Kelimelerini ve nimetlerini yazmaya denizler kadar mürekkep olsa yetmeyecek olan Allah’ın (cc) şanı çok yücedir. İnsana kalemle yazmayı öğreten ve yazdıklarını okuyup anlayacak kabiliyeti veren yine O’dur (cc).
Selamların en güzeli âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e (s.a.v), güzide ailesine ve ilk günden bugüne kadar hakkı ile O’nu (s.a.v) takip edenlerin üzerine olsun.
“Oku, yaratan Rabbin adıyla. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, senin Rabbin kerem sahibidir. O kalem ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti” (Alak, 1-5).
“Ben okuma bilmem” dedi Allah’ın (cc) elçisi. Ama melek ısrarla ve biraz da Nebi’nin (s.a.v) canını acıtarak tekrar “oku” dedi. Ama o güne kadar Hz. Muhammed’in (s.a.v) ne okuduğunu ne de yazdığını gören olmuştu. Yine “ben okuma bilmem” dedi. Melek biraz daha şiddetini artırdı Nebi’yi (s.a.v) sıkarken: “Oku, yaradan rabbinin adıyla. O insanı kan pıhtısından yarattı. Senin Rabbin kerem sahibidir. O, kalem ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak, 1-5) dedi.
Bu olayın gerçekleştiği mekân, çölün ortasında bulunan Mekke’nin yakınlarındaki bir dağda, küçük bir mağara olan “Hira”dır. Hira; “arayış”, “aramak” anlamlarına gelir. Henüz doğmadan babasını kaybetmiş, doğduktan kısa bir zaman sonra annesini kaybetmiş hem yetim hem de öksüz olarak büyümüş âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (s.a.v) zaman zaman düşünmek ve anlamlandırmak için gittiği mağara, Hira. Yaşadığı hayatı, insan denen varlığı, yaşadığı toplumdaki insanların davranışlarını, hakikati ve daha birçok sorunun cevabını ararken kalbine indirildi yukarıdaki âyetler.
Hz. Peygamber (sav), okuma bilmiyordu, elinde bir metin ya da kitap yoktu ama âlemlerin Rabbi, ilk vahiyde “Oku.” diye emir buyurdu. Demek ki Allah’ın (cc) istediği bu okuma eylemi; yazı olmadan, kitap defter olmadan yapılabilen bir eylemdi.
Çağlar öncesinden, çağlar sonrasına ışık tutacak olan bu nida, karanlığın tüm gücü ile çöktüğü bir zamanda duyuldu. Daha sonra bu devrin adı, “Cahiliye Dönemi” olarak anıldı. Çünkü cehalet her tarafı kuşatmış, yeryüzünde Allah’ın adı anılmaz olmuş, anan var ise de yanlış ve çarpıtılmış bir Allah anlayışıyla anıyordu, her tarafı Allah’a has olan vasıfları nispet ettikleri heykellerle (putlar) donatmışlardı; taştan, tahtadan yapılmış bu putlardan yardım isteyip bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kutsallaştırdıklarını hatta ibadet ettiklerini iddia ediyorlardı. Kız çocukları toprağa diri diri gömülürken kurdukları faiz sistemi ile insanların kanını emiyordu, para babaları. Kısacası Cahiliye Dönemi işte; ne kadar cahilce, mantığın kabul etmediği iş varsa vicdandan ve merhametten sıyrılmış uygulamaların rahatlıkla yapıldığı bir dönem. Hiçbir eylem bilgiye dayanmıyor, geleneğe ve ritüellere ölümüne bağlılık gösteriliyordu.
İnsanlık, zaman zaman böyle kaybediyordu yolunu. Varlığına ve yaradılışına zıt yollara sapıp akıllı birer vahşiye dönüşebiliyordu. Akıllı vahşi olmak, varlıkların en tehlikelisidir. Çünkü kötülükleri ve zulmü planlı yaparlar. Akıllı vahşiler; doyumsuzdur, merhamet etmez, sınır tanımaz, kendi doğruları vardır ve tartışmaya kapalıdır, mutlak doğruları karşısında hiçbir beşerî gerçek, direnç gösteremez; yeryüzünü, zulmün kapladığı anlardır, bu zamanlar. İşte, tam böyle zamanlarda, ilahi müdahale gelir.
Bağlantıları Kur, Alakayı Gör ve Her Şeyin Birbiri ile Nasıl Uyum İçinde Olduğunu Fark Et
Varlık âlemini birbiriyle ilişkilendiren bağlar vardır, hayati öneme sahip bağlar. Cehalet, bu bağları koparmakla başlar ve domino taşları gibi; bir koparış, öteki kopuşları peşi sıra getirir. Bilindiği gibi akıl, “bağ kurmak” anlamına gelir, bağları koparmak ise bir anlamda aklın devre dışı bırakılması ya da doğru çalışmaması anlamına gelir. Cahili toplumların pervasızlığı ve sınır tanımazlıkları, aklın en önemli işlevi olan bağ kurma eylemini gerçekleştirememesinden dolayıdır.
İlk emirle gelen “oku”yu biraz da “Bağlantıları kur, alakayı gör ve her şeyin birbiri ile nasıl uyum içinde olduğunu fark et.” gibi anlamalıyız. Nitekim ayetin devamında, “O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.” buyrulur. İlk defa okuyan bir insanı, yaradılışın başlangıç noktasına götürüyor adeta. İnsanın dikkatini kendi özüne, neden yaratıldığına belki de en önemlisi Rabbinin kim olduğuna çekiyor.
Oku, tabiata bir bak, nasıl da kusursuz yaratılmış. Bu yaratılmışlardaki ahengi gör, sunulan ikramların farkına var çünkü senin Rabbin; kerim olandır, ikram sahibidir. Okumak, sadece yazıya bakmak değildir. Okumak, maddenin manasını ve amacını görmektir. Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc), bir sineği dahi örnek olarak gösterir. Nereye baksan ondan ayetler görürsün, yeter ki aklın, bağlantıları koparmamış olsun. Yerlerde ve göklerde okunması gereken sayısız ayet vardır. Hz. İbrahim’in (as), göklerdeki âyetleri okuyarak Rabbini bulduğu gibi:
“Böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki kesin inananlardan olsun. Üzerine gece bastırınca bir yıldız gördü: ‘Rabbim, budur.’ dedi. Yıldız batınca da ‘Ben batanları sevmem.’ dedi. Ayı doğarken gördü: ‘Rabbim, budur.’ dedi. O da batınca ‘Yemin ederim ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum.’ dedi. Güneşi doğarken görünce ‘Rabbim, budur; bu, hepsinden büyük.’ dedi. O da batınca dedi ki ‘Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Enam, 75-79).
İnsanın vücudunun çalışma mantığını ve kabiliyetlerini, nasıl yaratıldığını, yaşadığı gezegen ve evreni, tabiattaki bitkileri, hayvanları, varlıklar âlemindeki bağları ve bütün bunlardaki kusursuz intizamın farkına varmak da okumaktır. Kur’an-ı Kerim, bu alanda okuma yapmaya, bu okuma sonucunda tefekkür etmeye sürekli çağırır. Bu tür okuma yani kevni ayet okumaları; göz, akıl ve kalp bağlamında yapılan okumalardır. Sağlıklı düşünen bir akıl, bu okumanın sonucunda mutlaka hakikate varır ve yüce yaratıcının (cc) ne kadar ikram sahibi olduğunu, yaratmasındaki kusursuzluğu ve kâinattaki bütün ayetlerin tevhide nasıl çağırdığını idrak eder. Gerek vahiy yoluyla bildirilen ayetler gerekse Allah’ın (cc) yaratma sanatının bize sunduğu ayetler, akıl sahiplerini ortak bir noktaya çağırır. Birleştirici, bağları kuran, ihtilafları ortadan kaldıran ve canlı-cansız her şeye bir mana yükleyen çağrıdır bu.
“Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna ve anlamsız yaratmadık. Bu, sadece Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin zan ve iddiasıdır. Vay hallerine, cehennem ateşindeki bu kimselerin!” (Sad, 27). “Biz; göğü, yeri ve aralarında bulunan şeyleri, oyun ve eğlence olsun, diye yaratmadık. Eğer biz, eğlence edinmek isteseydik bunların hiçbirini yaratmadan onu kendi katımızda edinirdik. Fakat biz, böyle bir şey yapmayız.” (Enbiya, 16-17).
Okumak Denince Akla Gelen İlk Şey…
İnsanın, hakikati bulma gibi bir derdi olmalı, dert edinmeli, sürekli bir arayış içinde olmalı ki zihnen, ilmen, sosyal ve teknik olarak gelişme gösterebilsin. İlim, topluma getirileri olan, toplumları kalkındıran, refahını artıran ve vahdeti sağlayan unsurlardır. Modern dünyanın bilgi ve okuma mantığına baktığımızda ne görüyoruz? Şimdi okumak denince akla gelen ilk şey, rahat bir meslek sahibi olmak ve yüksek miktarlarda para kazanmak için yapılan eylemdir. Milyonlarca öğrenciyi kapital bir yarışın içine sokup, eğitim hayatı boyunca okuduğu bölümün getirileri üzerine öğütler verip daha sonra da erdemli davranışlar bekliyoruz. Oysa okumak, kompleks bir eylemdir. Birçok parçanın bir araya gelmesiyle işleyen ve hedefine ulaşan bir eylem. Bilgi veya okuma, salt harflerden, kuru cümlelerden, ruhsuz anlatılardan ibaret görülürse doktorlar için şifa arayan hastalar, müşteri; eğitim verenler için öğrenci, mesai doldurmaya yarayan meta; verimli topraklar, beton yığını olarak görülür.
Okumanın en doğru şekli “Yaratan Rabbin adıyla…” olanıdır. İnsanı en doğruya ulaştıracak olan, odur (cc). Her işin başında ona sığınır, ondan yardım dileriz. Bir işe başladık mı onun adı ile başlar, neticelendirdiğimiz zaman yine ona hamd ederiz. Başarının Allah’tan geldiğine iman ederiz. Allah’ın (cc) adıyla olması veya olmaması, olayın seyrini tamamen değiştirir. Yenmesi helal olan bir hayvan, Allah adından başkasının adına kesilmiş ise haram oluyor. Allah’ın hesaba katılmadığı, rızasının gözetilmediği herhangi bir iş neticesinde hayırlı bir akıbet beklemek, biraz abes duruyor. Çünkü Allah (cc), hayırlı ve güzel olana rıza gösterir. İnsan, Allah’ın (cc) rızasını gözetmediği bir işin veya okumanın neticesinin hayırlı olduğunu düşünse de bazen “Hayra dua eder gibi, şerre dua eder.” (İsra, 11).
Okumak, öğrenmek ve bilgi sahibi olmak, insanın doğal bir gereksinimidir. İnsan; öğrendikçe, bildikçe olaylara karşı bakış açısı değişir, çevresinde olup bitene tepkisiz kalamaz ve bildiği doğruları aktarmanın peşine düşer yani bilgi, insana sorumluluklar yükler. Bilgiye ulaşmış olmanın, hakikatin bilgisini konuşuyor olmanın her dönemde ve toplumda bedeli olmuştur. Özellikle Orta Çağ olarak adlandırılan dönemde, birçok bilgin ya hapsedilmiş ya da idam edilmiştir. Bu baskının en büyük sebebi; kilisenin, “Allah’ın (cc) ayetleri” diyerek kendi yazdıklarına ters düşen, bilimsel açıklamalardı. Oysa Allah’ın (cc) ayetleri ile evrensel kuralların birbirine ters düşmesi mümkün değildir. Ama kurdukları saltanatın yıkılmasına da göz yumamazlardı. Kendi okumasını yapamamış toplumlarda, onların yerine okuyup düşünen birileri muhakkak çıkar ve toplumu cehaletin dibine sürükler. Böyle toplumlarda bilgi, birleştirici değil, ayrıştırıcı demektir. Çünkü rant paylaşımında, suyun başını tutanlar, büyük payın peşine düşerler. Ehl-i kitabın en büyük problemlerinden biridir bu: Bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmek. “Ve onlara bu emirden açık belgeler verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ‘hakka tecavüz ve azgınlıktan’ dolayı ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ihtilafa düştükleri şeyde, kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” (Casiye, 17).
Kur’an, Vahdete Çağırır, İman Edenleri
Müslümanlara hitaben de uyarılarda bulunuyor alîm olan Allah (cc): “Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için, büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran, 105). Birleştirmesi gereken belgeler ve ilim; parçalanmaya, ayrılığa ve anlaşmazlıklara sebep oluyor ise ya doğru okunup anlaşılmadığından ya da okuyanın niyetinin bozuk oluşundan kaynaklıdır. Yoksa Allah’ın yaratmasında herhangi bir zafiyet bulamazsın. Bu demek oluyor ki her işten önce Allah’ın (cc) adını anmak, onun adıyla başlayıp yine onun rızasını gözetmek, yapılan işin belirlenen hedefe ulaşmasında büyük bir pay sahibi.
Kur’an; “okunan”, “sürekli okunan” anlamlarına gelir. İçeriğinde hiçbir değişiklik olmadığı, kendi beyanı olmakla birlikte, müminlerin iman ettikleri bir hakikattir. Kur’an-ı Kerim ile muhabbet eden herkes bilir ki Kur’an, vahdete çağırır iman edenleri. Bu çağrının hedeflediği noktaya gelmiyorsa insanlar, niyetlerini sorgulamalı. Bilgisini artırmak, cedelde üstünlük kurmak, fikrini delillendirmek, kendi zümresini meşrulaştırmak, sesini güzelleştirmek, ticaretini bereketlendirmek ya da kendini müstağni görmek için okunursa Kur’an-ı Kerim, asla ama asla gerçek hedefine ulaşamaz.
Ne zaman ki “Allah’ın (cc) adı ile” okunur -ki burada kastettiğimiz, okumaya başlarken sadece Allah’ın adını anmak değildir, onun (cc) adına yaraşır bir okumayı kastediyoruz- ve sadece Allah’ın rızası aranırsa Kur’an-ı Kerim, bize kendini açacaktır.
Hz. Peygamber (sav), Hira Mağarası’nda bir arayış içindeydi. Yaşantısı, toplum içindeki yeri, insanlarla olan diyalogu, hakikate olan bağlılığı ve bu arayıştaki samimiyeti, Ona (sav) aradığını buldurdu.
Her insanın bir arayışı var; kiminin dünyalık, kiminin ahretlik, kiminin hakikat, kiminin ise gönül eğlendirmelik. Herkes, değer verdiğini arıyor. Bulduklarımız, neyi aradığımızın göstergesi değil mi? Öyle ise iddialarımızla bulduklarımıza bir bakalım da ümmetin durumuna bir ad koyalım.
Erdal TUĞRUL

Follow