman bireyler nasıl yetiştirilmelidir ki yaradılış gayesine uygun davranabilsin? Normal şartlarda herhangi bir bireyin, çevresine veya diğer canlılara, bırakın zarar vermesini, selameti için katkı yapması bir vazife iken bugün olması gereken güzel bir davranış, haberlerde çarşaf çarşaf servis ediliyor. İyiliği ödev olarak benimsetmeyen müfredat, şaşkınlıkla karşılanan ayrıcalıklı bir tutummuş gibi görebiliyor.
Eğitim, İnsan Olma Sanatında da Başrolde
Eğitim, her işte olduğu gibi insan olma sanatında da başroldedir. Beşer ve insan arasındaki farktan daha önce bahsetmiştik. Beşerden insana geçiş sürecinin en belirleyici elemanıdır, eğitim. Herkes aldığı eğitimin, yürüyen bir temsilcisidir. Burada önemli olan, eğitimin mahiyetidir. Nasıl bir toplum oluşturulmak isteniyorsa eğitim o doğrultuda olur. Müslüman toplumların durumuna bakılırsa İslam’ın esasları ile çelişkili birçok davranışın, insanların hayatlarına sızdığını hatta tamamen yerleştiğini görüyoruz.
Seküler dünya görüşüyle kapitalist sistemin pençelerinde yaşam mücadelesi veren kitlelerin, dini kaygıları kalmamış gibi. Emperyal sistemin, kimliksizleştirme üzerine tasarladığı yaşam biçimi, bütün dünya halkları tarafından yadırganmadan kabul görmüş durumda. İdeolojilerin yok olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. İnsanların çoğunun, sorgulama ve itiraz etme yeteneklerini unuttuğu hatta bunun egemenlerce suç sayıldığı bir dönem. Maalesef bu durağanlık ve kimliksizleştirme projesinden Müslüman toplumlar da payına düşeni almış durumda.
Şimdi sormamız gereken birçok soru varken en önemlilerinden biri, ne yapmalı? Kendimizi, ailemizi, çevremizi hatta bütün insanlığı köleliğe sürükleyen bu küresel güce karşı, korunmak için nasıl önlemler almalıyız?
Önce problemler olduğunu kabul edip onlarla yüzleşmeli, daha sonra bu problemlerin iyiden iyiye analizini yapmalıyız. Daha önce de söylediğimiz gibi, İslami eğitim sistemi içten dışa, bireyden topluma doğru ilerler. Her Müslüman sorumlu birer davetçi olduğu gibi, aynı zamanda örnek bir şahsiyettir. Örneklik ise en etkili tebliğ metodudur. İslam, söyledikleri ile yaptıkları çelişenleri tasvip etmez. Söz ile amelin birbirleri ile örtüşmesini ister. Bu demek oluyor ki eğitime kendinden başlamalı insan. Müslümanlar, dünya hayatının imtihan yeri olduğunun bilincindedirler. Bu imtihan süresince her hal ile karşılaşabileceğimiz bir hakikattir. Asıl olan bu durumlarla karşılaştığımız an, sergileyeceğimiz tutumumuzdur. İmtihanı nasıl karşılayacağımızı belirleyen unsur ise nasıl bir ilaha, nasıl bir dine iman ettiğimiz ve bu inanç hakkında nasıl bir eğitim aldığımızdır. İnandığımızı iddia ettiğimiz ilkeler hakkında edindiğimiz bilgilerin kaynağı bizzat o dinin öz kaynağı olmalı. Yani bütün Müslümanlar, samimi bir şekilde Kur’an ve sünnet ışığında aydınlanmalı ve etrafını bu bilincin ışığı ile aydınlatmalı. Kendini bu hassasiyet ile yetiştiren biri; ailesinin, çocuklarının, arkadaşlarının ve bütün çevresinin bu hakikatlerden haberdar olmasının, vazifesi olduğunun bilincinde olacaktır. Küresel güçler, insanları maddi zaafa uğratıp lükste ve hazda kazanılması imkânsız bir yarışa sokmuş, manevi dirence karşı büyük bir savaş başlatmıştır. Bu savaş, hayatlarımızda birçok sahte otorite oluşturmuştur. Otorite olarak birden fazla ve adil olmayan mercinin kabul edildiği yerde, sağlıklı bir toplumun, sağlam bir duruşun olması beklenemez. Üstelik bozgunculuk, böyle toplumlarda ahlak hâlini alır. Birçok ilahın hüküm sürdüğü zihinlerde mutlak bir kaos, tatminsizlik, bencillik, dünyaperestlik, maddeye kölelik ve kula kulluk gibi birçok hastalık hasıl olur.
“Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı elbette ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah, onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.” (Enbiya, 22).
Gazze Halkı, Bütün Dünyaya Ders Veriyor
Otorite olarak sadece Allah’ın (cc) egemenliğini kabul eden, mutlak bir teslimiyet ile Allah’a teslim olan bir topluluktan alınacak birçok ders vardır. Bütün bireylerini gönülden bağlayan bu ilahi otorite sayesinde bir makine gibi işleyen topluluklar oluşur. Gazze halkı, buna güzel bir örnek olabilir. Gazze halkı, şu anda bütün dünyaya ders veriyor. Bir topluluk düşünün; canıyla, malıyla, eşiyle, çocuğuyla açlık ve susuzlukla imtihana tabi tutulurken “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” diyerek büyük bir teslimiyet gösteriyor. Dillerinden dökülen “hamd” ve “şükürler”, her taraftan esir alınmış, gönüllerinde birçok otoritenin hüküm sürdüğü insanlara ilham kaynağı oluyor. Hepimizin Gazze’den öğreneceği çok güzel dersler var. Gazze halkı, dünyaya özgürlüğün ve cesaretin ne olduğunu sanki yeniden hatırlatıyor. Herhangi bir şeyin değerinin küçük bir azınlık tarafından belirlenip diğer insanlara dayatılmasına başkaldırıdır Gazze. Zorbalığa, mecburiyetlere, adaletsizliğe, alternatifsizliğe, gönüllü köleliğe başkaldırının adresidir Gazze. Yeryüzünde Allah’tan (cc) başka güç ve otorite tanımamanın, insana neler kazandırdığının gösterildiği ve öğretildiği yerdir Gazze. Maskelerin düştüğü, yalanların ortaya döküldüğü, yüzyıllardır insanları süslü kelimelerle aldatıp sömürenlerin gerçek yüzlerinin dünyaya gösterildiği yerdir Gazze. Asırlardır İslam’ı karalayanların, Müslümanları terörist ilan edenlerin, en küçük bahane ile İslam coğrafyalarına çöküp gerek maddi gerek kültürel sömürüyü alışkanlık hâline getirenlerin sahtekarlıklarının ortaya çıktığı yerdir Gazze. Çok uzun zamandır sadece adı ile var olan ümmetin, yönetici ve kuruluşların, din kodamanlarının, kürsü şovmenlerinin, sözde insan hakları savunucularının, adalet cübbesini giyenlerin, dünyaya barışı getireceklerini iddia eden süper güçlü delilerin, şekilden ibaret dindarların ve bir asra yakın zamandır koyun postuna bürünerek ağlaya ağlaya mazlum Filistin halkını katlederek siyonizmi meşrulaştıran vahşi canavarların unvanlarını yitirdikleri yerdir Gazze.
Dünya halklarına çok şey anlattı, Müslüman halklara çok şey anlattı Gazze.
Aç, susuz bırakılan çocuklarıyla, parçalanan bedenleriyle, talan edilen evleri, caddeleri ve sokaklarıyla çok şey anlattılar bütün insanlığa. Sanki Gazze halkına çetin bir görev yüklemiş yüce yaradan. Hz. Musa’yı (sav) firavuna gönderdiği gibi…
“Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin. Firavuna gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar. Musa ve Harun, şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.’ Allah, şöyle dedi: Korkmayın çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.” (Taha, 42-46).
Gazze Halkında Rastlamadıklarım
Allah, her şeyi işiten ve görendir. Kalbi bununla mutmain olan için korku yoktur. Bugün ise bu firavunlara karşı, koskoca dünyada bir avuç insan mücadele veriyor. Gazze halkında; sert söz, yakınma, pişmanlık, davasından taviz verme, isyan ve ye’se düşme gibi hiçbir olumsuzluğa rastlamadım, takip ettiğim kadarıyla.
İnsanlık, bir seçim yapmak için yol ayrımına gelmiş durumda. Bugün durdurulmayan zalim, yarın kartopu gibi bütün insanlığın tepesine, daha büyümüş olarak düşecek. Yaşanan manzaraya baktığımızda gördüklerimiz karşısında bir çözüm üretememek, ne kadar içler acısı bir durum! Abluka altında olan Filistin fakat tutsak olan bütün insanlar… Dünyanın gözü önünde açlıktan ölen çocuklara rağmen, hiç kimsenin elinden bir şey gelmiyorsa “Kim hür, kim köle?” tekrar gözden geçirmek gerek.
Gazze; direniyor, konuşuyor, anlatıyor, öğretiyor…
Erdal TUĞRUL

GRUBA KATIL