Cahiliyenin Karanlığından İslam’ın Aydınlığına: İnsan ve Hakikatin Yolculuğu
Arşiv Genel Yazarlar

Cahiliyenin Karanlığından İslam’ın Aydınlığına: İnsan ve Hakikatin Yolculuğu

İnsan, varoluşunu anlamlandırmadan yaşayamaz. Ama bu anlamı yalnızca kendi aklı ve deneyimiyle bulması mümkün değildir. Yeryüzünden vahiy bilgisini çıkarırsak, insan kendi başına hayatın anlamını, varoluşun nedenlerini, birlikte yaşamak için en adil ve doğru sistemi üretmekten aciz kalır. Allah, cennet, cehennem, ahiret, hesap günü gibi kavramlar olmadan; insan nefsini aşamaz, fedakârlık ve adalet duygusunu içselleştiremez, hakikate sadık kalamaz. Bunun sonucu olarak, tarih boyunca dinin olmadığı her toplum, sahte dinler üretmiş, güçlüler zayıfları ezmek için kurallar koymuş ve insanlık büyük acılar çekmiştir.
Bugün “cahiliye” dendiğinde çoğu insanın aklına Hz. Muhammed’in (s.a.v) doğumundan önceki Arap toplumu gelir. Ancak cahiliye sadece o döneme ait bir olgu değildir. Cahiliye, hakikati kaybetmiş her toplumun ortak adıdır. İnsanların kendi elleriyle putlar üretip onlara tapmalarıyla kapitalizmin putlarını dikerek her şeyi para ve güç uğruna feda etmeleri arasında bir fark yoktur. O gün kabilecilik vardı, bugün ulusçuluk. O gün soylular ve köleler vardı, bugün zenginler ve sefalet içinde kıvranan kitleler. O gün güçlü olanın sözü geçiyordu, bugün de öyle.
O halde soralım: Bugün gerçekten cahiliye döneminden daha mı ileri bir noktadayız, yoksa modern dünyada yeni bir cahiliye düzeni mi yaşıyoruz?
Cahiliye, insanoğlunun hakikati kaybetmesi demektir. Yeryüzünde ne mutlak adaleti ne de gerçek barışı kuramaması demektir. Tarihin her döneminde, vahiyden uzak kalan toplumlar, gücün elinde tuttuğu sahte düzenlere mahkûm olmuştur. Firavunlar, krallar, tiranlar, diktatörler, emperyalistler… Hepsi kendi menfaatleri doğrultusunda, insanları yönetmek için bir düzen kurmuştur. Ama bu düzen hiçbir zaman hakkaniyetli olmamış, zulmü kaçınılmaz hale getirmiştir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) doğumundan önceki Arabistan toplumu da bu kaosun içindeydi. İnsanlar hayatta kalmak için katı kabilecilik sistemine sarılmışlardı. Bireysel adalet diye bir kavram yoktu, herkes kendi kabilesini korumak zorundaydı. Bir kabile üyesi zalim de olsa, suçlu da olsa, ona sahip çıkmak kabile onurunun gereğiydi. Güçlü olan, ticareti ve soyu üstün olan, başkalarına hükmediyordu. Kadınlar değersizdi, köleler bir maldan farksızdı, adalet ise güçlünün insafına kalmıştı.
İslam, bu düzeni altüst etti. Kabileciliğin yerine ümmet bilincini, soyluluk yerine takvayı, tahakküm yerine kardeşliği koydu. İnsanların Allah katında eşit olduğunu, üstünlüğün ancak takva ile olacağını ilan etti. Kula kulluğun yerini, yalnızca Allah’a kul olmak aldı. İnsanların hayatta kalmak için değil, yaşamak için bir amacı olmasını sağladı. Vahiy, insanın neden var olduğunu, bu dünyadaki rolünü ve gideceği yönü gösterdi.
Bugün de insanlık, modern bir cahiliye düzeninin içinde kaybolmuş durumda. Batının icat ettiği demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar aslında güçlülerin menfaatlerini koruyacak şekilde işleyen bir sistemden ibaret. Gazze’de yaşananlar, bu sahte düzenin iç yüzünü açıkça gösterdi. Adalet, sadece belirli bir kesim için var; insan hakları, belirli insanlar için geçerli; özgürlük, ancak sistemin sınırlarını aşmadığınız sürece mümkün.
Oysaki İslam, insana sahte sistemlerin değil, hakikatin rehberliğini sunar. Hakikat, ne ekonomik çıkarlarla ne de siyasi hesaplarla değiştirilebilir. Hakikat, Allah’ın koyduğu ölçüdür ve bu ölçü olmadan adaletin, barışın, merhametin tam anlamıyla gerçekleşmesi mümkün değildir.
Bugün, İslam’a dair en büyük eleştirilerden biri, onun ilerlemeyi ve bilimi engellediği yönündedir. Oysa bu, İslam’ı bilmeyenlerin iddiasıdır. Kur’an, insanı yeryüzünün halifesi olarak tanımlar. Yani insan, yeryüzünü keşfetmeli, anlamalı, doğayı imar etmeli, Allah’ın koyduğu düzeni idrak etmelidir. Ancak bugünkü bilim anlayışı, insanın ve doğanın faydasından çok, sermaye ve güç odaklarının çıkarları doğrultusunda ilerliyor. Teknoloji, insanı özgürleştirmek için değil, onu kontrol etmek için kullanılıyor. Bilim, toplumu daha adil ve huzurlu kılmak için değil, daha fazla kazanç elde etmek için şekilleniyor. İşte bu yüzden modern dünyanın sunduğu ilerleme, insanı mutlu etmek yerine daha büyük krizlerin içine sürüklüyor.
İslam ise bilimi, medeniyeti, gelişimi inkâr etmez. Tam tersine, bunları insanlığın hayrına olacak şekilde yönlendirmeyi emreder. Ancak bu, sadece teknik ilerleme ile değil, ahlaki bir şuurla mümkündür. Bugün toplumlar büyük bir kriz içinde ve bu krizden çıkışın tek yolu İslam’dır. Çünkü İslam, hem dünyayı hem ahireti merkeze alır; sadece bu dünyayı değil, ebedi hayatı da düşünerek bir denge kurar.
Tarih boyunca dinin olmadığı her toplum, yozlaşmış bir düzene mahkûm oldu. Bugün de modern cahiliye, insanı yalnızca beden ve madde üzerinden tanımlayan bir anlayışla yönetiyor. İnsanlık, hakikati kaybetmiş durumda ve bunun bedelini büyük krizlerle ödüyor. Ne adalet sağlanabiliyor ne de kalıcı bir barış tesis edilebiliyor.
Oysaki İslam, insanı karanlıktan aydınlığa çıkarır. Yolunu kaybetmiş, nereye gittiğini bilmeyen insanları hakikate ulaştırır. Adaleti, merhameti, cömertliği ve insan olmanın ne demek olduğunu öğretir. Bugün her bireyin, her toplumun ve bütün dünyanın İslam’a ihtiyacı var. İnsanlık, yeniden dirilmeye, hakikatle buluşmaya, İslam’ın rehberliğinde aydınlanmaya muhtaç. Çünkü ancak Allah’ın indirdiği ilkelerle inşa edilen bir toplum, gerçek anlamda adil ve huzurlu bir düzen kurabilir.
Dr. Hüseyin DURMAZ

GRUBA KATIL