Necdet Yüksel: Barış’ın Dili Savaş’ın Sesini Kesebilecek mi?
Gündem Son Sayımız

Necdet Yüksel: Barış’ın Dili Savaş’ın Sesini Kesebilecek mi?

Türkiye cumhuriyeti ilk kez terörle mücadelede doğru bir rotaya girmişe benzemektedir. Söz konusu rotaya bağlanış, Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle belirginleşmiş olup yıllar içersinde peyderpey ilerlemiştir. Emperyal güçlerin vesayetine boyun eğmek her devirde tarifsiz sancılara, krizlere, sarsıntılara ve illaki farklı dillere, renklere, milliyetlere mensup olan kitleler arasında kanlı çatışmalara da neden olmuştur. Türkiye’de böylesi bir fenomenle baş başa bırakılmışlığı yaşamaktadır. Ak Parti iktidarını önceki TC iktidarlarından sorunu tanıma, tanımlama, tedavi, iç ve dış aktörleri itibariyle ele alma zihniyeti ayırmaktadır.

Aslında burada asıl dikkat-i calip husus, önceki iktidarların terörle mücadelede mevcut konjonktürde yürürlüğe konulan siyaset tarzını neden hiç gündeme getirmemiş olmalarıdır. PKK terör örgütüyle, kısa süreli aralıklarla yapılıp bırakılan müzakerelerle hiçbir olumlu sonuca varılamayacağı belliyken yanlışta ısrarda ne aranılmış olabilir ki?

Küçük/dar ufuklu yaklaşımların ürünü ya en fazla kendi çapları kadar olabilmekte ya da akıllara durgunluk verici bir şekilde ağır faturalar ödettirmektedir. Abdullah Öcalan’ın istihbarat elemanları vasıtasıyla Suriye’de, bombalı saldırıyla öldürmeyi denemekte, bu dar/küçük sığ ufukluluğun bir dışa vurumudur. PKK’yı Ortadoğu’daki emel ve projelerinin, değişmez bir enstrümanı babında ele alan küresel despotik odaklar, nasıl Apo’yu ilgili bombalı saldırıdan kurtarmışlarsa yakalayıp çıkarları gereği Türkiye’ye iadesini de, idam edilmeme kaydıyla gerçekleştirerek, ölümden ikinci kez beri tutmuşlardır. Bu müşahhas dış koruma kalkanına rağmen Apo’ya dokunmak kolay değildir. Hele hele PKK’yı askeri yöntemlerle küllen yok etmekse, anlaşıldığı veçhile çok çok zordur. Kurucusu, yöneticisi olunamayan oyunların oyuncuları emirlere göre hareket etmezler mi?

Uluslararası emperyalist mihraklar, Ak Parti liderliğindeki Türkiye’nin hızla değişip, büyümesi karşısında hoşnut olabilirler mi? Osmanlının tarihi siyasal ruhunu modernize ederek yakın havzasına, oradan da dünyanın her yanına yaymayı hedeflemesi ve son on yıldır, bu projeksiyona uygun hamleler yapması, Ak parti iktidarından çok bahsedilmesine de yol açmıştır. Bu ani yapısal/mantaliteye dayalı değişimin gerisinde, hangi saiklerin bulunabileceğine dair, farklı görüşler varsa da/şüpheler dolaşıyorsa da, ihtiyatı elden bırakmadan biraz olumlu yönde de bakılabilir. Zira uluslar arası diplomaside daimi dostluklar da düşmanlıklar da yoktur. Devletler birbirlerinden optimal seviyelerde yararlanmak, çıkarlarını, nüfuzlarını da korumak isterler. Bazen de ters düşebilirler. Gidişat riske girebilir. Bu karşılıklı etkileşiminin doğası bozulmaya başladığındaysa anormallikler fazla gecikmeden doğacaktır. Acaba Ak Parti iktidarıyla emperyalistler arasında da çıkar, dış siyaset ve iç sorunları halletme alanında bir ayrılık/zıtlaşma meydana gelmiş olamaz mı?

Recep Tayyip Erdoğan, terörden ve Kürt sorunundan kaynaklanan kayıpları kökten bitirmenin peşinde. Prensipte bunu aklından geçirse de yeri geldiğinde paylaşsa da kendisi de bunun bir hayal olduğunun bilincindedir. Çünkü Türkiye’nin jeostratejik konumu hassasiyetlerini denetimine alarak bağımsızlaşmasına izin verdirilemeyecek mesabede kıymetlidir. Yakın siyasi tarih bunun hangi yollarla engellendiğinin örnekleriyle doludur. Ak Parti tam da şimdi olabileceğince “Özgür bir Türkiye’yi” inşa etmenin sevdasıyla koştuğunu vurgulamaktadır.

Lakin entegre oldukları uluslararası mahfillere karşı yerine getirmesi elzem ödevler, gözetilmesi gereken ortak hukuk ve bağlayıcı stratejiler “umulan/deklere edilen” özgür kararlarını kendisi alabilen bir Türkiye’nin vücuda getirilmesine hizmet etmemektedir. Bunlara rağmen son zamanlarda pratize edilen kimi faaliyetler, çıkışlar milli bir duruşun işaretlerini taşımakta değil midir?

Aylarca önce start verilen ve halen devam eden barış görüşmeleri ve görüşmelere hakim kılınan yöntem milli duruştan kimi bazı izlere de muhtevidir. En azından parçaları birleştirerek yapılan analizler, bu neviden bir intiba oluşturmaktadır… Bu uyanan intiba ya da dillendirilen bu bakışı benimseyenler pekte haksız sayılmazlar. Zira daha evvelki görüşme seansları Avrupa ülkelerinde ve emperyal devletlerin nezaretinde yapılmışlardı. Görüşmelerin fiyaskoyla sonuçlanmasının Türk kamuoyundaki yankıları, yapılan eleştiriler ve doğru bir mantık zaten ABD/AB/ işgalci Siyonistleri doğrudan böylesi kritik bir denklemin dışında tutmalıydı.

Realiteler/ortadaki idari parametreler, yanlışlara karşın Ak Parti’nin terörle mücadelede diğer partilerden daha samimi, yara sarıcı, akan kanı durdurmada istekli olduğunu göstermektedir. İmralı’da, Apo ile Mit’e bağlı bir ekibin ikili bir şekilde idame ettirdikleri yeni barış dalgası şeklen, aktörleri ve de mekân seçimi acısından özgündür, daha düzgündür. Peki, bu yeni açılım başarıya ulaşabilecek midir? Yeni dünya mimarlığına soyunan derin yapılar Türkiye’nin PKK’yı manipüle etmesine müsaade eder mi? Paris’te üç PKK’lı bayanın öldürülmesi üzerinden batılılar, Türkiye’ye bizi yok sayarak bu sorundan sıyrılamazsın mesajını vermiş olamazlar mı? Bu türden nokta cinayetler barış yanlılarına geri adım attırır mı?

Yeraltı/yerüstü ve insani kaynaklarını kullanmasıyla göz dolduran bugünkü Türkiye’nin, küresel sahada hiç olmadığı kadar rekabet edebilir kaliteye erişebileceği ortadadır. PKK/Kürt halkının siyasi meselelerinin, bu ülkenin enerjisini tüketmesinin önünün alınması halindeyse, kalkınma çıtasını daha yukarılara yükseltmesi içten bile değildir. Başbakan Erdoğan’ın tahayyülündeki Türkiye resmini bilenler barış sürecinden eli boş çıkmamak için şartları olabildiğince zorlayacağı ve kararlılığını koruyacağında hem fikirdirler.

Barışın dili savaşın sesini kesebilecek mi? Dağlardan çiçek mi yoksa barut kokusu mu gelecek?

 

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Mayıs-2013 sayısında yayımlanmıştır.

GRUBA KATIL