BAAS rejiminin çöküşü, başlı başına tarihî bir olaydır. Çünkü bu rejim, benzerine son yüzyıllarda rastlanmayan, yarım yüzyıldan fazla zamandır devam eden, halkına kan kusturan bir rejimdi. Ancak böylesine zalim bir rejimin, çok kısa sürede çökmüş olması, akıllarda birtakım soru işaretlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bunun nedeni ise 8 Mart 1963 tarihinden beri BAAS partisi, 13 Kasım 1970’den beri de Esad ailesi (Nusayri diktatörlüğü) ülkede egemen iken nasıl olur da böyle totaliter bir rejim, 12 günde yıkılır? Bu kadar kısa sürede BAAS diktatörlüğünün yıkılmış olması, kimilerinde acaba bu çöküşün arkasında küresel güçler mi var, şeklinde bir şüphe meydana getirmiştir. Elbette emperyal ve Siyonist güçler boş durmayacaklar, BAAS rejiminin çöküşünü kendi lehlerine çevirmek için her çareye, her oyuna başvuracaklardır. Nitekim bir öfke patlaması şeklinde başlayan ve bazı diktatörlerin devrilmesini sağlayan Arap Baharı da bölge halklarında bir bahar havası oluşturmuştu. Ama küresel güçler, her türlü kirli ve kanlı senaryolarını devreye sokmak suretiyle Arap Baharı’nı kışa çevirmişlerdi. Elbette 12 gün içerisinde kanıyla, canıyla mücadele eden muhalif örgütlerden şüphe duyulmasa da küresel küfür güçleri ve bölgedeki iş birlikçi yönetimler, birlikte yeni tezgâhlar kurabilirler değil, mutlaka kurmaya çalışacaklardır. Kimi kesimlerde de duyulan bu korku gündeme çok getirilemese de hissedilen endişe, temkinli yaklaşım, bu nedenledir.
Suriye’de BAAS rejiminin yıkılması, başlı başına bir devrimdir. Ancak bu devrimi gerçekleştiren mücadeleyi 12 güne sıkıştırmak, Suriye’de geçmişten bu yana verilen mücadeleyi unut(tur)mak asla doğru olmaz. Bu nedenle Suriye’de verilen bu mücadelenin başlangıcı, 27 Kasım 2024 değildir. Çünkü bu mücadele; Suriye’nin, Fransız mandasına verildiği 1920’lerden itibaren başlamış, kesintili de olsa on yıllardan beri devam eden bir mücadeledir. Lazkiye doğumlu (1880) şehit İzzeddin El-Kassam’ın, Suriye’de Fransa işgaline karşı verdiği mücadele unutulmuş değildir.[1] İzzeddin El-Kassam’dan sonra bu mücadele, 1930’da kurulan Cemiyet-i İhvan-ı Müslimin hareketi ve lideri Şeyh Abdülgani El-Hamid ve 1940’larda Suriye İhvan-ı Müslimin kurucusu ve ilk lideri Mustafa Sibai[2] ile devam etmiştir. Bu dönemde verilen mücadele, Suriye 1946 yılında bağımsız oluncaya kadar devam etmiştir. Suriye 1946 yılında –sözde- bağımsızlığına kavuşmuş olsa da emperyal güçler, bağımsızlığına yeni kavuşmuş Suriye’den ellerini çekmemiş ve ardı ardına -BAAS partisinin gerçekleştirdiği darbeye kadar- ona yakın darbeyle halka zulüm yaşatmışlardır. BAAS partisinin 8 Mart 1963’te gerçekleştirdiği darbe de son darbe olmamıştır. Nitekim BAAS partisinin içinde 1966’da ve 1970’te iki darbe daha gerçekleşmiştir. Darbeler süreci 13 Kasım 1970’de Hafız Esad’ın, kendisi gibi Nusayri olan en yakın arkadaşı Salah Cedid’i devirmesiyle tamamlanmıştır.
İhvan’ın, BAAS Rejiminin Uygulamalarına Karşı Ayaklanışı
BAAS partisinin, darbe yaptıktan sonra Müslümanlara karşı zulmü artarak devam etmiştir. Bu zulme karşı İhvan’ın öncülüğünde halkın ilk ayaklanması, Nisan 1964’te başlamıştır. Hama’da bir okulda, tahtaya İslam’a hakaret içeren ifadeler yazdığı iddiasıyla, hoca ile öğrenciler arasında çıkan kavgada hoca öldürülmüş, bunun üzerine okula gelen bir polis müdürünün de olaylara öncülük eden öğrenciyi öldürmesi üzerine olaylar başlamıştır. Hamalı lise öğrencilerinin kimilerinin de tutuklanmaları üzerine başlayan ayaklanmada, Sultan Camiine sığınanların da camiyle birlikte bombardımana tabi tutulması, halkı galeyana getirmiştir. Hamalı esnaf, dükkânlarının kepenklerini indirmiş ve aynı günün gecesi, Hama camilerinin hoparlörlerinden yayılan “ya İslam ya BAAS” sesleri, şehri bir baştan bir başa kaplamıştır.[3] ‘Hama İsyanı’ diye anılan bu olaylar, 29 gün sürmüştür. Operasyonda 115 kişi ölürken öğrencilerin eylemini organize eden Mervan Hadid ise tutuklanmış ve bir süre sonra da serbest bırakılmıştır.[4]
Sultan Camiinin bombalanması, Suriye şehir ve kasabalarındaki bütün Sünnileri çileden çıkarmış ve İhvan’ın “Allah’sız” diye tasvir ettiği BAAS rejimine olan düşmanlıkları daha artmıştır. Hama’daki bu çatışma; esnaf, ulema, doktor, avukat, öğretmen, öğrenci ve bazı işçi gruplarınca düzenlenen ve ülke çapında yaygınlaşan bir dizi gösterinin başlangıcı olmuştur. 1964 Mayıs ayında, ayaklanma tamamen sona ermiştir. Görünürdeki liderlerin pek çoğu tutuklanmış ve esnaf, dükkânlarını açmaya zorlanmıştır. Aynı zamanda serbest seçimler ve küçük esnafa kredi için söz verilmiştir. Fakat bütün bunlar, yeni bir çatışmayı engelleyememiştir.[5]
Neticede hükûmet, duruma hâkim olmuştur. Fakat BAAS da biraz sağa kaymak zorunda kalmıştır. 25 Nisan 1964’te kabul edilen “geçici anayasa”, devletin resmi dininin “İslam” olduğunu belirtmiş ve bütün kanunların “şeriat”a uygun olması ilkesi kabul edilmiştir.[6]
Hafız Esad’ın Darbeyle Yönetime Gelmesi
Hafız Esad, bir darbeyle yönetime gelince bazı Müslüman din adamlarının durumunu düzeltmiş, kendisini de sadık bir Müslüman olarak göstermeye çalışmıştır. Dönemin Şam müftüsü Şeyh Ahmed Kaftaru’nun, Müslümanlığını tasdik ettiği Esad, cuma namazlarına ve diğer dinî törenlere katılmaya başlamış, bir de umre yapmıştır. 1972 yılında, ilk sayfasında üniformalı resmi olan bir Kur’an bastırmış, Ekim 1973 savaşı[7] da Esad’a, İslam’ın önemli emri cihada yeniden başvurma fırsatı vermişti. Hatta Esad ve devletin etkisindeki basın, İslami, Kur’ani kavramları kullanarak savaşa dinî (aynı zamanda milliyetçi) bir renk vermeye, askerleri cesaretlendirmeye ve halkın desteğini harekete almaya çalışmışlardır. Bu İslami tavırlara paralel olarak Esad, Alevilerin, İslam inançlarına aykırı oldukları düşüncesini bulanıklaştırmak amacıyla 1973’te Lübnanlı Şii imam Musa Es-Sadr’ın,[8] Alevilerin Şii Müslüman olduklarını doğrulamasını sağlamıştır.[9]
Esad, İslam’ı kullanarak ve İslam’a sarılarak Müslümanlara karşı bir “psikolojik savaş” açmıştır: “Suriye, Arap milliyetçiliğinin meşalesi olmuştur ve İslam sancağı, ülkemizde dalgalanmaya devam edecektir. İslam’ı tahrif etmek isteyenler, amaçlarına ulaşamayacaklar ve İslam’ın benimsediği büyük idealleri çarpıtamayacaklar. İslam, milletimizin hedeflerine ulaşmak içindir; bunu yapmayan, şeytanın yanındadır; biz ise İslam’ın yanındayız. Biz, İslam ile gurur duyuyoruz. İslam tehlikede olduğunda onu kurumak için meydana çıkarız. Bugün onlar, İslam’ı koruma bahanesiyle güya İslami değerler bayrağını taşıyorlar. Bu görüntünün altında çok iğrenç şeyler yatıyor. Ben, bir Suriye vatandaşı olarak otuz yıldan beri İslam’a inanıyorum. Namaz kılarım. Fakat onlar, benim Müslümanlığımı kabul etmezler. Onların sömürgecilik, Siyonizm ve emperyalizmle bağları var.”[10]
Esad’ın Müslümanlara karşı bu tavrı uzun sürmemişti. Nitekim 1973’ün başlarında hazırlanan kalıcı Suriye anayasası taslağından; İslam’ın, devlet başkanının dini olmasını şart koşan ifadeyi çıkartınca Suriye’nin birçok kasabasında, sert gösteriler başlanmıştır. Aralıklı olarak aylar boyu (1973 Şubatı’ndan Mayıs’ına kadar) süren bu gösteriler, Esad’ın ateist rejimine karşı cihat ilan eden ve Esad’ı da “Allah’ın düşmanı” olarak niteleyen Müslüman Kardeşler ve ulema tarafından organize edilmekteydi. (…) Fakat bu ayaklanmalar, ordu tarafından şiddetle bastırılmış ve birçok Müslüman Kardeşler mensubu ile ulemanın ölümüne veya tutuklanmasına yol açmıştır. Buna ilaveten kırk kadar Sünni Müslüman subay da Esad’a suikast hazırladıkları iddiasıyla tutuklanmış veya idam edilmişlerdir. Esad’ın İslami maddeleri, kalıcı Suriye anayasasına “Suriye devlet başkanı Müslüman olmalıdır.” şeklinde koyma kararı, Esad rejimine karşı Müslüman muhalefetin isyanlarının, 1976 yaz aylarına kadar dengelemesine yardımcı olmuştur.[11]
Silahlı Mücadelenin Başlaması
İhvan içerisinde BAAS diktatörlüğüne karşı silahlı mücadele konusunda bir bölünme yaşanmıştır. İhvan’ın sürgündeki lideri İsam El-Attar[12] ve kendisini destekleyen Şam grubu, silahlı mücadeleden yana değilken kuzey şehirlerinde bulunan gruplar ise “Esad rejimi ancak silahlı mücadele ile devrilebilir” düşüncesinde oldukları için, silahlı mücadeleden yanaydılar. Kuzeyli İhvan’ın başında Emin Yeğen, Adnan Said, Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde, Said Havva ve Adnan Saadeddin gibi, ancak iyi örgütlenmiş silahlı bir mücadelenin Esad rejimini devirebileceğine inanmış kişiler bulunmaktaydı. Mervan Hadid, silahlı mücadele yanlısı olmasına rağmen, kuzey grubuyla birlikte hareket etmemiş, silahlı mücadeleyi kendi ekibiyle birlikte devam ettirmiştir.[13] Hamalı Mervan Hadid, Mısır diktatörü Nasır ile BAAS partisinin temsil ettiği gayriislami sistemlerin ancak ve ancak silahlı mücadele ile yıkılabileceğine inanmaktaydı. Nasır, 1965’te Seyyid Kutup ile Mervan Hadid’in tutuklanması ve hapsedilmesi için emir vermiş fakat Hadid, Suriye’ye kaçtığı için Seyyid Kutup için vaki olan idamdan kurtulmuştur.[14]
Hadid, 1970’ler boyunca İhvan’ın BAAS rejimine karşı verdiği uzun mücadeleye hazırlanmak için, 1968’de Filistinli El-Fetih’le birlikte eğitim görmüştür. Şam’a dönüşünden sonra Hadid, silahlı mücadeleye başlamış, ne yazık ki kısa bir süre sonra tutuklanarak cezaevine konmuş ve yapılan işkence sonucunda 1976’da şehit edilmiştir.[15]
Tadmur (Palmira) Hapishanesi Katliamı
26 Haziran 1980’de Hafız Esad’a düzenlenen başarısız suikastın intikamı için Esad’ın, kardeşi Rıfat’ın damadı Binbaşı Muin Nazif’e verdiği emirle 27 Haziran 1980’de Tadmur (Palmira) Cezaevi’ndeki hücrelerinde bulunan Müslüman Kardeşlerin 550 mensubu katledilmiştir. Nusayri yönetimi, bu katliamı gizlese de daha sonra Ürdün’de yakalanan iki kişinin ayrıntılı itirafları, Ürdün televizyonunda yayınlanmıştır.[16] Tadmur (Palmira) katliamından sonra 13 Temmuz 1980’de Çarşı, 25 Temmuz’da Sermed köyü, 11 Ağustos’ta Hanunu, eylül, ekim ve aralık aylarında masum halka yönelik katliam gerçekleştirilmiştir.[17]
Esad yönetimi, bu katliamla yetinmemiş, bastırma tedbirlerine ek olarak Müslüman Kardeşleri bölmek ve zayıflatmak amacıyla 8 Temmuz 1980’de, Suriye parlamentosunda 49 no’lu yasayı çıkarmıştır:
1- Müslüman Kardeşler grubuna ait olan herkes, ölüm cezası suçlusu sayılacaktır.
2- Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra bir ay içinde, bu gruptan ayrıldığını ilan edenler cezadan muaftır.
3- Bir ay içinde teslim olanların, kanunun yürürlüğe girmesinden önce işledikleri hafif suçları bağışlanacaktır.
Bu kanunun çıkarılmasından önce Esad, 100’den fazla liberal ve solcu siyasi tutuklunun salıverilmesini emretmiş, daha sonra bu genel affın kapsamına, teslim olan Müslüman Kardeşleri de dâhil etmiştir.[18]
İslam Cephesinin Oluşumu
Suriye İslam Cephesi için gerekli zemin 1979’da oluşmasına rağmen, ilanı 1980 yılının sonlarına doğru yapılmıştır. İslam Cephesi, kendi beyanlarına göre Suriye’deki çeşitli İslami ve İslam yanlısı gruplardan oluşan, geniş tabanlı bir birliktir. Cephe’nin temelini Müslüman Kardeşler oluşturmaktadır. İslam Cephesi, 10 Ekim 1980’de yayınladığı bir bildiri ile Esad yönetimine karşı cihat için çağrıda bulunmuştur. Cephe’nin genel başkanı ise Halepli âlimlerden Muhammed Ebu Nasır El-Beyanuni olmuştur. Cephe’nin Kasım 1980’de yayınladığı “Suriye İslam Devrimi ve Programı” başlıklı siyasi bildirisi, Müslüman Kardeşlerin liderleri Said Havva, Ali El-Beyanuni ve Adnan Saad El-Din’in imzalarını taşıyordu.
Bildiride, Alevilere özel bir çağrıda bulunuluyor, muhasebelerini yapmaları ve çok geç olmadan akıllarını başlarına toplamaları isteniyordu.[19]
İsam El-Attar ve Şam grubu ile kuzeyliler arasındaki ihtilaf, 1980’de İslam Cephesi kuruluncaya kadar devam etmiştir. İsam El-Attar’ın Cephe’ye katılması üzerine Esad diktatörlüğünün eli kanlı Muhaberat’ından bir ekip, 17 Mart 1981’de Almanya’nın Aachen kentindeki Attar’ın evine yaptıkları baskında, 38 yaşındaki eşi Benna Hanım’ı katletmişlerdir.[20]
Hama Katliamı
Nusayri diktatörlüğü, en kanlı eylemini Hama’da gerçekleştirmiştir. Ocak 1982 itibariyle ülkenin çeşitli yerlerinde, özellikle de orduda tutuklamalar artarak devam etmiştir. Tutuklanan 400 subay, göstermelik yargılamalardan sonra zaman geçirilmeden idam edilmişlerdir. Esad’ın, kardeşi Rıfat Esad’a verdiği sınırsız yetki üzerine Rıfat Esad ve emrindeki katiller ordusu, Hama’ya girmiş, halkı canından bezdirmek için, günün her saatinde evleri aramış, kadınlara ve kızlara küfür ve hakaretlerde bulunmuşlardır. Bununla da yetinilmemiş, evlere saldırılar başlatılarak insanlık dışı bir katliam gerçekleştirilmiştir. İslam Cephesi, bir yandan halkı sabırlı olmaya davet etmiş ancak Esad rejiminin Hama’yı bütünüyle yok etmeyi hedeflediği anlaşılınca Suriye uleması, 2 Şubat 1982’de rejime karşı cihat ilan etmiştir. Müslümanlar kısa sürede Hama’yı kontrollerine almışlar ama bu, çok uzun sürmemiş, Rıfat Esad bütün vahşiliğini göstererek 28 Şubat’a kadar üç hafta içerisinde Hama’yı yerle bir etmiştir. Tanklarla, helikopterlerle bombardımana tabi tutarak yıkılmadık ev, girilmedik sokak bırakmamıştır. Bu çatışmalarda kaç kişinin öldüğü, tam olarak tespit edilememiştir. Ancak 30 bin civarında insan katledilmiş, bir o kadarı da tutuklanmış ve bu tutuklulardan bir daha haber de alınamamıştır. Hayatta kalanların sefaletlerini yoğunlaştırmak ve onları daha zor durumlara sokmak için; hanımları ve kızları kirletilmiş, ölülere bile aynı muamele yapılmıştır.[21]
Katliamın kurbanları arasında 40 günlük bebekler ve anne karnındaki ceninler dahi vardı. Bebekler, yalvaran annelerinin gözleri önünde balkonlardan aşağı atılmışlardır. Askerler, hamile bir kadının karnını deşerek doğmamış çocuğun ölümüne neden olmuşlardır. Çok sayıda çocuk, haftalarca süren yiyecek sıkıntısı yüzünden hayatını kaybetmiştir.
1982 Mart’ında The Economist dergisinde yayınlanan bir makalede, Hama katliamıyla ilgili şunlar belirtilmiştir:
“Başkent Şam’a 120 mil uzaklıkta bulunan Hama şehrinde neler yaşandı, belki de hiçbir zaman bilinmeyecek. Üç hafta boyunca tanklar ve toplarla dövülen Hama şehrine, gazetecilerin girişine izin verilmesi aylar sürmüştür. Şehrin tarihi bölgesi buldozerlerle yerle bir edilmiştir. Müslüman Kardeşlere göre kayıplar, 30.000’den fazla. Diğer tahminlere göre ölü sayısı 9.000 ancak bu sayılar, hastanelerden alınan rakamlara göre verildiğinden hastanelere ulaşmadan gömülenlerin sayıları, bu rakamlara eklenmemiştir. Bombardımanlar, kilise ve cami ayırt etmeden yapılmıştır. Şehirde, Sünni çoğunlukla dostça asırlardır geçinen çeşitli mezheplere bağlı 8.000 Hristiyan yaşamaktaydı.”[22]
Hama katliamı, Suriye Müslümanlarında bir travma meydana getirmişse de mücadele asla durmamıştır. Cezaevine düşenler de yurt dışına çıkmak zorunda kalanlar da bu mücadeleden asla vazgeçmemişlerdir. Nitekim bittiği zannedilen bu mücadele, Arap Baharı ile yeniden canlanmıştır. Ancak devreye giren İran, çeşitli ülkelerden getirdiği Şii milislerle bu mücadeleyi bitirmeye çalışmıştır. Buna güçleri yetmeyince Kudüs Güçleri komutanı ve İran Devrim Muhafızlarının yurt dışı operasyonlardan sorumlu Kasım Süleymani, Rusya’ya giderek Rusya’yı, Suriye’ye müdahale konusunda ikna etmiştir. Rusya havadan, Şii milisler ve Hizbullah da karadan gerçekleştirdikleri saldırılarla Esad rejimini rahatlatmıştır. Bu saldırılar sonucunda binlerce masum insan katledilmiştir. Doğu Guta’da, Halep’te kimyasal silahlarla işlenen katliamlar, unutulacak türden değildir. Elbette bütün bu katliamları, sadece Esad rejimi işlememiştir. Bu katliamlardan en az BAAS rejimi kadar İran, Hizbullah, Rusya ve ABD de sorumludur. Bunların Sednaya insan mezbahası başta olmak üzere, bütün işkencehanelerinde katledilen her masumun, dökülen kanında veballeri vardır.
İşte 27 Kasım’da başlayan mücadele, bunca katliama rağmen yıllar önce başlamış, dökülen kanların yeniden yeşerttiği mücadeledir. Bu mücadelede yer alanlar, 1964 Sultan Camiinde, Hama’da; Sednaya, Tadmur (Palmira) cezaevlerinde preslenerek katledilen o masumların ya çocukları ya da akrabalarıdır. Özellikle de Hama’da dökülen kanlar ve Sednaya’daki vahşet, yüzyıllar geçse de unutulabilir mi?
Hey’et-u Tahrîri’ş-Şâm’ın (HTŞ) Mücadelesi
Hey’et-u Tahrîri’ş-Şâm’ın (Şam Kurtuluş Heyeti-HTŞ) lideri Muhammed Colani ya da Ahmet Hüseyin Şara, Irak’ın, ABD tarafından 2003’te işgaline karşı savaşmak için tıp eğitimini tamamlamadan Irak’a gitmiş bir mücahittir. Ürdünlü mücahit Ebu Mus’ab Ez-Zerkavi’nin kurduğu “Tevhid ve Cihad” örgütüne katılmış ve orada eğitim görmüştür. Cezaevine düşmüş ama mücadeleden asla vazgeçmemiştir. 2011’de Suriye’de halk ayaklanması başlayınca da Suriye’ye gönderilmiş ve 2011’in Eylül ayında Nusra hareketini kurmuş, kuruluşu da Ocak 2012’de dünya kamuoyuna duyurmuştur. IŞİD’in Nisan 2013’te ortaya çıkmasıyla aralarında çatışmalar olmuş ancak IŞİD’e boyun eğmemiştir. 28 Temmuz 2016’da isim değişikliği ile önce Şam’ın Fethi Cephesi, sonra da 28 Ocak 2017’de de Hey’et-u Tahrîri’ş-Şâm ismini almıştır. Ve bu ismin çatısı altında hem rejimle, hem Rusya ile hem de İran ordusu ve Hizbullah ile mücadele etmiştir.
Colani, kendisiyle gerek 2013 yılında El-Cezire’nin gerek 2021 yılında Independent Türkçe’nin yaptığı röportajlarda, küresel cihat ile Suriye’deki azınlıklarla, Suriye dışından gelen mücahitlerle, PKK/PYD ile ve Suriye topraklarında bulunan işgalcilerle ilgili söyledikleri ayrıntılı bir şekilde yer almıştır. Batılı istihbarat örgütleriyle iş birliği hâlinde olan haber ajansları, diplomatik çevreler, leş kargaları gibi Colani ile görüşmek için sıraya girmiş durumdalar. Başına 10 milyon ödül koyan ABD de diğer emperyal, işgalci devletler de Suriye’nin yeni rejimiyle görüşmeleri ve yumuşak şeyler söylemeleri elbette hayra alamet değildir. Bunlara asla güvenilmemeli ve Suriye’de yeni oluşmakta olan yönetim de bunlara asla aldanmamalıdır. Suriye’de yıllardır verilen mücadelenin amacı, Suriye’de İslami bir yönetimin kurulmasıdır. 2011’den beri mücadele eden gerek Suriyeli gerek Suriye dışından gelmiş mücahitlerin amacı da İslami yönetimdir. Leş kargaları gibi, Suriye’nin yeni yönetimi ile ilişki kurmaya çalışanların hedefleri ise tam tersi bir yönetimin oluşturulmasıdır.
7 Ekim Aksa Tufanı sadece Filistin ya da bölgedeki sistemleri değil, dünyadaki bütün sistemleri bir deprem sarsıntısından çok daha büyük bir şiddetle sarsmıştır. Dolayısıyla bu sarsıntı, içinde bulunduğumuz bölgede ve diğer bölgelerdeki sistemleri, beklemedikleri ve hiç arzulamadıkları değişimlere zorlayacaktır. Çünkü bu sarsıntı; sıradan, geçiştirilecek bir sarsıntı değildir. Kim ne derse desin, Suriye’de rejimin 12 günde çökmesini tetikleyen en önemli güç de yine 7 Ekim Aksa Tufanı’dır. Suriye’de yeni yönetim oluşturulurken bu, asla unutulmamalıdır.
Ayrıca Colani, gerek Irak’ta cezaevinde hazırladığı 50 sahifelik mücadele strateji belgesini gerek ilk röportajlarında söylediklerini unutmamalı dolayısıyla Batılı, Doğulu ve bölgesel hiçbir iradeye boyun eğmeden amacını gerçekleştirmelidir. Elbette siyasi, askerî ve iktisadi olarak Siyonist ve emperyal güçlerle kuşatılmış olması, böyle bir yönetimi oluşturmanın önünde en büyük engeldir. Bütünüyle bitmiş, yakılmış, yıkılmış ve zenginlikleri dışa aktarılmış bir ülkede, dış yardım almadan yeni bir yönetim kurmak elbette çok zordur. Ama verilen mücadele de, bir milyondan fazla şehidin dökülen kanı da heba edilmemelidir.
Şu bilinmelidir ki süreç içerisinde oluşturulacak bir İslami yönetim, hem kendileri için hem de bölge Müslümanları için sığınılacak son limandır. Suriye mücadelesinde şehit edilen bir milyondan fazla insanın da diasporada her türlü zorluğa katlanarak hâlâ ümidini kaybetmemiş Müslümanların da beklentisi budur. Bu ümit ve temenniler boşa çıkarılmamalıdır.
Kolay değildir ama zor da değildir. “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır” (94/İnşirah, 5). “Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek bir güç yoktur” (3/Al-i İmran, 160) ve “Allah’ın yazdıkları dışında, kesinlikle hiçbir şey isabet etmez.” (9/Tevbe, 51) ve benzeri ayetler, bize yol göstermekte ve yürüyeceğimiz yolun işaretlerini belirlemektedir.
Ali KAÇAR
[1] İzzeddin El-Kassam, Suriye cephesinden sonra Filistin cephesine geçerek Siyonist katillere ve İngiliz işgalcisine karşı cihadına orada devam etmiştir. Cenin yakınlarındaki Ya’bed dağında gençlere silahlı eğitim verirken işgalci İngilizler tarafından 20 Kasım 1935’te bazı arkadaşları ile beraber şehid edilmiştir.
[2] Ahmet Emin Dağ, Suriye Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü, IHH Yay., 1. bsk. Haziran 2004, İstanbul, s. 86 vd.
[3] Fehmi Taştekin, Suriye Yıkıl Git, Diren kal, İletişim Yay., 6. Bsk. 2016 İstanbul, s.34; Daha geniş bilgi için bkz; Abdullah Azzam/Cihad Dersleri; Sabahattin Şen, Suriye Baas Partisi ve İdeolojisi, doktora Tezi, 1999, 240-241
[4] Taştekin, age. s.35
[5] Henry Munson jr. age. s.122–123; Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), T. İş bank. Yay., 2.bsk. 1991, Ankara, s.211-212
[6] Armaoğlu, age. s.212
[7] Mısır ve Suriye ile İsrail arasında 6 Ekim 1973 başlayan Yom Kippur Savaşı kastedilmektedir.
[8] Şii Emel örgütünün kurucusudur. 1978’de Libya’ya yaptığı ziyaretten sonra kaybolmuştu. Çok sonraları Libya lideri Kaddafi ile Suriye lideri Hafız Esad tarafından öldürüldüğü basına yansımıştı.
[9] Moshe Maoz, age. s. 235-236
[10] Faik Bulut, İslamcı Örgütler-1, Doruk Yay., 3. bsk. Ağustos 1997, Ankara, s. 375; Moshe Maoz, age. s. 244
[11] Moshe Maoz, age. s. 237; Ö. F. Abdulah, age. s. 135
[12] İsam el-Attar, Mustafa Sibai’nin İhvan liderliğini devam ettiremeyecek şekilde hasta olunca Suriye İhvan’ının liderliğine 1957’de gelmiştir. Suriye’deki 1963 Baas darbesinden sonra Attâr, Baas Partisi’nin zalim olduğunu söyleyerek hükümete açıkça karşı çıkmış ve Cuma hutbelerine Şam’da devam etmiş ve birkaç kez ev hapsine alınmıştır. 1963’te hayatına kast girişiminde bulunulmuştur. 1964 yılında hac yapmak üzere Suriye’den ayrılan Attâr’ın ülkeye tekrar girmesi yasaklanmıştır. Lübnan, Ürdün, Kuveyt ve Belçika’da geçen zamanların ardından, nihayet ailesiyle birlikte Almanya’nın Aachen kentine yerleşmiştir. 17 Mart 1981’de Hâfız Esed’in emriyle Aachen’e gönderilen suikast timi, İsam el Attar’ı evde bulamayınca eşi Benan Hanımı katletmiştir. İslâm vaizi, düşünür, dava adamı 97 yaşındaki İsâm Attâr, Cuma günü (3 Mayıs 19249) şafak vakti Almanya’nın Aachen şehrinde vefat etmiştir.
[13] Ömer Faruk Abdullah, Suriye Dosyası, Akabe Yay., 1.bsk. Ekim 1985, İstanbul, s.130-131; R. Hrair Dökmeciyan, Arap Dünyasında Köktencilik, İlke Yay., II.bsk. 2003, İstanbul, s.155-156; Faik Bulut, İslamcı Örgütler-1, Doruk Yay., 3.bsk. Ağustos 1997, Ankara, s.269 vd.
[14] Ö. Faruk Abdullah, age. s.127
[15] R. Hrair Dökmeciyan, Arap Dünyasında Köktencilik, İlke Yay., II.bsk. 2003, İstanbul, s.155
[16] Nikolaos Van Dam, Suriye’de İktidar Mücadelesi, İletişim Yay., 1.bsk. 2000, İstanbul, s.174-175; Dağ, age. s.135; Bir başka kaynakta, Palmira cezaevinde katledilen mahkum sayısının 1200 olduğu belirtilmiştir. Bkz; https://www.mepanews.com/tarih-suriyede-yuzlerce-mahkumun-olduruldugu-palmira-cezaevi-katliaminin-43uncu-yili-45318h.htm
[17] Dağ, age. s.137-139
[18] Moshe Maoz, age. s.251
[19] Daha geniş bilgi ve Alevilere Çağrı bildirisi için bkz; Nikolaos Van Dam, age. s.176 vd.
[20] Daha geniş bilgi için bkz; https://www.gzt.com/mecra/ism-attr-dunya-gurbetini-tamamladi-3786360
[21] Daha geniş bilgi için bkz; Ömer Faruk Abdullah, age. s.242 vd.
[22] A. Emin Dağ, age. s.142-143-144 vd.

Follow