Toplum içinde sıkça kullanılan bir cümle vardır: “Zamanı harcamak.” Dilimize yerleşmiş bu ifade, ilk bakışta masum görünse de insan, bir ömür yolculuğunun belirli bir noktasına geldiğinde bu sözün ne kadar yanlış ve bir o kadar acı bir hakikati gizlediğini fark eder.
Ömür tükenmeye yüz tuttuğunda, insanın bazı şeyleri yapmaya ne gücü ne de isteği kaldığında; elindeki fırsatlar birer birer kayıp gittiğinde aslında gerçeği idrak eder: İnsan, zamanı harcamaz bilakis zaman, insanı harcar. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de zamanın kıymetini bizlere açıkça bildirir. Asr suresinde şöyle buyrulur: “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” Bu sure, zamanın kendisine yemin edilerek başlar. Çünkü zaman, insanın en büyük sermayesidir. Ve bu sermayeyi boş, faydasız ve malayani işlerle tüketen herkes aslında farkında olmadan bir ziyanın içine sürüklenmektedir. Ne yazık ki bizler, zamanı “öldürdüğümüzü” zannederiz. Oysa hakikat, bunun tam tersidir. Eğer zamanı değerlendirmez, onu Allah’ın rızasına uygun işler ile doldurmazsak zaman bizi sessizce, yavaş yavaş tüketir. Tıpkı bir paçavra gibi… Gücümüzü, enerjimizi, fırsatlarımızı alır ve bir gün bizi de herkes gibi kenara bırakır.
Peygamber Efendimiz Hz Muhammed (sav) bu hakikati bir hadis-i şerifinde şöyle dile getirir: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit.”
(Sahih Buhari). Bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Kıyamet günü kul, ömrünü nerede tükettiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz.” (Tirmizi). Bu sorgu, zamanın ne kadar ciddi bir emanet olduğunu bizlere hatırlatır. Her geçen an, geri dönüşü olmayan bir yolculuğun parçasıdır. Ve her an ya lehimize ya da aleyhimize yazılmaktadır. Bu yüzden mesele sadece zamanı geçirmek değil, zamanı diriltmektir. Onu anlamla, ibadetle, tefekkürle ve faydalı amellerle doldurmaktır. Çünkü insan, zamanını nasıl yaşarsa aslında kendini de öyle inşa eder. Sonuç olarak “zamanı harcamak” diye bir şey yoktur. Ya zamanı hakkıyla değerlendiririz ya da zaman bizi tüketir. Ve en acı gerçek şudur ki bu hakikat, çoğu zaman ancak geri dönüşün mümkün olmadığı bir noktada fark edilir. O hâlde kendimize şu soruyu sormaktan kaçınmayalım: Biz zamanı mı yaşıyoruz yoksa zaman mı bizi tüketiyor?
Eskilerin sıkça kullandığı bir söz vardır: “Vakit nakittir.” Bu sözü söyleyenler de bu söze hak verenler de çoktur. Fakat ne zaman bu cümleyi duysam içimde derin bir ürperti belirir. Çünkü insanın kalbine şu soru dokunur: Elimizdeki bütün nakitleri versek kaybettiğimiz tek bir anı geri alabilir miyiz? Ya da sahip olduğumuz her şeyi feda etsek zamanı bir nebze olsun ileri ya da geri sarabilir miyiz? Cevap açık ve sarsıcıdır: Hayır!
İnsan, yeryüzünde birçok şeye hükmedebilir. Mala, mülke, teknolojiye hatta başka insanlara… Ama zamana hükmetmesi mümkün değildir. Çünkü zaman, insana ait değil insana emanet edilmiştir. İşte bu yüzden “Vakit, nakittir.” sözü, eksiktir. Doğrusu şudur: Vakit, candır. Çünkü her geçen an, ömrümüzden kopan bir parçadır. Biz çoğu zaman “Vakit öldürüyoruz.” deriz. Oysa hakikat bunun tam tersidir: Biz vakti değil, kendi anlarımızı, kendi canımızı tüketiyoruz. Biz, zamanı harcayamayız, zaman bizi harcar. Zaman akıp gitmez sadece. Aynı zamanda bizi de alıp götürür. İşte o “boş vakit” dediğimiz anlar, aslında ömrümüzün en sessiz kayıplarıdır. Fark edilmeden tükenen, hesaba katılmadan harcanan ve geri dönüşü asla olmayan bir sermaye… Bugün insan, zamanın değerini bildiğini zanneder. Saatler takar, ajandalar doldurur, planlar yapar… Ama çoğu zaman en büyük israfı yine zamanında yapar. Saatlerce süren anlamsız meşguliyetler, amaçsızca geçirilen vakitler, kalbe hiçbir şey katmayan uğraşlar…
Ve en acısı şudur: İnsan, kaybettiği malı telafi edebilir. Yıkılanı yeniden inşa edebilir.
Hatta kırılan kalpleri bile onarabilir. Ama geçen bir anı, asla geri getiremez. Elimizdeki bütün sermayeyi versek bile bir saniyeyi dahi satın alamayız. Bu yüzden vakit, nakitten daha kıymetlidir. Çünkü nakit, yerine konabilir ama vakit, asla… Çünkü vakit, hayattır. Çünkü vakit, ömürdür. Ve en önemlisi… Vakit, candır.
İnsan bazen yorulmadan yorulur. Bedeni dinçtir ama kalbi ağırdır. Gün boyu bir şeylerle meşguldür fakat gece başını yastığa koyduğunda içinde tarif edemediği bir boşluk hissi vardır. İşte bu hâl, çoğu zaman fark etmeden içine düştüğümüz “malayani”nin izidir. İslam geleneğinde malayani, insanı Allah’tan uzaklaştıran, ona ne dünyada ne de ahirette fayda sağlayan söz ve uğraşlar olarak tarif edilir. Bu, sadece açıkça kötü olan şeyler değildir; çoğu zaman zararsız görünen ama kalbi yavaş yavaş körelten meşguliyetlerdir.
Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde şöyle buyurur: “Kişinin gereksiz şeyleri terk etmesi, İslam’ının güzelliğindendir.” Bu ölçü ne kadar sade ama ne kadar derindir. Çünkü insanın kalbi, her gördüğüyle, her duyduğuyla, her meşgul olduğu şeyle şekillenir. Kalp bir kap gibidir, içine neyi koyarsanız onunla dolar. Eğer gereksiz şeylerle doldurursanız hakikate yer kalmaz. Bugün en büyük imtihanlarımızdan biri, dikkatimizi çalan bu sayısız meşguliyettir. Sürekli akan görüntüler, bitmeyen konuşmalar, durmaksızın yenilenen gündemler… Hepsi bize bir şey veriyormuş gibi görünür ama çoğu zaman bizden çok şey alır. En çok da huzurumuzu… Oysa zaman, sıradan bir akış değil, Allah’ın insana verdiği en büyük emanetlerden biridir. Her an, geri gelmemek üzere bizden ayrılırken aslında bir şahitlik de bırakır. Ya lehimize ya aleyhimize… Bu yüzden mesele sadece zamanı “boşa harcamak” değildir. Mesele, kalbi neyle doldurduğumuzdur.
İnsan kalbi, zikirsiz kaldığında ağırlaşır. Faydasız sözlerle meşgul oldukça inceliğini kaybeder. Ve bir noktadan sonra, hakikati duysa bile eskisi gibi hissedemez. İşte malayaninin en büyük zararı da budur: Kalbi sessizce katılaştırması. Ama her kaybın bir dönüş yolu vardır. Bazen sadece durmak gerekir. Gürültüyü kısmak, fazlalıkları azaltmak, kalbi dinlemek… Bir ayeti ağır ağır okumak, kısa bir duayı samimiyetle yapmak, bir anlığına bile olsa Allah’ı hatırlamak… Çünkü kalp, hakikati unutmaz; sadece üzeri örtülür. Ve insan, gereksiz olanı terk ettikçe hafifler. Azalttıkça arınır. Sadeleştikçe yaklaşır. Belki de gerçek huzur, daha fazlasına sahip olmakta değil, fazlalıklardan kurtulmaktadır. Zira her terk ediş, bir kayıp değildir. Bazen insan, bıraktıklarıyla kurtulur.
Müslüman’ın hayatında “boş vakit” diye bir kavram yoktur. Çünkü vakit, doldurulması gereken bir boşluk değil, korunması gereken bir emanettir. Her an ya değer kazanır ya da kaybolur. Eğer biz vaktimizi Allah’ın razı olduğu şeylerle doldurmazsak o boşluğu başka şeyler doldurur. Ve çoğu zaman bu, insanı fark ettirmeden oyalayan, kalbi yoran, anlamdan uzaklaştıran meşguliyetler olur. Eskilerin “malayani” dediği şey, tam da budur: faydasız, yönsüz, insanı kendinden ve Rabbinden uzaklaştıran uğraşlar… Bu yüzden Müslüman için mesele sadece çalışmak değildir, bilinçli yaşamaktır. Sadece meşgul olmak değil, neyle meşgul olduğunu bilmektir. Dinlenmek bile bu bilincin dışında değildir. Çünkü İslam’da dinlenmek, tamamen dağılmak değil, yeniden toparlanmaktır. Ölçüsüz bir gevşeme değil; niyetli bir yenilenmedir. Müslüman’ın istirahati bile bir plan ve program dahilindedir. Çünkü o, kendini kaybetmek için değil, kendine dönmek için durur.
Bizler çalışarak dinlenen bir ümmetiz. Gayret ettikçe diri kalan, ürettikçe huzur bulan bir topluluğuz. Tembellik bize yakışmaz, savrulmak ise daha büyük bir kayıptır. Nitekim Rabbimiz İnşirah suresinde şöyle buyurur: “Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul. Ve yalnızca Rabbine yönel.” Bu ilahi ölçü, hayatın ritmini öğretir. Bir iş bittiğinde boşluğa düşmek yoktur, yeni bir anlamın kapısı vardır. Ama bu geçiş, rastgele değil, yönlüdür. Her işin nihayetinde kalp, yine Rabbine döner. Çünkü insanı diri tutan, sadece hareket değildir; istikamettir.
Bugün en büyük yorgunluklarımızın sebebi, çok çalışmak değil, dağınık yaşamaktır. Zihin dolu ama kalp yorgun. Günler geçiyor ama içimizde bir eksiklik hissi büyüyor. İşte bu, planı olmayan bir hayatın sessiz sonucudur. Oysa Müslüman bilir ki her an, bir imkândır. Her meşguliyet, bir tercihtir. Ve her tercih ya kalbi aydınlatır ya da karartır. Bu yüzden vakit, gelişigüzel harcanacak bir şey değil, titizlikle korunacak bir nimettir.
Boşluk yoktur. Ya hak vardır ya gaflet. Ve insan, hangisini seçerse onunla yaşar. Ve bir gün… Saatler durmayacak ama bizim için zaman bitecek. Geriye dönüp baktığımızda neyi hatırlayacağız? Saatlerce oyalandığımız boşlukları mı yoksa kalbimizde iz bırakan anları mı? Belki de en acı olan, yapamadıklarımız değil, yapmaya fırsatımız varken önemsemediklerimiz olacak.
O gün gelmeden önce… Henüz nefes alabiliyorken, henüz kalbimiz hissedebiliyorken,
henüz kapılar kapanmamışken… Zamanı tüketenlerden değil, zamanı diriltenlerden olmayı seçelim. Çünkü ömür kısa, hesap yakındır.
Ve unutmayalım ki zaman geçmez… Zaman, bizi Allah’a doğru götürür.
Allah’ım! Bize emanet ettiğin zamanı hakkıyla değerlendirebilmeyi nasip eyle. Kalplerimizi malayani olandan uzaklaştır, bizi faydalı olanla meşgul kıl. Bize boşlukta savrulanlardan değil, her anını senin rızana yönelten kullarından olmayı lütfet. Gafletle geçen anlarımızı affet, kalan ömrümüzü bereketlendir. Kalbimizi diri, niyetimizi halis, yolumuzu istikamet üzere eyle. Bizi zamanı tüketenlerden değil, zamanı seninle diriltenlerden eyle. Âmin.
Kemal ÜNLÜTAŞ

Follow