ABD Yerine Çin mi? AB İçin Son Çıkış
Arşiv Genel Yazarlar

ABD Yerine Çin mi? AB İçin Son Çıkış

Santiago Zabala ve Claudio Gallo, Al-Jazeera English
20.06.2025
Çeviren: İsmail Ceylan
ABD Yerine Çin mi? AB İçin Son Çıkış
AB’nin ABD ile ittifakı, artık AB için yıkıma doğru gidiyor; özellikle de Trump’ın giderek tehlikeli hâle gelen gündemi altında.
Donald Trump, Beyaz Saray’daki ikinci döneminde ortalığı birbirine katmışken Avrupa, uzun zamandır kaçındığı bir soruyla karşı karşıya: Amerika Birleşik Devletleri ile ittifakına devam etmeli mi yoksa yeni bir rota çizmenin zamanı geldi mi? Belki de doğuya doğru giden bir rota?
Nisan ayında, Çin devlet başkanı Xi Jinping, İspanya başbakanı Pedro Sanchez’i ve Avrupa Birliğini, Washington’ın tek taraflı zorlamalarına karşı birlikte direnmeye çağırdı. Bu zorlama, ticaretle sınırlı değil; siyasete, kültüre ve küresel stratejiye kadar uzanıyor. Avrupa için asıl mesele, ABD’nin güçlü bir müttefik olmaya devam edip etmediği değil, hâlâ doğru müttefik olup olmadığıdır.
Çin ile daha yakın bir ilişki, artık belirgin avantajlar sunuyor, bu fikrin temmuz ayındaki AB-Çin zirvesinde tartışılması muhtemel. Temu ve Shein gibi platformlardan düşük maliyetli ithalatı hedefleyen son tarifelerle gösterildiği gibi, Avrupa’nın Çin’e karşı tutumları ihtiyatlı kalırken Avrupa’nın stratejik refleksi, hâlâ ABD yanlısı fakat özellikle finans ve savunmada AB, kaosa doğru gidiyor. Tarihten doğan bu refleks, Avrupa’nın uzun vadeli çıkarlarıyla uyuşmuyor.
ABD, uzun zamandır tutarsız bir küresel hedef peşinde koşuyor: Dünyanın tek süper gücü olarak konumunu korumak. Ancak Başkan Trump yönetiminde, ABD’nin küresel liderliği daha da kaotik bir hâl aldı. Temel ilkeler aşınıyor. İnsan hakları, akademik özgürlük ve sosyal adalet, sürekli saldırı altında. İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı saldırısına koşulsuz destek vermekten, İran’a karşı yeni başlatılan bir savaşı onaylamaya, kitlesel sınır dışı etmelere ve üniversite fonlarının kaldırılmasına kadar, Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri, bir zamanlar savunduğunu iddia ettiği değerleri aktif olarak baltalıyor.
Elbette Çin’in de kendine has kötü yanları var. Basın özgürlüğünden yoksun, muhalefeti sansürlüyor ve kamu söylemini sıkı bir şekilde kontrol ediyor. Ancak Batı, çok da farklı değil? Bir avuç teknoloji milyarderinin egemen olduğu bir bilgi ortamında, X ve Facebook gibi platformlar, ciddi kamu tartışmalarını marjinalleştirirken yanlış bilgileri ve komplo teorilerini güçlendiriyor. Julian Assange, Chelsea Manning ve Edward Snowden gibi muhbirlere yönelik muamele, gerçeğin kendisinin artık Amerikan demokrasisi olarak kabul edilen şeye bir temel olmaktan çok, bir tehdit hâline geldiğini ileri sürüyor.
Avrupa, ABD ile paylaştığı ekonomik ve politik modelle yüzleşmeli. Bir zamanlar gurur kaynağı olan demokrasi, giderek azınlığın yönetimi olan oligarşi için, ideolojik bir örtü işlevi görüyor. Trump, bu değişimi temsil ediyor ve demokratik normları, bitmeyen birikimin önündeki engeller olarak görüyor. Ancak bu konuda yalnız değil. Batı’da servet giderek daha fazla yoğunlaşıyor ve siyaset giderek halkının çoğunluğunun ihtiyaçlarına tepkisizleşiyor.
Washington ve Pekin arasındaki dış ilişkilerdeki karşıtlık da dikkat çekici. Çin, Cibuti’de bir denizaşırı askeri üs ve bir avuç küçük destek karakolu bulunduruyor. ABD ise dünya çapında 750’den fazla askeri tesis işletiyor. Bu geniş alan, yakında Trump’ın yeniden canlanan emperyal hayal gücüne hizmet edebilir: Yakın zamanda Filistinli sakinlerinin başka yerlere yerleştirileceğini söyledikten sonra Gazze’yi “Orta Doğu’nun Riviera’sı” olarak hayal ettiği bir video paylaştı. Bu arada Çin, böylesi zorla yerinden edilmelere karşı çıktı ve Filistinlilerin yabancı işgale direnme hakkını yeniden teyit etti.
Çin, ayrıca eğitim alanında giderek daha çekici bir yer hâline geliyor. 40 milyondan fazla öğrenciye hizmet veren 3.000’den fazla üniversitesiyle sistemi hem kapsamlı hem de erişilebilir. Öğrenim ücreti, birçok ABD kurumunun talep ettiği 40.000 doların tam aksine, yılda 1.500 ila 3.000 dolar arasında değişiyor. Tsinghua gibi üniversiteler, yüksek etkili araştırmalarıyla küresel tanınırlık kazanıyor. Ve bu kurumlar sıkı bir sansür altında faaliyet gösterseler de özellikle ABD kampüslerinin artık öğrenci baskısı, vize kısıtlamaları ve artan siyasi müdahalelerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, ciddi bir alternatif olmaya devam ediyor.
Peki, AB neden değerlerini ve çıkarlarını giderek daha fazla baltalayan bir ittifaka bağlı kalmaya devam ediyor?
Gerçek şu ki Avrupa henüz politik olarak egemen değil. Birleşik bir ekonomi, ordu, vergi sistemi ve iş gücü piyasasından yoksun. Kuzeyden güneye, doğudan batıya, kıta parçalanmış durumda (dilsel, kültürel ve politik olarak). Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2017’de Sorbonne’da yaptığı bir konuşmada, “Avrupa egemenliği”nden bahsetti. Ancak Avrupa’nın hâlâ yoksun olduğu şey, tam da budur: Çıkarlarını bağımsız bir şekilde değerlendirme ve buna göre ittifaklar oluşturma yeteneği.
Bu egemenlik gerçek olana kadar, ittifakları değiştirmekten söz etmek -ne kadar acil olursa olsun- büyük ölçüde teoride kalıyor. Çin, yeni bir iş birliği dönemine hazır. İç bölünmeler ve eski sadakatler yüzünden felç olmuş Avrupa ise hazır değil. Yine de Trump’ın Birleşik Devletleri, Avrupa’yı kontrol altında tutmak için, elinden gelen her şeyi yapıyor.

GRUBA KATIL