Varoluş Bilinci
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Varoluş Bilinci

Yeryüzündeki her varlığın alâkalı olduğu bir alan vardır. Her canlı bir amaca yönelik dünyada bulunur. Kuş uçmaya, balık yüzmeye programlanmıştır. Yüce yaratıcının belirlediği çizgiler içerisinde kalarak hayatlarını sürdürürler. İnsan bunun dışındadır. Fiziki şartlar ve biyolojik özellikler olarak mesela oksijensiz ve susuz yaşayamayacağı gibi, ızdırari bir sınırlanma içinde olsa da insan tüm davranışlarında ve tercihlerinde özgürdür. İnsan irade ve ihtiyar/seçme yetenekleriyle dünyada bulunmaktadır. Yeryüzünde sınavda olan insana doğru ve yanlış bildirilerek seçmekte özgür bırakılmıştır. Bundan dolayı diğer varlıkların aksine insan ilgi/ilişki/alakalarını iradesiyle gerçekleştirir. Bilip, tanıdığı, öğrendiği, yakınlık duyduğu, sevdiği ve ülfet hissettiği şeylere yönelir. Aklını vahyin nuruyla aydınlatan her mümin tercihlerini haktan ve hakikatten yana yapar.

 

Kulluğunun bilincinde olan insan, içinde bulunduğu kâinattaki şeylere bigâne kalmadan varoluşunun sırlarını, nedenlerini sorgular. Yeryüzünde niçin bulunduğunu tefekkür eder. İnsan olarak kendisinin farkında olarak, durduğu yeri bilerek yaşar. Aklını nefis ve şeytan işgalinden koruyarak, sahih/doğru bir biçimde düşüncenin izini sürer. Allah’ın(c.c) “Akletmiyor musunuz? Düşünmüyor musunuz?” ikazlarına kulak vererek hakikat yolunda kalmak için çalışır. Konuşan ve akleden bir varlık olarak insana da düşünmek yakışır. “Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve belirli bir süre için yarattığını düşünmezler mi?”(Rum-8), “Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?”(Kamer-17), “ De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size Allah’tan başka hangi tanrı geri verebilir! Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hala yüz çeviriyorlar!” (Enam-46)

 

Rabbimiz, bize içinde bulunduğumuz dünyada bizi hakikate ulaştıracak imkanları vermiştir. Kendimizden çevremize, çevremizden evrene gözlemlerde bulunarak Rabbimizi tanımayı ve O’nun huzurunda duracağımız noktayı göstermiş ve öğretmiştir. “Varlığımızın belgelerini, onlara hem dış dünyada/ufuklarda/afakta ve hem de kendi içlerinde/enfüste göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet-53). Afak ve enfüs arasındaki salınım insanı hakikat çizgisine ulaştırır. Kendisinin farkında olarak dış dünyayı inceleyen insan, Rabbine karşı haddini bilerek adım atar. “Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu/Nefsini bilen rabbini tanır.” Sözünde de ifade edildiği gibi, Allah’a yönelmenin Hakk’a doğru yürümenin esası nefsi bilmektir. Allah’a iman ve emirlerine itaat insanın kimlik ve kişiliğiyle yakından ilgilidir. Ancak yaratılış gerçeklerini anlayan, özünün farkında olan kişi, Allah ile kurulacak ilişkiyi vahiy hakikatine göre kurabilir.

genç

İnsanın kendisini bilmesi, tanıması, tarif etmesi, konumunu bilmesi, haddini bilmesi neye inandığıyla ilgilidir. İnsanın nerede, hangi durakta durduğu onun bağlılıklarını gösterir. Evet, en zor şey insanın kendisini tanımasıdır. Kitabı Kerim’i ve kâinat kitabının sayfalarını hakkıyla okuyan insan kendi varlığına kayıtsız kalamaz. İnsanı insan yapan ruhtur. Ama insanlar bunu unutarak, ruhun Rabbin emrine olan ihtiyacını, iştiyakını göz ardı ederler. Bu insanlar; dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük ırmakları, engin okyanusları, çağlayan şelaleleri, tarihi eserleri, gizemli yerleri görmek için seyahat ederler. Fakat en büyük mucize olan kendi varlıklarını görmeden bu dünyadan göçüp giderler. Gezip, görmek elbette gerekli, Rabbimizin ayetlerini/yaratılış kudretini anlamak için çok önemli. Gezerken bakmak ile görmek arasındaki nüansı kaçırmamak gerekiyor. Seyahatler ibretle bakmayı öğretmiyorsa, faydasızdır. Aslolan gözün değil gönlün görmesidir. Gönül göze tabidir. Görmek algılamayı tetikler ve düşünmeyi başlatır. Beyin hangi kelime ve kavramları algılıyorsa düşünce ona göre oluşur. Beyin inanır, beden yaşar. Hangi kelime ve kavramları seçerse insan, hayatı da ona göre şekillenir. Kalbi fonksiyonları zedelenen insanın gönül aynasına yansıyacak görüntülerde kırılmaların olması muhtemeldir.

İnsanın Rabbiyle kurduğu kulluk ilişkisi onun hayatının tüm yönlerini de etkiler. Dünyadaki saygınlığı ve şahsiyet sahibi olması ve varoluş mücadelesindeki çabasına kadar her durumu etkiler. İnsanın tüm ilişkileri Rabbiyle olan ilişkisine bağlıdır. Müslüman’ın Rabbiyle kurduğu ilişki onun varoluş biçimini gösterir. İslam’ın temel ilkelerine sadık kalarak İslam ile doğrudan bir ilişki kurulduğunda Müslümanlar izzetli olur. İslam medeniyet kaynağının bereketli ve üretken yapısını yaşatırlar. İslam’ın temel prensiplerine ters düşenler ise onun hayat veren canlılığından mahrum kalır. Hakikat bilincini kaybederek yozlaşmayı yaşarlar. İslam’la taban tabana zıt kültür ve anlayışlarla aynı toplumda iç içe yaşayan Müslümanlar sosyal ilişki içerisinde oldukları ideoloji ve yaşam biçimlerine karşı uyanık olmak zorundadırlar. Medeniyet göstergelerini korumak zorundadır. İslam’ın ruhunu koruyarak çağa/zamana bu ruhu vermelidir. İslam’ın özünden, öz kaynaklarından, Kur’an ve Sünnetten kopmak insanı felaketlere sürükler. Dinin temel kaynaklarından uzaklaşan kişinin görmesi ve duyması bozulur. Duyguların ve düşünme biçimlerinin yozlaşmasına sebep olur. Böylece ilke ve değerlere yabancılaşma ortaya çıkar.

 

Fıtrat üzere varlığını sürdüren kalbin Rabbiyle kurduğu ilişki onu hakikate doğru yönlendirecektir. Rabbe kul olan kalp kurtuluşa erişecektir. İnsanın Allah ile kurduğu ilişki biçimi insanlarla kurduğu ilişkileri de belirler. Kulluktaki samimiyeti, insani özelliklerini kuvvetlendirir. Beşinci Raşit Halife kabul edilen Ömer b. Abdulaziz, hilafeti dönemindeki başarılı yönetimin ki onun döneminde beytülmal doluydu, bolluk ve bereket vardı hatta tahıl ambarları çok kaliteli buğdayla doluydu. Halk arasında huzur ve emniyet hüküm sürüyordu. Bu başarı seviyesini nasıl yakaladığını soranlara “Ben Rabbimle aramı düzelttim. Rabbim de kullarıyla aramı düzeltti.” diye cevap veriyordu. İnsan rızaya uygun olan davranışlarda bulunarak tevekkül ve teslimiyetle Allah’a itaat ederse, Allah onun vekili olur. “İyi davranışlar içinde kendini bütünüyle Allah’a veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten bütün işlerin sonu Allah’a varır.”(Lokman-22)

 

Dünya yolculuğunu hakikat üzere sürdürmek, “hakkal yakîn” bir duruşa ulaşmak için “aynel yakîn” bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Müslüman’ca var olamıyorsa, inandığı gibi yasayamıyorsa insan zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Fazilet prensiplerinden vazgeçmek, Rabbin katında değer kaybetmek demektir.

Toplumumuzda kul ve Allah ilişkilerinde büyük kırılmalar var. Bu düzeltilmelidir ki, toplum rahat nefes almaya başlasın. Fıtrat köklerine sahip çıkmalıyız. Fıtrat bozulursa her şey yanlış seyreder. Yanlış başlarsa insan yanlış devam eder. Bu yanlışa bir son vermeliyiz. Varoluşumuzu Allah adına sürdürmeliyiz. Bilgiyi sadece Kur’an ve Sünnet perspektifinden bakarak almalıyız. Dünyaya öz kaynaklarımızın, kendi medeniyetimizin çerçevesinden bakmalıyız. Çevremize kendi bakış açımızla bakamıyorsak büyük bir sorunun içine kayıyoruz demektir. İnsanlık adına sıkıntılı ve zor bir durum ortaya çıkar. Bu noktada kaybetme başlar. İslami fikrin özgünlüğü yitirilince de hayatta zihni körleşme yer ediniyor. Böylece Müslüman, varlığına kaynaklık edecek medeniyet kaynaklarından mahrum kalır. Laik ve seküler algının egemen olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Demokrasi, liberalizm, feminizm, kapitalizm, sosyalizm adı ne olursa olsun tüm beşeri ideolojilere karşı tavrımızı açık ve net olarak belirtmek zorundayız. Öz kelime ve kavramlarımızı koruyarak yaşam felsefemizi kurmalıyız. Pragmatist/faydacı yaklaşımlarla yaşamdaki sünnetullah çizgisinden sapamaz, hiçbir mümin. Hayatın her anında, her ortamda, her vakıada mutlaka Rabbimizin müdahil olduğu asla unutulmamalıdır. Biz sonuçları belirlemekle mükellef değiliz. Bize düşen, Allah’ın emirlerini emre uygun biçimde dosdoğru yerine getirmektir. “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.”(Hud-112)

 

Rabbimize yönelişimiz, İslam’la kurduğumuz bağın samimiyeti ve doğrudan/direkt sahih kaynaklara yaslanması Müslüman’ca var oluş mücadelesini kuvvetlendirir. Varoluş amacımız neyse yaşam aynasına da onun iz düşümleri düşer. Temiz ve nezih davranışlar, temiz ve nezih sosyal toplumun oluşmasını sağlar. İslam medeniyetinden samimiyetle beslenirsek, İslami ilkeler yeryüzünde bir yer edinir. Müslümanlar dünyaya umut ışığı olur. Günümüzdeki sosyal dejenerasyonun temel nedeni Müslümanların İslam ile bağlarını direkt asli kaynaklardan yola çıkarak kuramamalarından ileri gelmektedir. İslam’ı ana kaynaklarına yönelerek öğrenmek ve yaşamak gelecek imkânları sunar. Zamana İslam’ın ruhunu kazandırır. Bu topraklarda Müslüman’ca yaşam örnekleri egemen olur. İslam, selam ve selamet kaynağı olarak insanlığa kurtuluş müjdeleri sunar.

 

Müslümanlar İslam Medeniyetinin özgün kavramlarını teoriden pratiğe geçirerek yaşam alanında görünür kılmalıdır. Öz kültürümüzün irfan kavram ve kelimelerini kullanarak hakikate doğru ilerleriz. İslam medeniyet pınarından akan hikmet damlaları insanı hakikat deryasına doğru taşır. Allah’ı dost edinen, Rabbiyle ilişkilerini kuvvetlendirenlerin İslam dışındaki her şeyin işgalinden kurtulmak zorundadır. Bunun yolu da batılı ve batıl kavramları reddederek, medeniyetimizin özgün kelime ve kavramlarını direkt olarak fonksiyonelleştirmekten geçer. Cemil Meriç bu duruma dikkat çekerek şöyle diyor: “Hristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne! Bu maskeli haydutları hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp, anlatmak her namuslu yazarın vicdan borcudur.”

 

Global sekülerizmin, emperyalist kapitalizmin, liberalizmin, demokrasinin yalanlarından kurtularak, zihinlerdeki ve duygulardaki duvarları yıkarak, İslam düşüncesini aracısız, dolaysız, temiz bir zihinle, zinde bir algıyla anlamalıyız ki İslam’ın nuru bizi aydınlatsın. İslam’ın evrensel mesajı tüm mazlumlar için umut meşalelerini tutuştursun. Müslüman’ca varoluş çabamız sürsün.

 

“Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin ise dostları tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır.”(Bakara-257)

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Nisan-2014 Sayısında Yayınlanmıştır.

 

GRUBA KATIL