Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge, 1916 yılında İngilizler ve Fransızlar arasında imzalanan Sykes-Picot emperyal paylaşım antlaşmasıyla bugünkü şekle dönüştürülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bugün varlıklarını devam ettiren devlet(çik)lerin sınırları bu antlaşmayla çizilmiştir. Adeta cetvelle çizilen bu sınırlara Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) tarafından da yasal statü kazandırılmıştır. Böylece bu devletçikler, Cemiyet-i Akvam kararları çerçevesinde İkinci Dünya Savaşı bitimine kadar bu iki emperyal ülkenin (İngiltere ve Fransa) manda yönetimine verilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkeler sözde bağımsızlıklarını kazansalar da bazıları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB), bazıları ise Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) egemenliğine girmek zorunda bırakılmıştır.
Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra dünya, ABD ve Sovyetler Birliğinin çevresinde “iki kutuplu” bir dünyaya dönüşmüştür. Böylece sadece Orta Doğu ülkeleri değil, savaştan her bakımdan yıkılmış olarak çıkan Avrupa devletleri de bu iki “süper” devletin çevresinde kümelenmeye başlamışlardır. “Soğuk Savaş” olarak isimlendirilen “iki kutuplu dünya” dönemi iki emperyal ülke (SSCB ve ABD) tarafından kendi egemenliklerinde tutmak için, kendi aralarında çeşitli antlaşmalar ve konferanslar yapmışlardır. Kapitalist blokun komünist, sosyalist bloka egemen oluşu ise 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla başlamıştır.
SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla Soğuk Savaş da sona ermiş, böylece ABD, tek egemen devlet olmuştur. SSCB’nin askerî gücü Varşova Paktı da dağılınca NATO, yeni düşman olarak İslam’ı belirlemiştir. Nitekim 1995’te dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Claes, NATO’nun yeni misyonunu şu sözleriyle netleştirmişti: “Köktendincilik komünizmden daha tehlikeli, lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. Bundan sonra NATO’nun misyonu, İslam fundamentalizmi (köktencilik) ile mücadele olacaktır.” demiştir.
ABD tek egemen olmanın verdiği güçle, hegemonyasını daha sert müdahalelerle pekiştirme yoluna gitmiştir. Nitekim 2003’te Irak, 2011’de Libya ve 2026 başında Venezuela’ya yönelik hamleleriyle enerji kaynaklarının yoğun olduğu bölgelerdeki etkisini artırmıştır. Son olarak 28 Şubat 2026’da İran dinî lideri Ali Hamaney’in öldürülmesiyle başlayan ve ABD-İsrail ile İran arasında savaşa dönüşen gelişmeler, “ABD neden petrol zengini ülkelere saldırıyor.” sorusunu yeniden gündeme getirmiştir.
Ancak ABD, 1991 itibariyle elde ettiği tek kutuplu dünya hegemonyasını kısa bir süre sonra emperyal ihtirasları, özellikle Afganistan işgalindeki mağlubiyeti ve bölgede meydana gelen İslami uyanış nedeniyle devam ettiremez hâle gelmiştir. Bu nedenle iç çatışmalar, Arap Baharı ve mücahit örgütlerin Irak’ta, Suriye’de ortaya koydukları performans sadece ABD’nin değil, bütün küresel politikaların uygulanmasını zorlaştırmıştır. Kudüs’ün Siyonist katiller için başkent ilan edilmesi, Golan Tepelerinin yine bu katillere bağışlanması, ABD’nin Suriye’ye çöreklenerek PKK/PYD devletçiği oluşturma çabaları, Siyonist İsrail’in bölgenin kimi ülkeleri ile başlattığı normalleşme ilişkileri, ABD’nin rezil bir şekilde Afganistan’dan çekilmesini ve İsrail’in kirli/süfli ihtiraslarını engelleyememiştir.
Arap Baharı ile güçlenen İhvan-ı Müslimin hareketi ve İran’ın Şii hilali çerçevesinde dördüncü başkenti kontrol edişi; iş birlikçi, Sünni geçinen ama Sünnilikle hiç ilgisi olmayan, İsrail/ABD sevici yöneticilerini panikletmiştir. Bu panik, koltuklarından başka hiçbir amacı ve endişesi olmayan bu köle ruhlu yöneticileri hem ABD’nin hem de Siyonist İsrail’in kucağına itmiştir. Abraham dedikleri köleleştirici anlaşmalar (aslında anlaşma değil, teslim oluş) ve ABD bankalarında trilyonlarca dolar ve Trump’ın Mayıs 2025’te yaptığı gezide (Suud, Katar ve BAE) 3,2 trilyon dolar haraç alması, özelde kendi halklarının, genelde ise ümmetin imkânlarını peşkeş çekmeleri, uşak ruhluluğun geldiği aşamayı göstermektedir.
ABD’nin Havuç ve Sopa Politikası
ABD, iş birlikçi yöneticileri, kendi arka bahçesinde tutmak için bazen sopa, bazen de havuç gösterme politikası uygulamaktadır. Bu, her emperyal ülkenin, küresel ya da bölgesel sömürüsünü devam ettirmek için uyguladığı bir politikadır. ABD’nin bölgeye uyguladığı bu politikalarında hiçbir yönetim (Roosevelt’ten Nixon’a, ondan Clinton’a, Clinton’dan oğul Bush’a, Bush’tan Obama’ya, oradan da Trump’a kadar) döneminde değişmemiştir. Darbe, iç karışıklık, isyan, yönetim değişikliği, buyruğa uymayanlara suikastlar ABD’nin her dönem uyguladığı politikalardır. Zaten ABD, dolar hakimiyeti ile bütün dünyayı esir almış vaziyettedir. Çünkü hiçbir ülke, ithalat ve ihracatında dolar dışında bir para kullanamamaktadır. Dolar dışında bir para kullanmaya kalkışmak, ABD açısından savaş nedenidir. Orta Doğu’da hatta dünyanın çeşitli bölgelerinde devam eden savaşların asıl nedeni de –çeşitli iddiaların aksine- doların dışında bir para birimi ile alışveriş yapmaktır. Nitekim birçok bölgesel savaş, birçok siyasi suikast, dolar hakimiyetini devam ettirmek için ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunun birçok örneği vardır.
Nitekim ABD’nin ilk olmasa da gerçekleştirdiği önemli siyasi suikastlardan biri, petrol ambargosu dolayısıyla dolar hakimiyetini kaybetme endişesiyle işlenmişti. 6 Ekim 1973’te Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC)[1] ilk kez ABD başta olmak üzere Batılı ülkelere petrol ambargosu uygulamaya başlamıştı. Doların değer kaybettiği bu ortamda ABD, bu ihtimali önlemek için Suudi Arabistan ile üst düzey görüşmelere başlamış ve yapılan görüşmelerin neticesinde petrol ambargosu sona erdirilmişti. Ancak ABD bunu yeterli görmemişti. Gelecekte bir başka ülke yöneticisinin buna tevessül etmemesi için unutulmayacak bir ders verilmeliydi. Bu amaçla petrol ambargosuna öncülük eden Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz, 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında, yeğeni Prens Faysal bin Musad tarafından öldürülmüştü. Amaç, diğer OPEC üyesi ülkelere gözdağı vermekti.
ABD’nin Petro-Dolar Egemenliğinin Sarsılması
ABD’nin petro-dolar egemenliğini sarsıcı önemli bir adım da Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin tarafından atılmıştı. ABD’nin, Irak’ı 2003’te işgal etmesinin sebebi Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve uluslararası terörizme finansal destek sağladığı şeklindeki iddialardı. Bu iddialar ABD’nin istihbarat örgütlerince masa başında hazırlanan gerçekle ilgisi olmayan belgelere dayandırılmıştı. Nitekim ABD’nin Dışişleri Bakanı (2001-2005) Colin Powell[2] yıllar sonra bir röportajında, 5 Şubat 2003’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde (BMGK), Irak’ta kitle imha silahları vardır, şeklinde verdiği bilgilerin doğru olmadığını açıklamıştı. Bu da göstermektedir ki Irak işgalinin asıl sebebi, Irak petrol rezervlerinin kontrol edilmesi ve Amerikan dolarının uluslararası petrol piyasalarında tek hâkim olarak kalmaya devam etmesiydi.
Saddam Hüseyin’in suçu (!), 6 Kasım 2000’den itibaren petrol ihracatında euro kullanmaya karar vermesiydi. Bu karar, sadece petrolü euro ile satmak değil, aynı zamanda tüm ilgili tarafların –üretici ve tüketicilerin– petrol ticaretini euro ile yapabilecekleri yeni bir döviz piyasası oluşturmaktı. Bu ise ABD’nin küresel petrol ticaretindeki dolar merkezli yapısına doğrudan bir meydan okuma anlamına gelmekteydi.
Dolayısıyla George W. Bush yönetimi 2003’te Irak’ın elinde “kitle imha silahları” olduğu gerekçesiyle ilan ettiği işgalin asıl nedeni kitle imha silahları değildi. Asıl neden –yukarıda da belirtildiği gibi- petrolün dolar yerine euro ile satılmasıydı. Euronun dünya dövizi olması durumunda müthiş bir değer kaybına uğrayacak olan doları, Amerika’nın keyfince basamayacağını belirten ekonomistlere göre bütün ülkeler, doların yerine euroyu koyabilmek, OPEC’ten petrol satın alabilmek için Avrupa pazarına yönelecekler. Asya’nın da dolardan vazgeçip euroya geçmesi hâlinde Amerikan ekonomisinin çökmesi kaçınılmaz olacaktı.[3]
Irak’ın işgalinden sonra ABD’nin ilk ekonomik hamlelerinden biri, Irak’ın petrol satışlarını yeniden dolara çevirmek olmuştur.
Ayrıca Irak’ın işgali, ardından Saddam Hüseyin’in idam edilmesi, Batı Asya’daki tüm petrol üreticisi ülkelere, petrol ticaretini dolar haricinde bir para birimiyle yapmayı aklınızdan bile geçirmeyin mesajıydı.
Libya’ya Saldırı ve Kaddafi’nin Linç Edilmesi
Küresel dolar hâkimiyetine bir başkaldırı da Libya lideri Muammer Kaddafi tarafından yapılmaya çalışılmıştı. Kaddafi 2009’da Afrika’nın petrol ve doğalgaz gelirlerini altına dayalı ortak bir para birimi üzerinden yürütmeyi amaçlayan “altın dinar” projesini gündeme getirmişti. Bu plan, Afrika ülkelerinin dolar bağımlılığını azaltmayı hedeflemekteydi. Dönemin ABD dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, 2016’da sızan e-postalarında bu girişim, ABD için “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanmıştı.
Kaddafi 2009 yılında Afrika Birliğinin (AU) başkanı seçildiğinde ilk iş olarak 53 Afrika ülkesini “Afrika Birleşik Devletleri” çatısı altında birleştirmeye çalışmıştı. Bu öneri “tek ordu, tek pasaport ve altın dinar” adı verilen yeni bir para birimini içermekteydi. Üyeler bunu değerlendirmek üzere toplantıdan ayrılmışlardı. Birliğin hedefi son derece açıktı: 2025 yılına kadar “bütünleşmiş ve entegrasyonunu tamamlanmış” bir Afrika oluşturmak.
Kaddafi’nin bu projeyi ne kadar ciddiye aldığı gerek Merkez Bankasının kasasında bu iş için tahsis ettiği 143.8 ton altın rezervi (7,5 milyar dolardan fazla) gerekse kendini bir Afrika lideri olarak lanse etme çabasından anlaşılıyor. Hatta Kaddafi üye ülkelere, sırf Batı güdümünden kurtulabilmeleri; yolsuzluk, adam kayırma gibi iç sorunlarını aşabilmeleri için 97 milyar dolarlık yatırım sözü bile vermiş. Bu kapsamda 30 milyar dolarlık bir yatırımı da hemen hayata geçirmişti.[4] Bu proje sadece Fransa’nın değil, ABD’nin de uykularını kaçırmıştı.
2011’de NATO müdahalesiyle Libya’daki süreç sona erdirilmiş; Kaddafi rejimi devrilmiş ve rejim karşıtları tarafından Sirte’de yakalanan Muammer Kaddafi linç edilerek öldürülmüştü.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ”NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO, mensubu ülkelerden birine herhangi bir müdahale olması hâlinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.” demişti.[5] Ama işe yaramamıştı.
Venezuela’da ABD Terörü
Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir.[6] 2017’de Nicolás Maduro hükümetinin petrol ticaretinde dolar dışı alternatiflere yönelmesi ve Çin yuanı gibi para birimlerini öne çıkarması, Washington ile gerilime neden olmuştu. Yuan hamlesiyle petro-dolar sistemini tehdit eden Caracas yönetimi, ABD’nin “finansal savaşına” maruz kalmıştı.
Bu süreçte ABD, Venezuela devlet petrol şirketi PDVSA’yı yaptırım listesine almış, şirketin ABD’deki tüm varlıklarına el koymuştu. Ayrıca Venezuela hükümetinin ve merkez bankasının ABD finansal piyasalarına erişimi tamamen yasaklanmıştır. Bu nedenle Caracas yönetimi, borçlarını çeviremez ve yeni kredi bulamaz hâle getirilmiştir. Bu finansal baskı süreci, Venezuela’nın 100 milyar dolardan fazla gelir kaybına uğramasına ve tarihin en şiddetli hiperenflasyon süreçlerinden birine sürüklenmesine neden olmuştur.
Uzun yıllar süren ekonomik ve siyasi baskıların ardından Venezuela, yuan hamlesiyle petro-dolar sistemini yeniden zorlayınca Washington “Mutlak Çözüm Operasyonu”nu başlatmıştır. 3 Ocak 2026’da Caracas’ta yapılan operasyonda devlet başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores Venezuela’dan ABD müdahalesiyle kaçırılarak New York’a götürülmüştür.[7]
Maduro’nun kaçırılışı, uluslararası kurallar, insani ilkeler çiğnenmesine rağmen dünyada ciddi hiçbir tepki olmamıştır. Aslında Maduro’ya yapılan insanlık dışı korsanlık, dünyanın bütün liderlerine yapılan bir saldırı anlamındadır. Çünkü ABD’nin yakın bir gelecekte, başka bir ülkenin liderini eşiyle birlikte yatağından almayacağına dair hiçbir garanti yoktur.
ABD’nin İran’a Saldırı Nedeni de Dolar Yerine Euro ve Yuanı Kullanmasıdır.
İran’ın kanıtlanmış petrol rezervleri dünyada üçüncü sırada yer almakta ve İran rezervleri, dünya rezervlerinin % 11–12’sini oluşturmaktadır. İran’ın petrol üretim hacmi yaklaşık 3,3–3,5 milyon varil/gün olarak bilinmektedir. Bu miktar ise küresel üretimin % 4–5’ine tekabül etmektedir. İran petrolünün yaklaşık % 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden ihraç edilmektedir. Bu güzergâh, küresel petrol ticaretinin önemli bir kısmını temsil etmektedir.
Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı durumunda bulunuyor. İran, ham petrol ticaretinin büyük bir bölümünü Çin pazarına yönlendiriyor. Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avrupa gibi çeşitli ülkeler alıcı konumunda iken son yıllarda ABD yaptırımları ve ticaret yolları göz önüne alındığında İran petrol ticaretinin çoğunu Asya’ya yöneltmek zorunda kalmıştır.
İran, Çin’e petrol ihracatını, küresel ölçekte geçerli olan ve ABD’ye küresel anlamda hegemonik güç kazandıran dolar yerine Çin para birimi yuan üzerinde satışını gerçekleştirmektedir. İran’ın bu tavrı, ABD tarafından dünya genelinde kendisini tek güç hâline getiren petro-dolar hâkimiyetine meydan okuma olarak algılanmıştır. Çünkü bu, ABD’nin sadece İran’da değil hem bölgede hem de Asya’da çöküşü anlamına gelecektir. 2003’te Irak’ta, 2011’de Libya’da ve 2026’da Venezuela’da gerçekleştirdiği işgal ve saldırılarda dünya kamuoyunu hangi tür yalanlarla kandırmışsa benzeri yalanlarla şimdi de İran’a bölge jandarması İsrail ile birlikte savaş açmıştır. Oysa ABD’nin diğer ülkelere olduğu gibi, İran’a da saldırısının asıl amacı, petro-dolar hâkimiyetinde gedik açılmasını engellemektir. Dolayısıyla ABD için İran’ın ne vekil güçleri ne isminde “İslam” kelimesinin bulunması ne de barışçıl amaçlı nükleer silah üretimi savaşı gerektirecek kadar önemlidir. ABD için önemli olan, İran’ın ihraç ettiği petrolünü doların dışında yuan ya da euro ile satmamasıdır.
Oysa İran, 2021’de Pekin ile 25 yıllık bir stratejik anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre İran petrolünün yüzde 95’inin yuan üzerinden satılması karar altına alınmıştır. Bu durum sadece İran’la sınırlı kalmamış, Körfez ülkeleri de benzer taahhütler altına girmişlerdir. Nitekim Suudi Arabistan’ın devlet enerji şirketi Aramco ile Çin’in enerji devi Sinopec arasında 2023’te imzalanan anlaşmayla petrol ticaretinin yüzde 65’inin dolar yerine yuan üzerinden yapılması kararlaştırılmıştır.
Aynı yıl Körfez’in en önemli doğalgaz üreticisi Katar, Petro-China ile bir LNG anlaşması imzalamıştır. Yine enerji ticaretinde ödemelerde dolar baypas edilmiştir. Körfez ülkeleri daha da ileri giderek Çin’le ortak zirve toplantıları da yapmışlardır. Bahreyn, BAE, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Umman’ın yer aldığı konsey, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) ve Çin ile birlikte ortak zirve düzenliyordu. Körfez ülkelerinin Çin’le bu anlamda ilişki geliştirmeleri, ABD’nin petro-dolar hâkimiyetine yönelik sarı alarmın kırmızıya dönmesine neden olmuştur. ABD yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi doğrultusunda Maduro’yu yatağından alarak ve İran’a da savaş açarak Çin’e yönelişi durdurmaya çalışmıştır. Aynı zamanda da Körfez ülkelerine Çin’le bu anlamda ilişkilere devam etmemeleri için mesaj verilmiştir.
Washington’ın Bağdat’tan Trablus’a, Caracas’tan Tahran’a uzanan müdahaleler zinciri, yalnızca petrol kaynaklarına erişim mücadelesi değil, ABD merkezli küresel finansal düzenin omurgasını oluşturan petro-dolar sistemini koruma stratejisi olarak okunuyor. ABD açısından kritik mesele, petrolün fiziksel kontrolünden çok, uluslararası ticarette hangi para birimi üzerinden fiyatlandığı ve el değiştirdiğidir.
Petro-dolar sisteminin zayıflaması, yalnızca bir para birimi değişimi anlamına gelmiyor; ABD’nin dış finansman mekanizmasının da ciddi biçimde sarsılması anlamına geliyor. Bu nedenle petro-dolar düzeni yalnızca ekonomik bir yapı değil, aynı zamanda jeopolitik güç ilişkilerini belirleyen bir çerçeve olarak öne çıkıyor. Enerji ihracatçısı ülkelerin dolar dışı alternatiflere yönelme girişimleri, bu yapıyı doğrudan hedef alıyor.[8]
İbrahim Anlaşmalarının da Gazze’de gerçekleştirilen katliamın da hatta Somaliland’ın Siyonist katiller tarafından tanınmasının da asıl amacı, bölgede Siyonistlerin ve ABD’nin petro-dolar hâkimiyetinin devam etmesidir. Dolayısıyla İran’a 28 Şubat’ta gerçekleştirilen saldırının amacı da sadece İran değildir. Çünkü İran’a yapılan saldırı, İran’la birlikte Körfez ülkelerinin Çin’le petro-dolar hâkimiyetini zedeleyecek ilişkilerin sona erdirilmesidir.
Bölge, uzun zamandan beri bu amaca yönelik olarak dizayn edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla Körfez hatta bölge ülkelerinin tamamı âdeta ABD’nin askeri kışlası hâline getirilmiştir. Üstelik bu ülkelerde kurulan ABD üsleri, emperyal menfaatleri kalıcılaştırmak için beşinci kol vazifesi görmesi hatta vurucu güç olarak kullanılması amaçlıdır. Dolayısıyla hiç kimse ya da hiçbir ülke, kendi topraklarında ABD üsleri var olmasına rağmen bağımsız olduğunu iddia edemez. Çünkü ABD bu üsler kanalıyla o ülkenin sadece güvenliğini değil, siyasetini, ekonomisini, askerî hatta istihbari gücünü de kontrol altında tutmaktadır. Bu nedenledir ki bu ülkelerin hiçbirinin, ABD menfaatlerine aykırı politika üretebilmeleri de mümkün değildir. Ağzı olan konuşur misali serbest alanda herkes konuşabilir, nitekim konuşuluyor da. Ama ABD’nin bölgesel ya da küresel menfaatlerine aykırı konuşmak, bu ülke yöneticileri için mümkün değildir.
Türkiye de bu ülkelerden biridir. Bilindiği gibi Türkiye, Gazze ateşkes antlaşmasında garantör, aynı zamanda Siyonist katil Netanyahu ile Trump’ın krallığındaki Barış Kuruluna üyedir. Ancak ateşkese rağmen her gün Gazzeli çocuklar ya açlıktan ya da Siyonist katillerin bombaları altında can vermektedirler. Hürmüz boğazının açılması için gösterilen gayret ne yazık ki Gazze’deki ateşkes antlaşmasının uygulanması ve bu antlaşmanın bir gereği olmasına rağmen Refah kapısı için gösterilmemektedir. Türkiye, sabah akşam Siyonist İsrail’e, sözde kalan eleştirilerini yapmaktadır. Ancak haklı olarak Siyonist katillere yüklenen Türkiye nedense Trump/ABD’ye Gazze ateşkesinin gereği yerine getirilmemesine rağmen, ciddi ses çıkarmamaktadır. Gücü yetmiyorsa -ki yetmeyebilir- en azından garantörlükten ve Barış Kurulundan çekilmesi gerekmiyor mu? Yoksa buna da mı gücü yetmiyor?
Sonuç olarak;
Gazze’de, Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de. Somali’de ve diğer ülkelerde akan her damla kanda, Amerikan üslerini bulunduranların hem vebali hem de katkısı olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye’de yapılan bir ankette halkın yüzde 98,1’i Türkiye’de ABD üslerine izin verilmemesini istemektedir. Halkın bu olumlu tepkisini, araştırmayı yapan Areda Survey ekibi şöyle yorumlamıştır: “Bu oran, araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biridir. Kamuoyunda yabancı askerî üsler meselesinin yalnızca savunma iş birliği çerçevesinde değil, daha çok egemenlik, bağımsızlık ve dış müdahale riski bağlamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu derece yüksek bir karşı çıkış, Türkiye’de Amerika’nın askerî varlığına yönelik toplumsal mesafenin çok güçlü olduğunu ve güvenlik meselelerinde ulusal egemenlik vurgusunun belirleyici bir yerde durduğunu göstermektedir.”[9]
ABD/Siyonist İsrail’in İran’a saldırısı, aynı zamanda bölgenin tamamına yapılan bir saldırı olarak değerlendirilmelidir. İran’ın, ABD’nin askerî kışlası hâline gelmiş Körfez ülkelerine saldırıları kimileri tarafından hoş karşılanmasa da doğru olan, bu ülkelerin ABD’nin ve Siyonist katillerin askerî üsleri hâline gelmemeleridir. Çünkü ABD bu üsler kanalıyla bölge egemenliğini devam ettirmekte ve istediği yere saldırı gerçekleştirmektedir. Buna ses çıkarmayan bu ülkeler, ABD ve Siyonist güçler kadar suçludurlar. Dolayısıyla ABD üslerini ülkelerinde bulunduran hiçbir ülke masum da değildir.
[1] OPEC 14 Eylül 1960 tarihinde kurulmuştur. Kurucu üyeler: İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela’dır. Mevcut üyeler ise Cezayir, Kongo, Ekvator Ginesi, Gabon, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela.
[2] Colin Powell, 5 Şubat 2003’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları geliştirdiğini ve Güvenlik Konseyine “Size sunduğumuz şey, sağlam istihbarata dayalı gerçekler ve sonuçlardır.” demişti. Powell, 2011’de Al-Jazeera’ye verdiği bir röportajda ise “Sonradan keşfettiğimiz gibi, istihbarat camiası tarafından doğrulanmış birçok kaynağın yanlış olduğunun ortaya çıktı, bu benim sicilime leke sürdü ama biliyorsunuz, bu lekeyi değiştirmek için yapabileceğim bir şey yok. Sadece elimden gelen en iyi analizi yaptığımı söyleyebilirim.” demek zorunda kalmıştı. Bu hatalı istihbarat, o dönemin savunma bakanı Donald Rumsfeld ve başkan yardımcısı Dick Cheney için çalışan siyasi atamalar tarafından üretilmişti. Bkz. https://www.aljazeera.com/news/2021/10/18/stain-on-powells-record-lies-to-the-un-about-iraqs-weapons
[3] https://www.yenisafak.com/ekonomi/abd-dolari-dunyaya-hakim-kilmak-istiyor-2729220
[4] https://www.yenisafak.com/yazarlar/sinem-koseoglu/kaddafiyi-bitiren-cilgin-proje-35630
[5] https://www.ntv.com.tr/turkiye/natonun-libyada-ne-isi-var,6VO1xU5PmkGhAGJtyRD3qA
[6] Venezuela, 303 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezerviyle dünyanın en büyük petrol zenginliğine sahip ülkesi. Venezuela, küresel petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 17’sine karşılık gelen 303 milyar varil ile dünya sıralamasında ilk sırada. İkinci sırada Suud, üçüncü sırada ise İran gelmektedir. Diğer ülkelerin petrol rezervi için bkz; https://medyascope.tv/2026/01/09/venezuela-petrolu-hakkinda-neler-biliyoruz-venezuela-da-ne-kadar-petrol-var/
[7] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/irak-libya-venezuela-ve-iran-abd-neden-petrol-zengini-ulkelere-saldiriyor-2489748
[8] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/irak-libya-venezuela-ve-iran-abd-neden-petrol-zengini-ulkelere-saldiriyor-2489748
[9] https://www.haber7.com/siyaset/haber/3618290-tek-bir-goruste-birlestiler-turkiyede-halkin-yuzde-981i-bir-soruya-ayni-yaniti-verdi

Follow