Fatih PALA
Üstad Ebu’l-A’la el-Mevdûdi’nin Kur’an’ın Dört Temel Terimi isimli eserine yönelik okumalarımızı üçüncü terim olan İbadet ile sürdürüyoruz. Her bir terim kendi anlam dünyası içerisinde ayrı bir önem arz ediyor. Tek tek ele almanın yanında, birleştirerek okumanın faydası da var elbette. Lakin biz bu ayrı ayrı değerlendirmemizle terimleri kavrama yönünde biraz daha anlam genişliği ve duruluğu oluşturacağımızı düşünüyoruz. Bu düşünüşümüzden dolayı da, böylesi bir çalışmayı sizlerin dikkatlerine sunuyoruz. Rabbimizden, tesirini hâlk etmesini diliyoruz.
Pek çok anlamı içinde barındıran ibadet kavramı/terimi, genel olarak özgür olmanın zıddı olan kul-köle olmak, boyun eğip itaat etmek, tapınma eylemini gerçekleştirmek, bir şeye veya kişiye sıkı sıkıya bağlı kalmak ve gözü, gönlü ondan başka bir şeyi görmemek gibi manalar taşır.
Genel anlamda ise, bir kimsenin yüceliğini, üstünlüğünü kabul edip onun için özgürlüğünden vazgeçerek asla ona karşı durmamak, itaat için hazır ve nazır olmaktır. İşte böylece köle ya da kul olma durumu hâsıl oluyor. Bu itaat, daha ileri bir seviyeye götürülerek o kişiye ya da şeye karşı tapınma eylemi gerçekleştirilmiş oluyor. Bu hal ile hayatını idame ettirenler, karşılarındaki kişiye, şeye belirgin şekilde kulluklarını ibraz etmiş oluyorlar. Bu mahiyetteki ibadet anlayışı, tabi ki Kur’an’ın bildirdiği ve öğrettiği değil, toplumun genel geçer kabulüdür. Biraz daha bu çerçeve Arap insanı için geçerlidir, diyebiliriz.
Kölelik, itaatte bulunma ve tapınma üçlüsünün ördüğü bir anlam hiyerarşisi çıkıyor karşımıza ibadet deyince. Hayatımıza hayat ve değer katan yüce Kitabımız Kur’an, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, herhangi birisi bile Allah’tan gayrısına atfedildiğinde, bunun asla o kimselerden kabul görülmeyeceğini işler beynimize ve tüm benliğimize. Hiçbir şey ve hiçbir kimse, hiçbir şekilde bu terimin içerdiği anlamı üzerinde taşımaya layık değildir ve hiç kimsenin haddine de düşmez.
Kerim Kitabımızın pek çok yerinde Rabbimiz, bizlere, tağuta ibadet/kulluk etmekten sakınıp yalnızca kendisine kulluk yapmamızı, ibadet etmemizi emrediyor. Eğer böyle yapmazsa kullar; Allah’ın arzında ve mülkünde O’nun emir ve kanunlarına rağmen, emir ve kanunlarına karşı hoyratça devlet, düzen, hükümet vs. oluşturmaya kalkışan nankör ve zalimlere, yani tağutlara ve tağutî sistemlere, düzenlere yol verilmiş, önleri açılmış olacaktır. Bu da demek oluyor ki, bu türlü Allah düşmanlarına kullukta bulunma, onlara ibadeti hasretme sapkınlığının bayrağı yükseltilecektir. Buna ister bilerek, ister farkında olmadan sebep ve vesile olmak, Allah’a yapılacak en büyük haksızlıktır. İnsanları kullara, yani yaratılmışlara boyun eğmekten, ibadet etmekten azat etmek için gönderilen yüce İslam varken; nasipsizler, hâlâ fıtratlarının özünden kaymaya, uzaklaşmaya meyyal bir vaziyette kayboluşun ve hüsranın tam ortasına doğru yuvarlanmayı tercih ediyorlar.
Âlemlerin Rabbine ibadet ve itaat etmek için var edilen, dünyaya misafir olarak gönderilen insan, nasıl olur da O’ndan ve O’nun hükümlerinden ayrı durma yoluna giderek başkalarına itaati seçebilir; gerçekten bu, tefekkür ehlini cevapsız hale koyan bir durum! Hayatlarının rotasını neye ve kime göre çizdiklerinden habersiz olarak ömür tüketenlerin benliklerine, sadece ve sadece Yaratan ve Yaşatan Allah azze ve celle’ye itaat etmeleri gerçeğini yerleştirme adına dur-durak bilmeyen bir gayret sarf edilmelidir, mücadeleye girişilmelidir. Şuurlu her bir mü’min, Peygamber varisi olmaya adaydır. Bu adaylığın hakkını verebilmeliyiz.
Yüceler yücesine kulluk ederken, bütün dâhili ve harici artçı unsurları bertaraf edebilmelidir iman ettiğini itiraf edenler. Gerek aile yapısından, gerek toplumsal yapıdan ve gerekse hâkim kültürden kaynaklanan cahilî ve tağutî tortuları; yani Hocalarını, şeyhlerini, cemaatlerini, hiziplerini, mezheplerini dinlerinin önüne geçirme; türbe ve yatırlardan, oralardaki mevtalardan medet umma, yardım bekleme; cin, melek vb. varlıklara güç atfedip işlerine müdahil olmalarını isteme gibi paslanmışlıkları, imanın berrak ve parlak iksiriyle doğru ve hak düzleme çevirmek gerek. Hiçbir haklı gerekçe ve dayanak olmaksızın fütursuzca uygulanan bu gariplikler, nedendir bilinmez, çokça da taraftar toplamaktadır. Anlaşılan o ki, şeytan aleyhillane ve dostları olan şeytanî güçler görevlerini eksiksiz ve kusursuz ifa ediyorlar. Peki ya Rabbanîler ne âlemde?
Allah’tan başkasına itaat ve kulluk bedbahtlığına düşenlerin hali nicedir? Rabbul alemiyn olan Allah Teâlâ’nın dışında bir itaat edilen, kulluk yapılan kişi veyahut ta nesne peyda eylemek nankörlüğün hiç görülmemiş ve asla affedilmez halidir. Zira Allah dışındakilerin tümü, yani kâinattaki zerreden kürreye tüm varlıklar yaratılmış olanlardır. Allah’tan gelip yine Allah’a dönücülerdir. Onlara, yalnızca Rablerine boyun eğmek düşer. Allah’a ibadet etmenin dışında onlar için başka bir yol ve çıkış yoktur. Tüm insanlar ve varlıklar, bir tarağın dişleri gibi eşittirler Allah indinde. Yaratmak da, hükmetmek de ancak Allah’ın hakkıdır, Allah’ın işidir, Allah’ın elindedir.
Nefsine, şeytana, insanlara ve güçlere tapınmaya, itaat edip boyun eğmeye yeltenenlerin, yakıtı insanlar ve taşlar olan şiddetli cehennem azabını tatmaktan başka akıbetleri yoktur. Yaratıcılarından gayrısını kendileri hakkında söz sahibi olarak görenler, -hâşâ- Allah’ta bir eksiklik ve kusur icat etmiş olanlardır. Onlar, bu denli tavır ve yaklaşımlarıyla aslında şunu demek isterler: Biz, Senin ilahlığını ve Rabliğini kabul ediyoruz, Sana ibadet etmekten kaçınmıyoruz. Lakin Seninle birlikte büyüklerimize, önderlerimize, başkanlarımıza, şeyhlerimize, hocalarımıza, şeytana ve nefsimize itaat etmekte de bir beis görmüyoruz. Ama yine bizim için en büyük, en yüce, en ulvi olan Sensin. Bunların yaptığına, meşhur deyimle ‘ne yardan geçiyorlar ne de serden’ denilir ancak.
Kul-köle olunmaya layık tek merci olma vasfında olan şanı pek yüce Rabbimiz’e böylesi cahilane ve zalimane sesleniş, yapılacak ve sunulacak en lanetli ve melanetli iştir. Bu sözleri söylemekten ve bu sözlerin kastını yaşamaktan, yine sahibimiz olan Allah’ımıza sığınmak gerek.
Her şekilde ve her halimizle ibadetimizi, ancak ve ancak Yaratıcımıza yaparız. İster şekli, ister fikrî olsun, yüzümüz ve gönlümüz, günümüz ve tüm ömrümüz yüce Rabbimize armağan olsun. O’ndan başkasını boyun eğilmeye, itaat edilmeye, yardım beklenilmeye layık görmeyiz. O’ndan geldik ve yine dönüşümüz O’nadır. O’ndan başkasını tanımaz, bilmez ve ondan başkasına el açmayız. Bütün yaratılmışlar ona muhtaçtır; O, hiç bir şeye muhtaç olmamasına rağmen her şey ama her şey O’na muhtaçtır. Yaratılanların tümü eksiktir, hatalıdır, kusurludur ve kendinden daha yüce bir güce tapınmakla mes’uldür.
Kendisine ibadet etmekle şeref bulduğumuz Allah -subhanehu ve teala- yücedir ve her bir şeyden münezzehtir, uludur. O’na sunduğumuz ibadetlerimiz, bizim en kıymetli hazinemizdir. Değerimizi boyun eğişimizde buluruz. Eğildikçe yükseliriz, büyürüz O’nun nazarında.
Bir diğer ve son terimimiz olan Din ile muhatap olmak için gelecek sayıda buluşmak, bilişmek duası ve ümidiyle Hakkın eman’ında kalalım.
NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Mayıs-2013 sayısında yayımlanmıştır.


Follow