Ali Kaçar, ‘Çözüm Süreci Ve Gelinen Aşama’yı Yazdı
Genel Gündem Yazarlar

Ali Kaçar, ‘Çözüm Süreci Ve Gelinen Aşama’yı Yazdı

            Türkiye’de Kürt sorunu, Mustafa Kemal ve ekibinin ülke yönetimini bir darbeyle ele geçirdiği cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ortaya çıkmış, halifeliğin kaldırılması ve 1924 anayasasının kabulü ile de zirveye tırmanmıştır. Nitekim “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla ‘Türk’ ıtlak olunur (denir)” (Mad. 88) maddesi bu dönemde anayasaya girmiştir. Kürtçe konuşanların cezalandırılması ve Kürtçe konuşma yasağı bu dönemde getirilmiştir. Takrir-i Sükûn, Tevhid-i Tedrisat Kanunları yine bu dönemde yürürlüğe konmuştur. Bu çerçevede 1925’de ‘Şark Islahat Planı’ yürürlüğe konmuş, 1927’de ‘Bazı Kişilerin Doğu İllerinden Batıya Nakline Dair Kanun’ kabul edilerek sürgünlere bu tarihler itibarıyla hız verilmiştir. Kısacası bu yıllar itibarıyla, ülkede yaşayan herkes Türk kabul edilmiş, yeni kurulmakta olan ulus devlet Türk kavmiyetçiliği üzerine inşa edilmiş, ırkçılık, şovenizm resmi devlet politikası haline bu dönemde getirilmiştir. Uygulanan bu ırkçı ve şovenist politikalar nedeniyle Kürt bölgelerinde arka arkaya halk ayaklanmaları başlamış ve her ayaklanmada Kemalist rejim tarafından insanlık dışı yöntemlerle acımasızca ve çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Said kıyamı, Ağrı isyanları, Dersim isyanı gibi benzeri diğer isyanlarda insanlar sadece vahşi yöntemlerle katledilmemiş, aynı zamanda bugüne kadar devam eden Kürt probleminin de temelini oluşturmuştur.

Bunca baskı ve estirilen devlet terörüne rağmen 1980’lerde yeni bir isyan başlamıştır. Birçok isyana şahitlik eden bu topraklar, 1980’li yılların başından itibaren bu sefer de PKK (Kürdistan İşçi Partisi) isyanına şahitlik etmeye başlamıştır. 1980 darbesinden kısa bir süre önce Suriye’ye geçen Abdullah Öcalan ve bir grup arkadaşı, önceleri Suriye istihbarat örgütü Muhaberat ve sonraları bu örgüte ilave olarak bölgesel ve uluslararası diğer istihbarat örgütlerinin yardım ve desteğiyle Türkiye’de, 15 Ağustos 1984’de Şemdinli ve Eruh’a yönelik gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle kanlı ve dışarıdan güdümlü isyanını başlatmıştır. Turgut Özal’ın ‘üç-beş çapulcu’, Demirel’in ise ‘28’ini bastırdık bunu da bastırırız’ dediği PKK ayaklanması/serhildanı, 20 Kasım 1991’de kurulan DYP-SHP koalisyonun Başbakanı Demirel’i ilk kez ‘Kürt reailtesini tanıyorum’; Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü ise ‘Devletin şefkatini bulacaksınız’ noktasına getirmiştir. Bu tarihe kadar Türkiye’nin bir (Güneydoğu) bölgesinde bütün askeri ve diğer legal ve illegal güvenlik güçlerinin –rutin dışı- tedbirlerine rağmen tam anlamıyla bir iç savaş yaşanmakta idi. Olağanüstü hal ilan edilmiş olmasına ve derin devletin illegal yapılanmalarına rağmen iç savaş bütün kirliliği ile devam et(tiril)miştir. Derin devlet/Özel Harp Dairesi/Jitem/Ergenekon/PKK vb. illegal yapılanmalar, bölge halklarına dışkı yedirme dâhil zulmün her türlüsünü tattırmışlardır.

Ancak, bir taraftan bu kirli savaş devam ederken, diğer taraftan da terörü durdurmak için PKK ile görüşmeler de uzun zamandan beri çeşitli kesimlerce yapılmakta idi. PKK ile yapılan bu görüşmeler kamuoyundan gizli olarak iki farklı kesim tarafından yürütülmekte idi. Birinci kesim bu görüşmeleri, terör olaylarının bitirilmesine ve silahların bırakılmasına, diğer kesim ise bu kirli iç savaşın kendi kontrolünde devam ettirilmesine yönelik olarak yapmakta idi. Birinci kesim, terör sona erdirilerek iç savaşın durmasını, bunun ise sadece güvenlik tedbirleri ile olmayacağını, siyasi çözümün de devreye girmesi gerektiğini söyleyen kimi askerler ve siyasilerden; ikinci kesim ise, iç savaşın kendi kontrollerinde devam etmesini, güvenlik tedbirlerinin dışında atılacak hiçbir adımı kabul etmek istemeyen ağırlıklı olarak askerler, bürokratlar ve sivillerden oluşmakta idi. İkinci kesim, devam eden iç savaştan nemalanan, halkın kanı ve gözyaşı üzerinde rant devşiren kesimdi. Bu nedenle iç savaşın dolayısıyla da terörün dur(durul)ması bu kesimin işine gelmemekte idi. Bu kesim, bu yönde ciddi adımlar atmaya başlayan birinci kesime yönelik tasfiye işine başlamış ve kısa bir süre içerisinde barış isteyenleri çeşitli şekillerde ortadan kaldırmıştır. PKK’nın iki numaralı adamı olan Şemdin Sakık, 1993’te Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle başlayıp Eşref Bitlis, Cem Ersever, Bahtiyar Aydın’ın öldürülmeleriyle süren ve Özal’ın ölümüyle bir iktidar değişikliğine yol açan sürecin aslında “barışçı çözüm isteyenlerin tasfiye edildiği, şiddetle çözümü savunanların başa geldiği kanlı bir darbe” olduğunu savunmuştur.[1]

 

  PKK’NIN ATEŞKES İLANLARINI, DERİN DEVLET/PKK ENGELLEMİŞTİR.

 

Bu tasfiye işleminin devam ettiği yıllarda PKK, ilk kez ateşkesi gündeme getirmiş ve 20 Mart-25 Nisan 1993 tarihleri arasında 35 gün sürecek bir ateşkes ilan etmiştir. Celal Talabani’nin Öcalan’la Lübnan’da görüşerek ikna etmesi ile başlayan bu ateşkes, beklenilenin aksine çok kısa sürmüştür. Bingöl’de silahsız 33 askerin pusuya düşürülerek öldürülmesi ateşkesi sona erdirmiş ve bu olay, tekrar kanlı iç savaşın bütün hızıyla devam etmesine neden olmuştur. Bu askerlerin öldürülmesi ile ilgili çok şey söylenmiştir. Öcalan önce bu olayı, PKK olarak üstlenmiş, ancak dünya kamuoyunda yükselen tepki üzerine bu olayın sorumlusu olarak Şemdin Sakık’ı göstermiştir. Şemdin Sakık ise PKK ve TC içerisindeki derin güçleri işaret ederek, “eylem olacağını telsizden dinledikleri halde korumasız asker gönderdiler. Ordunun tarihinde böyle bir şey yoktur. Bir yerde bozuk bir tank olsa başına 50 yıl nöbetçi dikilir. O bölgede bırakın askeri, korumasız sivil bile gezmiyordu. Bütün bunları yan yana getirdiğimde diyorum ki; 33 er savunmasız olarak örgütün önüne atıldı. Eylemi yapan Celal Barak, Diyarbakır cezaevinde 10 yıl aralıksız işkence görmüş biridir. Daha sonra bir çatışmada yaralı ele geçirildi. Alıp konuşturulması mümkün iken öldürüldü. Ayrıca Yeşil’in oğlu da babasının o gün Bingöl’de olduğunu yazdı. Öcalan, önce BBC’ye çıkıp eylemi üstlendi. “Bu bir misillemedir” dedi. Tepkiler oluşunca bana yükledi” demiştir. Devlet içerisindeki Ergenekoncu/Özel Harpçi yapılanmalarla PKK içerisindeki derin güçler, bu olayla, elbirliğiyle başlayan ateşkes sürecini durdurarak yeniden iç savaşı başlatmışlardır.

Bu olay, PKK’nın ilan ettiği ateşkesin bozulmasına ve yeniden kanlı iç savaşın başlamasına neden olmuştur. Ancak bu ateşkes son olmamış, daha sonraki yıllarda da yeni ateşkesler ilan edilmiş (15 Aralık – 16 Aralık 1995; 1 Eylül – 2 Eylül 1998) ancak bunlar da çok uzun sürmemiştir. En uzun süreni ise, Öcalan’ın tutuklanarak İmralı cezaevine konulmasından sonra gerçekleşmiştir. Bu ise, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Hatay’da Suriye sınırında ‘artık sabrımız taşıyor’ tehdidinden sonra Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesi ve 15 Şubat 1999’da Kenya’dan bir paket halinde –bazı şartlarla- Türkiye’ye teslim edilmesi ile başlamıştır. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, ‘ABD’nin Apo’yu niçin verdiğini anlayabilmiş değilim’ itirafı, Öcalan’ın yakalanışında Türkiye’nin etkisinin olmadığının da bir itirafı idi. Öcalan’ın teslim ediliş nedenini o dönemde MİT’te üst düzey yönetici konumunda bulunan Cevat Öneş, “O dönem ABD, bağımsız bir Kürt devleti kurma isteğindeydi. Öcalan konumu itibarıyla buna engeldi. ABD bölgede yeni bir Kürt devleti kurabilmek için Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti” demişti.[2]

İmralı’da tutuklu Öcalan ile yapılan görüşmelerin neticesinde 1 Eylül 1999’da başlayan çatışmazsızlık hali 1 Haziran 2004 tarihine kadar 1830 gün devam etmiştir.  Bu dönemde Öcalan ve Kandil, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanlarına sayısız mektup göndererek uzlaşma istemiştir. Bu süreçte Özel Harpçi/Ergenekoncu komutanlar, İmralı’da defalarca Öcalan ile görüşmüş, Kandil’deki ve dağdaki PKK’lıları Öcalan kanalıyla yönlendirmeye çalışmışlardır. Ergenekoncu anlayışın devlete ve MGK’na hâkim olduğu o dönemlerde yapılan görüşmelerle Öcalan örgütüne bir dizi adımlar attırmıştır. Bu adımlardan en önemlisi PKK’lıların sınır dışına çekilmesi olmuştur. Bu çekilme esnasında Ergenekoncu komutanlar, ‘ne olur ne olmaz, 500 kişi içeride kalabilir’’ demek suretiyle PKK’lıların bütünüyle sınır dışına çekilmesini engellemişlerdir. Amaç, gerektiği zaman içeride kalan PKK’lılara ülke içerisinde eylem yaptırmak suretiyle kendi kanlı rantlarının devamını sağlamaktı. Nitekim 2004’te PKK’nin yeniden silahlı mücadeleyi başlatması kararının, Ergenekoncu komutanların ve destekçisi Siyonist güçlerin etkili olduğu bugün herkes tarafından bilinmektedir. Bunun nedeni ise, terörü azdırmak suretiyle AKP iktidarını halk nezdinde zor durumda bırakarak darbe ortamına meşruiyet sağlamaktı. 2004’e kadar ısrarla silahlı mücadeleyi reddeden, bir sivil çözümden yana gözüken Öcalan’ın birden aldığı silahlı mücadele kararının arkasında, İmralı’da Öcalan ile görüşen Ergenekoncu komutanlar ile İsrail ve ABD’nin bulunduğu, bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü o dönemlerde, Ergenekoncu komutanların darbe hazırlığı ile Siyonist İsrail’in AKP hükümetinin kendisine karşı takındığı sert tavırdan ve ABD’nin ise 1 Mart tezkeresinden dolayı AKP hükümetini cezalandırmak istemesi örtüşmüştü. Bu nedenle de Öcalan’a yapılan baskı neticesinde ateşkesin bozulması sağlanarak tekrar silahlı çatışma başlatılmak suretiyle AKP hükümeti terörist faaliyetlerle sıkıştırılmak ve zorda bırakılmak istenmiştir. Böylece Siyonist İsrail, ABD ve darbeci komutanlar, AKP hükümetini PKK terörü üzerinden yola getirme, boyun eğdirme hesapları yapmışlardı. Belirli bir süreden beri Balyoz ve Ergenekon davalarından dolayı yargılanan dönemin üst düzey komutanları, AKP iktidarına karşı Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven gibi darbe planları yapmışlar, ancak iç ve dış konjonktür uygun olmadığı için bu darbe girişimleri gerçekleştirilememiştir.

Öcalan ile İmralı’da yapılan ilk dönem görüşmelerini, Kalaşnikoflu olarak da bilinen avukatı İrfan Dündar şöyle açıklamıştır[3]; Öcalan’ın yakalanmasından sonra İmralı’yla ilk görüşmeyi Kıvrıkoğlu’nun askeri yetkililerden oluşturduğu komisyon yapmıştır. Bu komisyon Abdullah Öcalan ile 2001 yılının Eylül ayına kadar görüşmüştür. Bu komisyon ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerde PKK örgütünün silahlı militanlarının sınır dışına çıkarılması ve 500 PKK’lının ise sınırlar içerisinde bırakılması kararlaştırılmıştır. Öcalan’ın itirafına göre, bu 500 PKK’lı, komutanların ısrarları üzerine içeride bırakılmıştır. Askerlerin görüşmesinin dışında bir de dönemin Başbakanı Ecevit adına dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner görüşmeleri yürütmüştür. 2005 yılından sonra Ahmet Türk ve Sırrı Sakık aracılığı ile MİT’te Müsteşar yardımcısı olarak görevli Afet Güneş isimli bayan şahıs ile bu görüşmeler devam ettirilmiştir.[4]

PKK ile 1993’ten beri dönem dönem yürütülen görüşmelerin en kapsamlısı Norveç’in başkenti Oslo’da 2006 yılı itibarıyla dolaylı, Eylül 2008 itibarıyla ise heyetler halinde gerçekleşmiştir. PKK liderlerinden Mustafa Karasu’ya göre, bu görüşmelerin ilki Eylül 2008’de ikincisi ya da üçüncüsü Mart 2009’da yapılmıştır. Seçimlerden sonra Mayıs’ta, daha sonra da Temmuz’da görüşmeler devam etmiştir. Bu görüşmelere MİT Müsteşar Yardımcısı ekibiyle geliyordu. Daha sonra 2009 Ağustos’unda, Yol Haritası’nın devlete verildiği süreçten sonra Hakan Fidan[5] da görüşmelere katılmıştır. O zamanlar Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı/Başbakan Temsilcisi olarak görüşmelere katılmaktaydı. PKK tarafından ise, değişik zamanlarda Mustafa Karasu, Sabri Ok, Remzi Kartal, Zübeyir Aydar, Adem Uzun vb isimler katılmışlardır. Toplam 12 adet değişik yer ve tarihlerde yapılan bu görüşmeler 2011 yazına kadar devam etmiştir. Bütün görüşmelerin sonucunda üç protokol hazırlanmıştır. PKK tarafından kabul edilen bu protokoller, Hükümet tarafından kabul görmemiştir.[6]

Ancak 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’lılar tarafından Silvan’da gerçekleştirilen saldırı sonucunda 13 askerin öldürülmüş olması sürecin devamını zorlamıştır. Aynı gün, Ahmet Türk’ün eşbaşkanı olduğu Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin de özerkliği ilan etmesi yaraya tuz biber olmuştur. Buna bir de Oslo görüşme tutanaklarının basına sızdırılması hükümeti daha da zor durumda bırakmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Ekim 2011’in sonundan itibaren PKK’ya karşı kapsamlı bir mücadele başlatılmıştır. KCK operasyonlarıyla örgüt şehirlerde sokak gösterileri, sokak çatışmaları yaptıramaz, hatta miting bile düzenletemez hale gelmiştir. TSK’nın operasyonlarıyla ise örgüt tarihinin en ağır darbesini almıştır.

 

ÇÖZÜM SÜRECİ VE ZORLUKLARI

 

PKK’nın dağ kadrosunda toplam 4.500 ile 5.100[7] arasında militanının var olduğu bunun 2000 civarında Türkiye topraklarında bulunduğu tahmin ediliyor. 1980’lerin başından bu yana PKK ile Türkiye devleti arasında adı konulmamış bir iç savaş yaşanmaktadır. Bu kirli savaşta, ne PKK, ne de Türkiye Devleti galip gelebilmiştir. Birbirlerini mağlup edemeyince ve her iki taraftan da binlerce insan ölünce, barış yapmaktan başka çareleri kalmamıştır. PKK’nın barışa istekli olmasının en önemli bir nedeni de Şemdinli’de giriştiği kurtarılmış bölge konusunda hezimet yaşamasıydı. Arap Baharı’ndan etkilenen PKK, Şemdinli’yi kurtarılmış bölge olarak ele geçirerek Doğu ve Güney Doğu’da halk ayaklanmasını başlatmak için bir girişimde bulunmuştu. Suriye diktatörü Esad’dan alınan silahlarla günlerce Şemdinli’ye –eşek ve katır sırtında taşıdıkları Doçka silahlarıyla- yığınak yapılarak 500 civarında PKK’lı ile Şemdinli’yi kurtarılmış bölge haline getirmek istemiştir. Ancak PKK, bunu başaramamış, aksine çok zayiat vererek Kuzey Irak’a ve Kuzey Suriye’ye çekilmek zorunda kalmıştır. Bu olay da PKK’nın Türkiye ile uzlaşma yolları araması üzerinde etkili olmuştur. Buna ilave olarak iç ve dış konjonktürün de uygun olması, bu konuda adım atılmasını kolaylaştırmıştır. Oslo görüşmelerinin başarısız olması, bu yeni görüşmelerin daha sağlıklı yürümesi için, tarafları daha da titiz ve dikkatli davranmaya yöneltmiştir. AKP hükümeti Oslo’daki yanlışlığa tekrar düşmemek için İmralı ile doğrudan görüşmelerin, riski daha da azaltacağını düşünmüş ve görüşmelerin doğrudan Öcalan ile yapılmasını uygun görmüştür. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Aralık 2012 günü TRT’de katıldığı bir programda “İmralı ile görüşüyoruz” açıklamasında bulunması, görüşmelerin aracısız ve doğrudan yapılmakta olduğunu göstermiştir.

Erdoğan’ın kamuoyuna yaptığı bu açıklama çok tartışılmışsa da kamuoyunda menfi yönden çok fazla tepki almamıştır. Bu konuşmadan sonra İmralı’ya gidip gelmeler de sıklaşmaya başlamıştır. Çünkü artık talimatlar İmralı’dan, BDP’ye, Kandil’e ve Avrupa’ya gidecekti. Bu çerçevede BDP heyetlerinin 3 Ocak 2013 tarihinde ilki gerçekleşen İmralı ziyaretleriyle gelişen çözüm süreci ülke kamuoyunda genel olarak olumlu bir beklenti meydana getirmiş, terör örgütünün silah bırakabileceği yönündeki kanaat güçlenmeye başlamıştır. Ancak, BDP’nin İmralı ile yaptığı görüşme tutanakları 28 Şubat 2013’de Milliyet Gazetesi tarafından kamuoyuna duyurulunca kamuoyunda infial kopmuştur. Ancak buna rağmen hükümet tarafından başlatılan sürecin devam edeceği açıklanmıştır.

Özellikle 21 Mart’ta Öcalan’ın ‘silahlı güçlerimiz sınır dışına çekilsin. Artık silahlar sussun.  Türk halkı ve Kürt halkının akan kanı duracak. Silah değil siyaset işleyecek’ şeklindeki mesajının Diyarbakır’da okunması, ülkede yeniden olumlu bir havanın oluşmasına neden olmuştur. Bu mesajın okunmasının akabinde 23 Mart’ta ise PKK/KCK ateşkes ilan etmiştir. Erdoğan 30 Mart’ta yaptığı açıklamada PKK’lıların silahlı olarak sınır dışına çıkmalarına izin verilmeyeceği açıklamasına PKK/KCK sert karşılık verilmesine rağmen süreci akamet uğratacak bir olumsuzluğa neden olmamıştır. Nitekim Murat Karayılan, Kandil’de düzenlediği basın toplantısında Türkiye sınırları içindeki 1.500 örgüt mensubunun geri çekilmesinin kademeli gruplar halinde 8 Mayıs’ta başlayacağını duyurmuştur. Bu sürecin devamı noktasında jest olacak tarzda da hükümet de yeni adımlar atmaya başlamıştır. Örneğin 30 Nisan’da Adalet Bakanlığı yaptığı açıklamada son iki ay içerisinde KCK davasında tutuklu 200 sanığın tahliye edildiğini söylemiştir. Başbakan Erdoğan’ın yurt sınırları içindeki teröristlerin silahlarını bırakarak çekilmesi talebine rağmen, örgüt mensuplarının silahlarıyla birlikte çekilmeye başlamasına müsaade edilmiştir. Kırsalda ve şehirde örgüte yönelik bütün operasyonlar durdurulmuş, KCK tutukluları büyük ölçüde tahliye edilmiş veya tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış ve geri çekilmeye başlayan örgüt mensuplarına müdahale edilmemiştir.

çççç

 

PKK/KCK, ÇÖZÜM SÜRECİNDE GÜÇ KAZANMIŞTIR

 

PKK/KCK, 8 Mayıs’ta başlayan geri çekilmenin üç ayda tamamlanabileceğini söylemesine rağmen, bilinçli olarak çok yavaş davranmış, sınır dışına çıkarılan PKK mensupları ise genelde hasta ve yaşlı olanlar olmuştur. Geçen bunca süreye ve verilen sözlere rağmen Başbakan dâhil diğer hükümet yetkilileri, sınır dışına çıkan örgüt mensuplarının iddia edilenlerin aksine ancak %15-20 civarında olduğunu açıklamışlardır. Bu da PKK/KCK’nın verdiği sözde durmadığını göstermektedir. Ancak PKK/KCK, halkta taban bulmak ve kadrosuna yeni elemanlar kazındırmak için bu süreci çok iyi değerlendirmiştir. Nitekim AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu 2 Temmuz 2013 tarihinde yaptığı açıklamada terör örgütü PKK’nın çözüm sürecinin başından bu yana 2200 genci dağa çıkardığını söylerken[8], Siirt Valisi Ahmet Aydın ise 23 Temmuz’da yaptığı açıklamada terör örgütüne sadece Siirt’ten 100 kişinin, genel de ise 2500 kişinin katılımının gerçekleştiğini söylemesi, PKK’nın çözüm sürecini nasıl kendi lehine kullandığını açıkça göstermektedir. Üstelik hem PKK/KCK, hem de BDP milletvekilleri, geri çekilme işlemi tamamlanmadığı halde, sınır dışına çekime sürecinin 1 Haziran 2013’de tamamlandığını öne sürerek iç ve dış kamuoyunu da aldatmaya çalışmışlardır. PKK/KCK, dünya kamuoyunda çözüm sürecini sona erdiren taraf olarak anılmamak için ölümlere yol açabilecek terörist saldırılara henüz yönelmemişse de diğer bütün eylemlere ve faaliyetlere devam etmiştir. Nitekim terör örgütünün bölgedeki uyuşturucu operasyonlarını engellemeye çalıştığı, baraj ve karakol inşaatlarının durdurulması için provokatif eylemler düzenlediği, şantiyeleri basarak adam kaçırdığı, işyerlerini ve iş makinelerini kundaklamaya devam ettiği birçok olay yaşanmıştır. Örgütün süreç kapsamında bölge kırsalında çözüm çadırı, barış nöbeti çadırı, protesto yürüyüşleri, cenaze törenleri, dağ şenlikleri ve çeşitli kültürel etkinlikler adı altında propaganda amaçlı faaliyetler düzenlendiği, teröristlerin silahlarıyla birlikte bu faaliyetlere iştirak ettiği ve halkı yönlendirdiği görülmüştür. Terör örgütünün halkı bu faaliyetlere katılmaya zorladığı, esnaflara kepenk kapattırdığı ve faaliyetlere katılmak istemeyen vatandaşları ise tehdit ettiği bilinmektedir. PKK/KCK terör örgütünün çözüm süreciyle birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da elde ettiği serbestliği sınır dışına çekilmek için değil bu bölgelerdeki devlet otoritesini ortadan kaldırmaya yönelik kullandığı, dağdaki silahlı güce dayalı “devrimci halk savaşı” stratejisi doğrultusunda teşkilatlandığı ve hazırlık yaptığı gözlenmektedir. Bölgede yol keserek kimlik kontrolü yapan, sözde savunma ve asayiş birlikleri tesis eden, bölgedeki esnaf ve işadamlarından haraç toplamaya devam eden, vergi adı altında ihalelerden pay almaya çalışan ve bölgedeki vatandaşlar arasındaki ihtilafları KCK mahkemelerinde yargıya taşıyan terör örgütü, çözüm süreciyle birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki varlığını giderek kamu otoritesine dönüştürmeye çalışmaktadır. Örgütün çözüm sürecinin sonunda bu bölgelerin PKK/KCK’ya devredileceği yönünde halka telkinde bulunduğu, halkı örgütle işbirliğine teşvik ettiği, kendisini destekleyen kesimleri silahlandırmaya başladığı, kurulacağını öne sürdüğü özerk bölgede istihdam vaadiyle gençleri ve çocukları dağa çıkardığı, korucuları tehdit ettiği ve güvenlik güçlerinin bölgeyi terk etmesi gerektiği yönünde söylemler geliştirdiği müşahede edilmektedir. Bütün bu emareler, terör örgütünün dağ kadrosunu güçlendirmeye çalıştığına, dağdaki silahlı güce dayalı “devrimci halk savaşı” hazırlığı yaptığına ve bu süreci sivil itaatsizlik temalı kitlesel halk hareketleriyle başlatabileceğine işaret etmektedir.[9]

PKK/KCK son zamanlarda, bir taraftan kendilerinin çözüm süreci için gerekli her adımı attıklarını, ancak hükümetin ise çok yavaş davrandığını, üzerine düşeni yapmadığını yaygın bir şekilde gündeme getirmeye başlamıştır. Oysa PKK/KCK verdiği sözleri tutmadığı gibi bu süreci alabildiğine kendi lehine kullanmak için her yola başvurmuştur. Bu çerçevede, 1 Eylül’de BDP, tahrik edici tarzda Dünya Barış Günü dolayısıyla Diyarbakır’da miting düzenlemiş, mitingde PKK/KCK’nın marşı okunmuş ve örgüte ait bayrak, flamalar yer almıştır. PKK/KCK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı PYD’nin Eşbaşkanı Asya Abdullah da, Diyarbakır’daki bu mitinge davet edilmiştir.

Ayrıca 3 Eylül’de, Bingöl’de bir araçta PKK/KCK’ya ait 200 kilo patlayıcı ele geçirilmiş, 6 Eylül’de, Güneydoğu’da süreç boyunca 4 mezarlık açan PKK/KCK’nın, cenazelerle birlikte patlayıcı ve silahları da gömdüğü basına yansımış, 7 Eylül’de, Hakkâri’de terör örgütünün düzenlediği eylemlerde iki polis memuru yaralanmış, 8 Eylül’de, PKK/KCK, Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinde geniş çaplı bir gösteri düzenlemiş, 9 Eylül’de ise PKK/KCK, hükümetin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmamasını ileri sürerek çekilmeyi durdurduğunu açıklamıştır.

Sadece Eylül ayında yapılanlar, PKK/KCK’nın, çözüm sürecinde nasıl fırsatçı davrandığını, bir taraftan çekiliyorum derken, diğer taraftan ise ‘devrimci halk savaşı’nı başlatmak için toplumsal taban oluşturmaya nasıl hazırlandığını göstermektedir. Bir taraftan da, dediklerim yapılmazsa ‘süreci’ bitiririm türünde hükümeti tehdit edecek açıklamalar yapılmasına neden olmuştur. Bu tarz ilk açıklama, ‘hükümetin Ekim ayına kadar adım atmaması halinde ateşkesin bozulacağını’ söyleyen Öcalan’dan gelmiştir. Bu açıklamayı, KCK Eş Başkanı Cemil Bayık’ın daha sert açıklaması izlemiştir. Bayık hükümete emir verircesine, “Öcalan’ın önerdiği sekiz komisyonun 1 Eylül’e kadar kurulacağına dair açıklama yapılmasını, 15 Ekim’e kadar da bu komisyonların kurulmasını, bu yapılmazsa, sürecin askıya alınacağını, bunun için de gerillanın geri çekilmesinin yavaşlatılmasından tutun da çekilmenin durdurulmasına, bütün Türkiye’ye yayılan serhıldanlardan, görüşmelerin durdurulmasına, Kürdistan’ın diğer parçalarında AKP politikalarına karşı siyaset geliştirilmesine kadar daha akla gelmeyen birçok yol ve yöntemin geliştirilebileceğini, ancak silahlı mücadelenin ise şu an düşünülmediği” şeklinde bir açıklama yapmıştır.

ppppp

Öcalan dâhil PKK/KCK yöneticilerini bu kadar pervasızca açıklama yapmaya yönelten şey nedir? PKK/KCK yöneticilerini cesaretlendiren olayların başında çözüm sürecini kendi lehlerine çok iyi değerlendirerek bir fırsata dönüştürmüş olmalarıdır. Zaten PKK/KCK, fırsatçı, pragmatist, ilkesiz bir örgüttür. Çözüm sürecinde böyle davranmasının nedeni de fırsatçı ve pragmatist olmasından kaynaklanmaktadır. Öcalan’ın paketlenip Türkiye’ye getirildiğinde yaptığı konuşma da[10] bunu açıkça göstermektedir. Öcalan’ı ve PKK/KCK’nın diğer yöneticilerini pervasızca konuşmaya iten sebepleri şöyle sıralamak mümkündür;

1- Çözüm sürecinde AKP’nin Güneydoğu bölgesinde oyları bir hayli artış göstermiştir. Erdoğan’ın da, oylarının yüzde 35’ten yüzde 55’e yükseldiğini açıklaması da bunu teyid etmektedir. İşte bu durum, PKK/KCK ile BDP’nin işine gelmemiş, hatta bu sonuç BDP’yi çok endişelendirmiştir. Bunu engellemenin tek yolu ise, çözüm sürecini ya durdurmak ya da bütünüyle sona erdirerek, bölge halkını terörize etmektir. İşte PKK/KCK ve BDP yöneticilerinin açıklamalarıyla yapmaya çalıştıkları da budur.

2- Bir diğer neden de, PKK/KCK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’nin Suriye diktatörü Esad sayesinde güçlenerek Kuzey Suriye’de kurtarılmış bölge oluşturmaya başlamasıdır. Bu, PKK/KCK’yı cesaretlendirmiş ve Türkiye sınırında benzeri alanları oluşturacağına dair umutlandırmıştır.

3- Çözüm süreci boyunca operasyonların durdurulmuş olması nedeniyle PKK/KCK, süreç boyunca rahat bir nefes almıştır. PKK/KCK bu rahatlığı, ‘sürec’in sağlıklı yürümesi için kullanması gerekirken tam tersine ‘süreci’ sıkıntıya sokacak faaliyetlerini daha da artırmıştır. Bölgede yol keserek kimlik kontrolü yapmak, savunma ve asayiş birlikleri oluşturmak, bölgedeki esnaf ve işadamlarından haraç toplamak, vergi adı altında ihalelerden pay almak ve bölgedeki vatandaşlar arasındaki ihtilafları KCK mahkemelerinde yargıya taşımak, sadece ‘çözüm süreci’ni çıkmaza sokmamış, aynı zamanda PKK/KCK’yı paralel devlet yapılanmasına yöneltmiştir. Bu ise, bölge halkı nezdinde terör örgütü PKK/KCK’yı tek egemen güç haline getirmiştir.

4- Dördüncü neden ise yaklaşan yerel seçimlerdir. PKK/KCK, R. Tayyip Erdoğan’ın Mart 2014 seçimlerine giden süreçte yeniden terör eylemlerinin başlamasından kaygılandığının farkında. Bu kaygıyı silah olarak kullanmak istemesi, böyle bir konuşmaya yöneltmiştir.

PKK/KCK’nın yaptıklarına ve isteklerine bakılmaksızın Kürtler dahil her kavme, Türk kavminin sahip olduğu bütün haklar geciktirilmeksizin verilmelidir. Bu haklar, PKK/KCK’nın bastırması ve estirdiği terör nedeniyle değil, her kavmin tabii ve vazgeçilmez hakkı olduğu için verilmelidir. Bu hakkın inkârı, yok sayılması ya da değişik kimlik dayatmaları asla kabullenilemez. Bu tür inkârcı ve yok sayıcı dayatmalar İslami olmadığı gibi insani de değildir. Dolayısıyla her kavim kendi diliyle özgürce konuşma, eğitim yapma, iletişim kurma, radyo ve televizyonlarda yayın yapma hakkına tabii olarak sahip olmalıdır.  Bu hak kutsaldır ve vazgeçilmezdir. Çünkü ‘diller ve renkler’ Allah’ın ayetlerindendir (Rum, 30/22).  Kürt kavminin ya da başka bir kavmin kimliğini yok saymak, Allah’ın bir ayetini yok saymak anlamına gelir. Bu ise hem büyük bir insanlık suçu ve hem de büyük bir günahtır (Bakara, 2/85).  Çünkü bir kimliği, bir dili yasaklamakla namazı ve başörtüsünü yasaklamak arasında çok fazla bir fark yoktur.


[1] http://www.hport.com.tr/gundem/33-er-i-silahsiz-pkk-nin-onune-attilar-semdin-sakik-hulya-avsar-gelseydi-ya

[2] http://habermerkezi.wordpress.com/2008/10/19/bulent-ecevit-abdnin-apoyu-nicin-verdigini-anlayabilmis-degilim/

[3] http://www.medyafaresi.com/haber/78759/guncel-ecevitle-basladi-silvanda-bitti-iste-mit-pkk-gorusmeleri.html

[4] http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-32391-kckya-avukat-darbesi.html

[5] Hakan Fidan, 14 Kasım 2007’de Başbakanlık Müsteşar yardımcılığına, 17 Nisan 2009’da ise Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşar Yardımcılığına, Müsteşar Emre Taner’in görev süresinin dolması üzerine de 25 Mayıs 2010’da MİT Müsteşarlığına getirilmiştir.

[6] http://www.gazete2023.com/haber/239/oslodaki-pkkli-acikladi-osloda-neler-oldu.html

[7] Murat Karayılan’la röportaj yapan Avni Özgürel’e göre ise bu sayı Kandil’de 5000, Türkiye içerisinde ise 3000’dür. Bkz. Neşe Düzel-Taraf- http://www.nasname.com/?/a/avni-ozgurel-turkiye-barisa-hizla-yaklasiyor

[8] http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/53797.aspx

[9] http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2463:coezuem-suereci-nereye-gidiyor-&catid=122:analizler-guvenlik&Itemid=147

[10] “Ülkemi severim; annem de Türk… Türkiye’ye dönünce hizmet edeceğim. Fırsat verirseniz hizmet ederim. Bir hizmet imkanı varsa daha üst düzeylere de bildirirsek, ben seve seve hizmet ederim. Ben hizmet edeceğim, çok iyi edeceğim. Türkiye’yi seviyorum ve Türk halkını da seviyorum. Onlara iyi hizmet edeceğime inanıyorum. Fırsat verirseniz yaparım. Pek sevindiğim bir nokta var. Eğer dikkat edilirse aslında konuşulacak bir konu bu. Ama içime öyle doğuyor ki, gerçekten iyi hizmet yapacağıma inanıyorum.”

NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin 173.sayısında (Ekim-2013) yayımlanmıştır.

GRUBA KATIL