ŞURA VE DEMOKRASİ
Arşiv Duyurular Genel Gündem Yazarlar

ŞURA VE DEMOKRASİ

Şura konusu, Müslümanlar arasında neredeyse dört Halife döneminin sonlarından itibaren tartışılmaya başlanan bir konudur. Tartışma, sadece karar alma şekli yani Şura’da çoğunluğun mu, yoksa Şura sorumlusunun görüşü mü bağlayıcı olduğu çerçevesinde gerçekleşmemiştir. Hatta bazı dönemlerde istişare/şura, bütünüyle gündemden çıkarılmış ve adeta unutulmaya terk edilmiştir. Ne yazık ki bu tartışmalar, bugün de benzer şekillerde devam etmektedir. Ayrıca Şura’nın uygulanması, kimlerden oluşacağı, Şura’yı meydana getirenlerden ne gibi şartların/özelliklerin aranacağı da tartışılan konuların arasında olmuştur. Ama ne yazık ki İslam’ın bütünüyle toplumsal hayattan uzaklaştırıldığı, bireysel hayatta da görünürlüğüne bile tahammül edilmediği 1923’ten sonra ise tamamen gündemden çıkarılmıştır. Bu durum, uzun bir süre de devam etmiştir. Ancak 1950’li yıllardan sonra, bütün baskı, dayatma ve yasaklamalara rağmen halkın geleneksel de olsa İslam’la bağlara koparılamayınca, İslam’dan yararlanmak için içi boşaltılmış bazı İslam kavramlar yeniden gündeme getirilmeye başlanmıştır. Amaç, bu kavramlar vesilesiyle küstürülen, dışlanan Müslümanları, sisteme dayanak/payanda yapmaktı. Allah adının anılmasının yasak olduğu, ezanın ve ibadetin Türkçe yapılma zorunluluğunun getirildiği bir dönemden Kur’an Kurslarının açıldığı, ezanın yeniden Arapça okunmasının serbest bırakıldığı bir döneme geçilmesi halkın rejime olan tepkisini yumuşatmıştır. Oysa İslam ve Müslümanlar açısından değişen bir şey yoktu! Çünkü yeni iktidar -Demokrat Parti (DP)- döneminde de İslam’a talip olmak irticai faaliyetti ve asla müsaade edilmemekteydi. Zaten bu nedenle TCK’nin 163’üncü maddesi daha da ağırlaştırılmış ve 5816 sayılı M. Kemal’i Korumu Kanunu çıkarılmıştı. Böylece Kemalizm şekil değiştirerek ve güçlenerek bütün korkunçluğuyla halk nezdinde yeniden neşv ü nema bulmuştur. Çünkü ‘M. Kemal’i sevmek ibadettir’ diyen Celal Bayar, C. Başkanı; CHP Milletvekili Adnan Menderes[1] ise Başbakan olmuştu.

Bu tartışmalara, son yıllarda bir de Şura-Demokrasi ya da daha genel anlamıyla İslam ve demokrasinin ayniliği ya da benzerliği tartışması eklenmiş; İslam’ın demokrasiyi reddetmediği kabullen(dir)ilmeye çalışılmıştır. İşin ilginç yanı, bu tartışmayı gündeme getirenlerin, düne kadar demokrasiyi küfür görüp reddedenlerin olmasıdır.

Elbette bu kabullenilme, akşamdan sabaha gerçekleşmiş bir kabullenme değildi. Süreç içerisinde, bazen baskılarla/darbelerle bazen de dünyevi menfaatlerle[2] bu kabulleniş sağlanmıştır. Ancak buna rağmen bu durum, başlangıçta kısık sesle kapalı kapılar arkasında gündeme getirilmiş, ancak 1970’li yılların başından itibaren değişik isimler altında da olsa yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılmayı çalışılmıştır. Önceleri ve halen suya sabuna dokunmayan, devlet ve yönetim talebi olmayan ılımlı/layt İslam ve daha sonraları İslam’la demokratik uygulamaların aynı/benzer olduğu, İslam’ın, demokrasiyi gerektirdiği ya da demokrasinin gelişmiş şeklinin İslam olduğu[3] yoğun olarak gündeme getirilmeye başlanmıştır. Tek Parti döneminde baskıyla, zindanlarla, idamlarla yok edilmek istenen İslam, bu tartışmalarla, bireysel ve toplumsal hayatla bağları bütünüyle koparılmış yeni bir din anlayışı ile yok edilmek istenmiştir. Oysa konuşulan, gündeme getirilen, demokrasi ile benzer olduğu söylenen bu dinin, Allah’ın bize gönderdiği İslam’la isim benzerliğinin dışında hiçbir benzerliği yoktu. Ama kitlelere, oluşturulan bu yanlış ve uydurulan din algısıyla içinde yaşanılan gayri İslami sistem benimsetilmeye çalışılıyordu. Bu amaçla dernekler, partiler kurulmuş, kontrolden çıkma temayülü gösteren kesimler, bazen 163’üncü madde[4] -daha sonra da 312’nci madde- ile bazen de darbelerle susturulmaya çalışılmaktaydı.

Bu tür tartışmalar, genellikle seçimlerin yakın olduğu ya da Müslümanlara baskının yoğun olduğu dönemlerde demokrasiyi sığınılacak güvenli liman olarak görenler tarafından gündeme getirilmiştir. Bir zamanlar, diyanetten de sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın,[5] Abant Konsili toplantısından sonra kendisiyle yapılan bir röportajda demokrasiyi görünürde kabul edenlere “demokrasi münafığı” demişti. İslami literatürde münafığı biliyoruz ama demokrasi münafığını da bu vesileyle öğrenmiş olduk.

Gerçekten nevzuhur “demokrat Müslümanların(!)” söylediği ve iddia ettiği gibi İslam’la demokrasi bağdaşıyor mu? İslam’ın temel ilkelerinden olan ‘Şura’ zaten demokrasi demek miydi? Bu ve benzeri konular, özellikle de son yıllarda çokça tartışılmaya başlanmıştır. İşin ilginç yanı ise bunu tartışan ve kabul ederek başkalarının da demokrat olmaları için çaba sarf edenlerin çok kısa bir süre öncesine kadar demokrasiye küfür diyenlerin olmasıdır. Oysa düne kadar bunların çoğu hatta tamamına yakını demokrasi ayrı, İslam ayrı ve birbirine benzemez iki ayrı dindir; İslam hak, demokrasi ise batıl dindir, demekteydi. Doğru olan da buydu, çünkü İslam esasları itibariyle asla değişmeyen ve sadece hak olan dindir; dolayısıyla demokrasi dâhil hiçbir beşerî ideoloji/dinle bağdaşması, uzlaşı içerisinde yan yana, birlikte bulunması asla mümkün değildir.

İslam’ın Temel İki Kaynağı

         Bilindiği gibi İslam’ın iki temel kaynağı bulunmaktadır; bu kaynaklardan birisi Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğer ise Resulullah’ın Sünneti’dir. Bu iki kaynak da –esasları yönünden- Müslümanlar nezdinde, kıyamete kadar zamanın ya da konjonktürün değişmesiyle herhangi bir değişikliğe uğramadan geçerliliğini koruyarak devam ettirecektir.

         İslam, beşerî aklın hikmetini bilemeyeceği ibadetle ilgili/taabbudi konularda kesin ve detaylı hükümler koymuş, buna mukabil insanın aklıyla idrak edebileceği dünyevi konularda genel prensipler sunmakla yetinmiştir. Böylece insanlar, zaman ve zemine göre karşılaştıkları problemlerini rahatça çözsünler, maslahat ve menfaatlerini gerçekleştirecek şekilde davranabilsinler. Zaten ‘Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık’[6] diyen Rabbimiz, ihtilaf esnasında nereye ve kime başvuracağımızı da[7] bize açıkça bildirmiştir.

         Şayet problemlerin çözümü için bu iki kaynakta ya da birisinde hüküm varsa, hoşa gitse de gitmese de bu hükme tabi olunacaktır.[8] Eğer bu iki kaynakta da karşılaşılan problemlerin çözümü için bir hüküm yoksa o zaman, bu problem Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun olarak istişare yöntemiyle ya da içtihadla çözülmeye çalışılacaktır. İslam, istişarede, tek kişinin görüşüne boyun eğmek yerine, yetkili/ehil kişilerin görüşlerini dinlemeyi ve bu görüşlerin içinde en isabetli olanını seçmeyi emretmektedir.

         Bu nedenle Şura, İslami yönetimde başvurulan önemli prensiplerden birisidir. Bu, hem Allah’ın emri hem de Hz. Peygamberin hiç vazgeçmediği uygulamasıdır. Bu nedenle, şura/istişare, Müslüman yöneticilerin de asla vazgeçmemeleri gereken temel ilkelerdendir. Ama ne yazık ki ilk dönemlerin sonlarından itibaren bu ilkenin uygulanmasında sıkıntılar yaşanmış ve zaman zaman da terk edilmeye başlanmıştır. Oysa Hz. Peygamber’in istişare etme yükümlülüğü olmamasına rağmen, ‘örneklik’ teşkil etmesi açısından her aşamada istişarelerde bulunmuştur.[9] Ebu Hureyre’nin (ra), “Ben Resulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla istişare eden hiçbir kimse görmedim”[10] demesi de Hz. Peygamberin bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Oysa Peygamber’e vahiy gelmekte, vahiy gerekli yönlendirmeleri yapmakta ve çözüm yollarını göstermekte idi. Ama buna rağmen Rabbimiz, sahabe ile istişarede bulunmasını -gelecek nesillere örneklik teşkil etmesi açısında- emretmiştir.[11] Bu emrin aksine yani “istişare yapmaksızın işleri yürütmeye çalışmak, sadece cahillik değil, Allah’ın nizamına karşı gelmektir de!”[12] denilmiştir. Çünkü ancak istişare ile işlerin güzel neticelere varması, siyasi, hukuki, içtimai, askerî vs. bütün alanlarda problemlerin çözülmesi mümkün olacaktır. Kişi ne kadar akıllı, zeki ve tecrübeli bulunursa bulunsun, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerîm’inde işaret ettiği ve faillerini övdüğü müşavere esasına uygun hareket etmedikçe, faydalı sonuçlara ulaşması ve problemlerini güzel bir şekilde çözümlemesi pek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber (as), akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli iken Allah, ona bile müşavereyi/istişare etmeyi emretmiştir.

         Allah’u Teâlâ tarafından istişarenin emredilmiş olması konunun önem ve ehemmiyetini de göstermektedir. Bu, istişare yapılınca hiç hata olmayacaktır anlamına gelmez. Hata olur ama az olur. Çünkü hatasızlık, sadece Allah’a mahsustur. Meselelerin çözümünde ancak birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nispeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu surette, sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk müşterek bir hale gelmiş olur.

            Şura Nedir?

Şura, İslam’da önemli kavramlardan birisidir: ‘Müşavere, meşvere, meşvûre, meşûre, istişare aynı kökten türemiştir. Şûra, Arapça ‘şe-ve-re’ kökünden türemiş, çok yönlü anlamları olan bir kelimedir. Fiil kalıplarının değişimi ile beraber: Bineği satışa sunma, gücünü denemek için koşturma, sınama, balı petekten çıkarma,[13] bir konuda başkasının görüşünü alma vb. anlamları alır. Kullanıldığı siyasi literatürde ise herhangi bir meselede muhtelif görüş ve bakış açılarının ehline sunularak, sonuçlardan en verimli ve uygununu elde etmeye çalışma anlamında kullanılmaktadır.[14]

Şura, “hakkında nas bulunmayan bir mesele hususunda bilgili, tecrübeli ve dürüst insanlarla fikir teatisinde bulunmak ve bu yolla en isabetli görüşü ortaya çıkarmak” anlamına gelmektedir. Bu şuranın nasıl ve kimlerle yapılacağına dair Kur’an’da net·bir açıklama yoktur. Bunun tafsilatını Hz. Muhammed’in (as) ve ashabın tatbikatlarından öğreniyoruz.[15]

İstişare, hakkında nass olmayan konularda ya da nass varsa o nassın nasıl uygulanacağı ile ilgili olarak yapılabilir. Hakkında nass olan konularda asla istişare yapılamaz. Danışıp işaret ve görüş almak anlamına gelen müşavere, şivâr, meşvûre, meşvere(t), meşûre, istişare hepsi aynı kökten türemiş kelimelerdir. Toplanıp meşveret eden, istişare eden cemaate de -yukarıda da belirtildiği gibi- şura denir.[16]

Şura ile ilgili birbirine yakın farklı tanımlar da yapılmıştır: Şura kelimesi, belli bir konuda fikir teatisi, bu fikrin doğru olup olmadığının araştırılması, iyi ve kötülüğünün tespiti için başkasının düşüncesini öğrenmek anlamına gelir.[17]

Bir başka anlatımla şura ve meşveret; idareci mevkiinde bulunan sorumlu kimselerin meseleler hakkında karar vermeden önce o hususta lehte ve aleyhte ne gibi görüşler olduğunu tespit etmeleri, meşverete ehil olan kimselerin görüşlerini öğrenmeleri demektir.[18]

Merhum Şehid Abdülkadir Udeh ise şura ile ilgili şöyle demektedir; “Şura, imandan olduğuna göre, şura’yı terk eden bir toplumun da imanı kemal bulmaz. Sağlıklı bir şura uygulaması olmayan bir toplumun üyeleri tam anlamıyla Müslüman olamazlar.”[19]

İstişare ile içtihadın sahası aynıdır. İkisinin de konusunu, Kur’an ve Sünnetin açıkça beyan etmediği konular teşkil etmektedir.

İbn Teymiyye, “İdareciler istişareden muaf olamazlar. Çünkü Allah, onu peygamberine emretmiştir” demektedir.[20]

Şura’nın/İstişarenin Önemi

         Kur’an-ı Kerim’de, şura ayetini taşıyan surenin ismi de “Şura”dır. Bu surede geçen ayet şöyledir: “Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler.”[21] Müfessirlerin cumhuru, bu âyet-i kerimenin Mekke’de inzal buyurulduğunu belirtmişlerdir. Dolayısıyla İslâmî bir devletin; henüz gündemde olmadığı hatta Müslümanların sayı ve güç olarak imkânsızlıklar içinde bulunduğu bir zaman ki bunların işleri aralarında müşâvere iledir, denilerek mü’minler övülmüştür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (sav): “Biliniz ki Allah ve Rasûlü müşâvereden muhakkak mustağnîdirler. Fakat Allahû Teâlâ, müşâvereyi benim ümmetime bir rahmet kıldı. Mü’minlerden her kim istişâre ederse doğrudan mahrum olmaz. Her kim müşâvereyi terk ederse hatadan kurtulamaz”[22] buyurmuştur.

Mü’minler, herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; önce o mesele ile ilgili kat’i nass bulunup bulunmadığını araştırmak mecburiyetindedirler. Eğer kat’i nass mevcut ise işittik ve itaat ettik demeleri farzdır. Eğer kat’i nass mevcut değil ise ilim ve takva sahibi kardeşleriyle müşâvere etmeleri gerekir. Zira Hz. Said b. Müseyyeb’den (ra) rivâyet edildiğine göre; Hz. Ali’nin (ra), “Kat’i nass bulunmayan meselelerde nasıl hareket edeceklerine” dair suali üzerine Resûl-i Ekrem’in (sav): “Mü’minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp istişare ediniz. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyiniz”[23] buyurduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla hakkında kat’i nass bulunmayan meselelerde; ilim, ihtisas ve takva sahibi mü’minlerle müşavere etmek ve şûrâ yoluyla meseleleri çözmek bir vecibedir.

Mevdudi, bu ayetin tefsirinde İslâm’ın istişareye niçin önem verdiğini şöyle değinmektedir:

  1. a) Şayet bir mesele, iki ya da ikiden fazla kimseyi ilgilendiriyorsa ve buna rağmen söz konusu mesele hakkında bir kişi karar verirse, diğerlerine haksızlık etmiş olur. Dolayısıyla ortak yapılan bu işte hiç kimsenin kendi keyfine göre karar vermeye hakkı yoktur.
  2. b) Şayet bir kimse, ortak çalışmalarda sorunu kendi başına göre halletmeye çalışıyorsa, bilinmelidir ki onun böyle davranmasının ardındaki neden ya kendi çıkarlarıdır ya da o şahıs kendisini herkesten üstün görerek başkalarını aşağılamaktadır. Oysa ahlâk bakımından bu iki neden de kötüdür ve bir mü’min bu iki çirkin özellikten beridir.
  3. c) Bir iş, şayet başkalarının hak ve çıkarları ile ilgili ise o iş hakkında karar vermek çok büyük bir sorumluluğu müdrik olmayı gerektirir. Kalbinde Allah korkusu olan bir kimse, bu yükü yalnız başına taşımayı katiyetle istemez. Aksi bir davranış yani böylesine bir sorumsuzluk, ancak kalbinde Allah korkusu olmayan ve ahirette vereceği hesaba aldırmayan kimseler tarafından yapılır.

Bu üç hususa dikkat edecek olursak; şayet istişarenin İslâm’ın ahlâkî yapısının temel taşı olduğunu ve ondan (istişareden) kaçınmanın İslâm’ın tahammül edemeyeceği derecede bir ahlâksızlık olduğunu müşahede ederiz. İslâm, büyük veya küçük her işte istişare ile karara varmayı emreder.[24]

Sahih olan bir hadiste belirtildiği üzere Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İstişare, pişmanlığa karşı bir kaledir.” Ve Muhammed Abdulkadir Ebu Faris’in ifadesiyle “İstişare, sorumluluğun dağıtılmasıdır.” İstişarenin bu faydası, Müslümanların sosyal hayatına can verecek nitelikte önemlidir. Çünkü bu fayda sorumluluğun dağıtılmasını sağlamakla birlikte bir kişinin ya da grubun günah keçisi ilan edilerek toplumun ayrışmasının ve kutuplaşmasının önüne geçmekte, tefrikaya panzehir olmaktadır.[25]

Demokrasi, Beşer Aklının Ürünü Bir Dindir!

Din, insan hayatını düzenlemek amacıyla konulan kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır. Demokrasinin de böyle bir iddiası olduğuna göre, demokrasi de ve bu iddiada olan bütün izm’ler de birer dindir. Ancak -beşer aklının ürünü- bu dinlerin tamamı batıldır ve Allah tarafından asla kabul edilmeyecektir. Hatta ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.[26] Çünkü Allah indinde din, tekdir; o da İslam’dır.[27] Demokrasinin ülkeden ülkeye hatta –neredeyse- kişiden kişiye göre değişen 300’den fazla tanımının olduğu söylenmektedir. Yunanca bir kelime olan demokrasi, “halk” kelimesinin karşılığı olan “demos” ile “iktidar, hâkimiyet ve hükümet etmek” anlamlarına gelen “kratos” kelimelerinden meydana gelen bir kelimedir. Demokrasinin en yaygın olarak bilinen tanımı ise ‘halkın egemenliği, halkın kendi kendisini yönetmesi’ şeklindedir. Bu tanıma göre demokrasinin temel iki esası bulunmaktadır. Bu esaslar;

  1. Egemenliğin halka ait olması,
  2. Bütün yetkilerin kaynağının halkta olmasıdır.

Ancak gerek batılı ülkelerde ve gerekse içinde yaşadığımız ülkede demokratik uygulamalara/pratiklere baktığımızda demokrasinin –herhalde- en gerçekçi tanımı şöyle yapılabilir; “Küçük bir azınlığın -elitist, jakobenist, kapital/sermaye sahibi azgın bir azınlığın- çoğunluğu yönettiği bir yönetim şeklidir.”

Demokrasi, Batı kaynaklıdır, heva ve hevesin ürünüdür. Demokrasi düşüncesinin Avrupa’da gündeme ge(tiri)liş nedeni, kilisenin, din adamlarının ve kralların halk üzerinde, ilahi bir hak olarak din adına kurdukları baskıyla, zorla ve acımasızca devam ettirdikleri dinsel ve otoriter yönetimleridir. İşte demokrasiyi savunanlar, egemenliğin/hâkimiyetin halkın hakkı olduğu iddiasıyla, var olan bu baskıcı ve dinsel totaliter yönetimlere karşı çıkmak istemişlerdir. Bu anlayış, bugünkü anlamıyla 1789 Fransız ihtilalından sonra Batılı ülkelerde kabul görmeye ve dolayısıyla da yayılmaya başlamıştır. Demokrasinin yayılmasıyla halklar üzerinde kilisenin ve din adamlarının baskısı azalmışsa da, bu defa halkın üzerinde başka bir gücün; bir avuç sermayedar/kapitalistin baskısı artmaya başlamıştır.

Demokrasilerde ‘egemenlik kayıtsız ve şartsız millete’ ait olduğu iddia edilmektedir. Oysa bu iddia, içi boş bir yalandan, bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hâkimiyet hakkı, hiçbir zaman ve hiçbir ülkede, halka ait olmamıştır. Her zaman egemenlik/hâkimiyet hakkı, küçücük bir azınlığın; sermayedar/kapitalist, elitist bir grubun elinde olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. İbn Haldun, Mukaddimesi’nde, hâkimiyeti, “kişinin elinin üzerinde veya elinin üstünde; elinden yukarıda bir başka elin olmamasıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Demokrasilerde ise hâkimiyet hakkı, sadece halka ait olduğu iddia edildiğine göre bundan, halkın iradesinin üzerinde hiçbir şekilde ve hiçbir zaman başka bir otoritenin/gücün kabul edilmeyeceği anlaşılmaktadır. Yani demokrasilerde halkın iradesi, otoritenin/gücün yegâne kaynağı olduğu gibi, teşriinin de yegâne kaynağı olduğu kabul edilmektedir. Bu ise halkın ilahlaştırılması anlamına gelmektedir. Çünkü kanun/hüküm/şeriat koymak, Rabblıkla/İlahlıkla ilgili bir konudur. Yani kim kanun koyuyor ve hâkimiyet hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyorsa aslında o, ilahlık ve rabblik iddiasında bulunuyor demektir.

Şura, Demokrasi ile Eş Anlamlı mıdır?

İslam, Allah tarafından bütün peygamberlere gönderilen vahyin ortak adıdır: Allah nezdinde Hak ve tek dindir (Al’i İmran, 3/19, 85; Maide, 5/3).

Şura, İslami bir kavramdır ve gerek toplumsal hayatta ve gerekse ülke yönetiminde çok önemli işlevi/fonksiyonu bulunmaktadır. Şura’nın alanı, hakkında nass olmayan konulardır ya da hakkında nass olan konuların uygulama şekli ile ilgilidir. Buna da içtihad denir. İçtihad, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmaz. Aksi halde o içtihad/görüş İslami anlamda asla kabul edilemez.

İslam’ın demokrasi dâhil hiçbir beşerî sistemle uzlaşması mümkün değildir. Çünkü İslam, tamamen İlahi vahye dayanır, beşerî sistemler ise beşer aklına dayanır. Oysa beşerî yaratan da Allah’tır. Dolayısıyla beşerin ihtiyacını, onu mutlu edecek sistemi de en iyi bilen Allah’tır. İlahi vahye dayanan sistemle, beşer aklının ürünü olan hiçbir sistem mukayese dahi edilemez. Ancak son yıllarda İslam’ı ve İslami bir prensip/ilke olan ‘Şura’yı demokrasi ile aynı imiş ya da birbirinin zıddı değilmiş gibi İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan görüşler ortaya atılmaktadır. Kompleksli ve hasta ruhlu bazıları tarafından hiç eğmeden bükmeden hatta “ama/fakat” bile demeden bu asılsız iddiayı gündeme getirmişler ve ısrarla getirmeye de devam etmektedirler. Arada bariz farklar olmasına rağmen dünyevileşmenin getirmiş olduğu sakat anlayıştan dolayı taraftar da buluyorlar. Oysa:

  1. İslam, vahye dayalıdır. Sadece bireysel hayatı değil toplumsal hayatı da düzenlemek amacıyla hükümler koymuştur. Dolayısıyla İslam, sadece namaz, oruç, hacda değil, siyasette, ekonomide, hukukta da kural koyan ve uygulama getiren bir dindir.

Demokrasi ise batı kaynaklı olup beşer aklının ürünü olan bir sistemdir. Zamana yere ve konjonktüre göre değişebilir, yeni şekiller alabilir. Çünkü sabitesi yoktur. Güçlüden/sermayeden yanadır. Daha doğrusu kapitali elinde bulunduran çevreler/güçler tarafından ve onların menfaatlerine göre şekil alır. ‘Egemenliğin halka ait olması” ve ‘bütün yetkilerin kaynağının halkta olması’ gibi iddiaları vardır ama bu, bir ütopya olup hiçbir zaman gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmesi de mümkün değildir.

  1. İslam’da, hâkimiyet kayıtsız şartsız yalnızca Allah’a aittir. Bu, İslam akidesinin mutlak bir gereği ve sonucudur. Hüküm koymak da Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı ve yetkisi de yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması söz konusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.[28] Hiç kimse de Allah’a ve Rasulü’ne rağmen hüküm koyamaz. Allah ve Resulü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise kadın ve erkek hiçbir mü’minin o konuda başka bir şeyi/hükmü tercih etme hakkı da yoktur.[29] İhtilaflarda çözüm için başvurulacak yegâne mercii de yine Allah ve Resul’üdür.[30] Bu ihtilaflarda Resul’ün verdiği bir hükme, içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, teslim olunmadığı takdirde, iman etmiş de olunamaz.[31] Çünkü hüküm, yalnız Allah’a ait olduğu gibi ibadet de sadece Allah için yapılır.[32]
  2. İslam’da, meşruiyetin kaynağı ilahi vahiydir. Yani bir şeyin meşru olup olmadığının sınırlarını Allah (cc) tespit eder. Ancak O, emir ve hükmü koyabilir, helal ve haramı O, tayin edebilir. Allah’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler cahili hükümlerdir ve bu hükümleri kabul etmek, hüküm koyanları Allah’a şirk koşmak ile aynı anlama gelir.[33]

Demokrasilerde ise meşruiyetin kaynağı halkın iradesinin temsilcilerinin oluşturduğu parlamentolardır. Kanunlar, parlamento tarafından çıkarılır ve yürürlüğe konulur. Bu parlamentolar nezdinde Allah’ın hükümlerinin geçerliliği yoktur. Helal ve haramın ya da genel olarak meşruiyetin sınırları parlamentodaki çoğunluk belirler. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi parlamento helal, helal saydığını da haram sayabilir.

  1. İslam nazarında, hâkimiyet hakkının tespitinde, helal ve haramı tayin etmede, kanun ve şeriat vaz’ etmede, çoğunluğun/çok olmanın ya da halkın iradesinin belirleyiciliğinin hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Bütün insanlık şirk koşsa “ben Müslüman’ım” diyen bir kimse, tek başına da kalsa, asla şirki mazur göremez, gösteremez. Çünkü bilir ki Allah’u Teâlâ diğer günahları affetse de şirki asla affetmeyecektir.[34]

Demokrasilerde ise esas olan çoğunluğun görüşüdür. Tek belirleyici -bir ütopya/hayal da olsa- helal ve haramın sınırları çoğunluğun görüşüne göre belirlenir. Çoğunluk, Allah’ın haram kıldığı zinayı, içkiyi, kumarı, faizi meşru/helal, Allah’ın helal kıldığı hicabı, nikâhı vb. diğer helal olan şeyleri ise yasaklayarak haram kılabilir. Çünkü demokrasilerde tek belirleyici unsur, -güya- halkın iradesidir.

  1. İslam Dini ile demokrasi dininin uzlaşması, barışık bir şekilde bir arada yaşaması asla mümkün değildir. Çünkü demokrasi ayrı bir din, İslam da ayrı bir dindir. “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” (Kafirun, 109/6) ayeti, şirkle uzlaşmayı, onunla bir arada yaşamayı kesinlikle yasaklamıştır. Tevhid ve şirkin ayrı birer din olduğunu belirten şehid Seyyid Kutub, bu ayetle ilgili olarak şu önemli tespiti yapmaktadır: “Hiç şüphesiz cahiliye cahiliyedir, İslam da İslam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare, bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle İslam’a girmektir. Tek yol, içindeki bütün özellikleri ile cahiliyyeden ayrılmak ve bütün özellikleri ile İslam’a göç etmektir. Düşüncede, sistemde ve uygulamada tamamen ayrı. Bu, ortak noktalarda buluşmaya asla müsaade etmeyen bir ayrılıktır. Yardımlaşmayı imkânsız kılan bir farklılıktır. Ne zaman cahiliyye taraftarları bütünü ile cahiliyyeden İslam’a geçerlerse o zaman sona erer. Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliye istediği kadar İslam kılığına bürünsün. İstediği kadar İslam’ın adını kullansın.”

Netice olarak; Bir Müslüman, İslamcı demokrat olamayacağı gibi, demokratik Müslüman da, layt, ılımlı, liberal, sosyalist ve faşist Müslüman da olamaz. Çünkü bu isimlerle İslam’ın yan yana gelmesi, uzlaşması, bir arada bulunmayı kabullenmesi asla mümkün değildir. Dolayısıyla “ben Müslüman’ım” diyen bir kimsenin de demokrat olması ya da demokratik bir sistemi kabul etmesi de söz konusu olamaz. Çünkü İslam, vahyin; demokrasi ise seküler, din dışı bir anlayışın şekillendirdiği bir toplumu öngörür. İslam, kanun/hüküm koyucu olarak Allah’ı görür iken demokrasiler ise beşer aklının egemen olduğu parlamentoları görür. İslam, helal ve haramın ölçüsü olarak vahyi esas alır; demokrasiler ise beşer aklını esas alır. O halde neden kendilerini İslam’a nispet eden kimi Müslümanlar, Müslüman isimlerinin önüne ‘demokrat, liberal ve ılımlı’ ya da radikal, fundamentalist gibi birtakım ekler ilave etmektedirler? Bunlar, ya Allah’ın kendileri için uygun gördüğü ‘Müslüman’ ismini yeterli görmüyorlar. Ya da bu tavırları, içerideki azgın azınlık karşısında bir kompleksten, bir kafa karışıklığından kayn

[1] Adnan Menderes (Tam adı Ali Adnan Ertekin Menderes) 1931 yılındaki erken seçimde aday olmadığı halde M. Kemal tarafından aday listesine konmuş ve milletvekili seçilmiştir. Menderes, 1935, 1939 ve 1943 seçimlerinde CHP Aydın Milletvekili olarak aralıksız 14 yıl parlamentoda CHP grubunda görev yapmıştır.

[2] Bu kabullenişte özellikle 28 Şubat postmodern darbesi ile iktidarların sundukları maddi imkanlar çok etkili olmuştur.

[3] Hayreddin Karaman, 1999 yılında Abant’ta yapılan hoşgörü toplantısında: Demokrasi “ulaşılması gereken hedef”tir dedikten sonra “İslam’ın devlet talebi vardır. Ama bu talep ve düşünce, çağdaş demokratik hukuk devletinden başka bir şey değildir. Ve bilmeliyiz ki üzerinde İslam devleti etiketi bulunan hiçbir devlet bu açıdan Türkiye’den önde değildir” diyebilmiştir. Daha geniş bkz; Ali Kaçar, Zirvedeki Mankurtlar, III. Bsk. Genç Birikim Yayınları, 2012, Ankara, s.163-164

[4] TCK’nın 163’üncü Maddesi: “Laikliğe aykırı olarak, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse sekiz yıldan on beş yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. Böyle cemiyetlere girenler ya da girmek için başkalarına yol gösterenlere beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir” şeklindeydi ve 1991 Yılında Turgut Özal döneminde yürürlükten kaldırıldı, yerine daha ağır hükümleri taşıyan Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nin 312’nci maddesi getirildi.

[5] Can Dündar, Mehmet Aydın’ın, M. Kemal’in dinin özüne dokunmadığını görüşünün doğru olmadığını, M. Kemal’in dinin özüne dokunduğunu söyleyen sözleri için bkz; Kaçar, age. s.165-167

[6] En’am, 6/38; Bu ayette bahsedilen Kitabın, Levh-i Mahfuz’daki Kitap olduğu söylenmiştir.

[7] Nisa, 4/59

[8] Ahzab, 33/36; Nisa, 4/65

[9] http://isamveri.org/pdfdrg/D01949/2007_27/2007_27_YARGICIA.pdf

[10] Tirmizi, Kitabu’l-Fiten, Bab: 78, Hadis no: 2266

[11] Al’i İmran, 3/159

[12] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, Yeni Şafak/İnsan Yayınları, 2, bsk. c.5, İstanbul, s.244-245

[13] “Şurtu’l-‘asele” cümlesi de “Balı kovandan çıkardım” anlamına gelmektedir.

[14] https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/452/159-ayet-tefsiri

[15] http://isamveri.org/pdfdrg/D01949/2007_27/2007_27_YARGICIA.pdf

[16] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, 2. c. İstanbul 2007, s.503; İslam ve Siyasi Durumumuz, Pınar Yayınları, İstanbul 1982, s.189

[17] Mahmud Babilli, Şura, Fikir Yayınları, İstanbul 1977, s.51

[18] Geniş bilgi için bkz; Abidin Sönmez, Şura ve Resulullah’ın Müşaveresi, İnkılâb Yay., İstanbul, 1984, sh.17-19

[19] İslam ve Siyasi Durumumuz, Pınar Yayınları, İstanbul, tarihsiz, s.187

[20] https://www.gencbirikim.net/m-ali-furkan-islamda-sura-ve-istisare/

[21] Şura, 42/38

[22] https://islamiyontem.net/kitaplar/Ansiklopediler/kavramlaransiklopedisi/Sura-istisare/51.htm

[23] Sîret Ansiklopedisi, İst. 1988, İnkılâb Yay., I/384

[24] Mevdudi, age. s.245

[25] https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/makaleler/birikimlerV/579.pdf

[26] Al’i İmran, 3/85

[27] Al’i İmran, 3/19

[28] Kehf, 18/26: “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri’ ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır” (Şura, 42/21).

[29] Ahzab, 33/36

[30] Nisa, 4/59

[31] Nisa, 4/65

[32] Yusuf, 12/40; Fatiha, 1/5

[33] Maide, 5/50; En’am, 6/57; Yusuf, 12/40, 67; Kasas, 28/70, 88

[34] Nisa, 4/48, 116

GRUBA KATIL