20. Asrın Cahiliyesi
Arşiv Genel Yazarlar

20. Asrın Cahiliyesi

Cahiliye, yalnızca tarihsel bir dönem veya coğrafyayla sınırlı olmayan bir olgudur. Tarihsel süreç içerisinde farklı biçimlerde tezahür edebilmekte; bir dönem, toplumsal yapının belirli yönlerini ifade ederken, bir başka dönem farklı biçimsel özellikler taşıyabilir.

Bu bağlamda, dünkü cahiliyenin muhtevası ile bugünkü cahiliyenin muhtevası arasında bazı farklılıklar söz konusu olabilir. Ancak, her iki durumda da temel prensipler aynı kalır: İnsanın hayatında var olan sapkınlıklar, toplumsal ve bireysel düzeyde yaşanan eksiklikler ve inkâr türleri, sadece yüzeysel bir değişiklikten ibarettir. Yani, her ne kadar ortam ve koşullar değişse de cahiliyenin temel özü benzerlik arz eder. Bu durum, cahiliyenin yalnızca bir sistem olarak değil, aynı zamanda varlıksal bir boyutta ele alınması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Yani, cahiliye; sosyal, kültürel, ahlaki ve ontolojik boyutlarıyla değerlendirildiğinde, biçimsel farklılıkların ötesinde evrensel bir yapıyı işaret eder. Soyut olarak kendini gösterebildiği gibi somut olarak da ortaya çıkabilir.

Bu çerçevede, peygamberlerin getirdiği mesajların temelinde, cahiliyenin tüm biçimlerine karşı duran ve “la ilahe illallah” ifadesiyle özetlenen, yalnızca Allah’a yönelişi vurgulayan bir iman-küfür mücadelesi yatar. Bu yaklaşım, peygamberlerin mücadelesinde ortak bir payda olarak karşımıza çıkar; çünkü her dönemin cahiliyesine karşı verilen mücadele de hedef, bireylerin ve toplumların yalnızca Yüce Allah’a kulluk etmeye yönlendirilmesidir.

Bu telakki ile diyebiliriz ki, İslam ahkamının hâkim olmadığı, yerin, göğün ve ikisi arasındakilerin rabbi olan Allah’ın -haşa- yalnızca göğe hükmetmekle sınırlandırıldığı her toprak parçası cahiliye karanlığı demektir.

Bir toplumda bazı hayırlar ve güzellikler olsa bile, eğer o toplumun temel kaygısı Allah’ın rızası değilse, vahyin aydınlığından yoksun bir şekilde yaşamaya devam ediyorsa, o toplum cahiliye toplumudur.

Yalnızca bireysel ibadetlerle değil, toplumsal yapısında da İslam’ın emir ve yasakları esas alınmalıdır. Gündeminde Allah olmayanlar, inandığı dinin gerektirdiklerini yerine getirmeyenler, emir ve nehiyden bir haber olanlar, İslam için mücadele etmeyenler, cahiliye toplumudur. En bariz şekliyle diyebiliriz ki Allah’ın hükümlerinin olmadığı topraklar cahiliyenin hakimiyeti altındaki topraklardır:

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (el-Maide 44).

Bu, sadece bir devlete, yönetime veya kanunlara hasredilemez; bireysel ve toplumsal hayatın tüm alanlarını kapsayan bir iman ilkesidir. Bir duruşu bir teslimiyeti gerektirir. İnsan, yalnızca yiyip içmek, çalışıp uyumak için yaratılmış bir varlık değildir:

“Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minun 115) ayeti, insanın gayesiz yaşayamayacağını açıkça ortaya koyar. İmanı olmayan, vela ve bera bilincinden yoksun bir kimlik, cahiliye bataklığında kaybolmuş bir kimsedir.

Cahiliye, bir karanlıktır. İslam ise insanı bu karanlıktan çıkaran nurdur. İnsanlık, bu karanlığa karşı bireysel ve toplumsal olarak İslam’ın sunduğu kurtuluş reçetesine sarılmalıdır.

İslam, yalnızca bir inanç değil, hayatın tüm alanlarını kapsayan bir nizamdır. Dolayısıyla bu nuru tadan toplumların, bu hakikat üzere şekillenmesi gerekmektedir. Nasıl ki varlığımızı belirten bir kimlik kartına sahipsek, bir Müslüman olarak da asli kimliğimizi yani İslami kimliğimizi aşikâr etmeliyiz.

İslam, kulluğun yalnızca Allah’a hasredilmesidir. İslâm, insanın yaratılışındaki en temel eksikliği, yani “benlik” ve “dünyevi zevk” arayışını aşarak, yalnızca Allah’a yönelmeye götürür. Bu yöneliş, cahiliyeyi ortadan kaldırmayı amaçlar.

Günümüz Modern Cahiliye

Günümüz modern cahiliyesi, sadece hüküm noktasında bir şirk-küfür düzeniyle değil, insanların Allah’ı unutup seküler, demokrat, materyalist, hedonist, hümanist vs. gibi yaşam tarzlarını benimsemesiyle de kendini gösterebilir. Dün, daha çok somut olarak vuku bulurken bugün daha çok soyut olarak karşımıza çıkmaktadır.

Modern cahiliye, Allah’ı ve ahireti unutup sadece dünya hayatına odaklanmak, bireyciliği yüceltmek ve insanı merkezden uzaklaştırmak şeklinde tezahür etmektedir.

Modern cahiliye, bilgi ve teknolojinin ilerlemesine rağmen hakikatten uzaklaşma, manevi değerlerin terk edilmesi ve ahlaki dejenerasyon gibi unsurlarla insanları saptırıyor.

Tekâmül yaklaşımını merkeze alarak evrimi zorunlu bir gerçeklik gibi dayatan ve en şerefli varlık olan insanın yaratılışına dair tüm bilimsel tespitlerini bu temelsiz safsatalar üzerine inşa eden, öte yandan, insanın ruhsal ve psikolojik yapısını; fıtratını ve onun çift kutuplu yaratılışını göz ardı ederek, tamamıyla Freud’un ahlaksız, mesnetsiz, eksik ve birbiriyle çelişen tahayyüllerine dayandıran, varlığını külliyen inkâra sürükleyen cahiliye zihniyeti, insanlığa ne bir değer sunabilir ne de onu hakiki bir tatmine ulaştırabilir.

Zira insan, sadece biyolojik bir varlık değil; aklı, ruhu ve fıtratıyla yüce bir yaratılışa sahiptir. Onu köksüz, gayesiz ve anlamsız bir varlık gibi görmek, hakikati perdelemekten başka bir şey değildir. Oysa insanın şeref ve hakikati, fıtratına uygun olan rabbani hikmette saklıdır. Çünkü insan, yalnızca maddi bir varlık değil, ruhu ve aklıyla derin bir anlam taşıyan kerim bir varlıktır.

İnsan, yalnızca maddi varlık olarak algılanmakta; ruh ve ahlak göz ardı edilmektedir. Din, toplumdan soyutlanarak sadece bireysel bir mesele haline getirilmek istenmektedir. Hazzın yüceltilmesi, insanı kontrolsüz bir şekilde arzularının peşinde koşan bir varlık hâline getirmiştir. Nesilleri inşa eden en önemli yapı olan aile, yozlaşmaya uğramakta; boşanmalar artmakta, ebeveyn çocuk ilişkileri zayıflamaktadır.

Ne yazık ki biz günümüz Müslümanlarının cahiliye toplumuna benzer hale gelmesi, İslam’ın temel ilkelerinden uzaklaşmasının bir sonucudur:

“Şüphesiz ki Allah, bir kavmi onlar kendilerini düzeltmedikçe değiştirmez.” (er-Rad, 11)

Bu ayet, Müslüman toplumların yeniden dirilişinin, bireysel ve toplumsal ıslah ile mümkün olacağını göstermektedir.

İslam’ın sunduğu rabbani öğretilerden uzaklaşan birey ve toplumlar, modern cahiliyenin girdabında kaybolmaktadır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu, yeniden Kur’an ve sünnete sarılmak, İslam’ı hayatın her alanına hâkim kılmaktır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Size iki şey bırakıyorum; onlara sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.” (el-Muvatta, Kader, 3).

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah, inananların velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (El-Bakara, 257).

GRUBA KATIL