Amellerinizi Boşa Çıkarmayın…
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Amellerinizi Boşa Çıkarmayın…

“(Ey Peygamberim!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?…” (Kehf:103)

slide_35

Davranış biçimleri bireysel ve toplumsal dinamiklerin temelini oluşturur. Bireyin davranış şekillerinin dışa vurumu, toplumsal öngörülere ve atalardan gelen geleneklere uygunsa senkronize bir yapı oluşturur. Değilse en yakın aile fertlerinden tutun toplumun tüm kesimlerinden topyekün bir tepki ile karşılaşır. Çünkü mevcut düzenin işleyişinin bozulmak ya da değiştirilmek istenmesi hoş karşılanmaz: “…Dediler ki: “Siz, bizim benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin. Resulleri onlara dediler ki: “Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etmelidirler. İnkâr edenler, resullerine dediler ki: “Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz.” Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: “Şüphesiz biz, zulmedenleri helak edeceğiz.”” (İbrahim:10-11-13),

Toplumun iyi ve faydalı bir yöne kanalize edilebilmesi için değer yargılarının ilahi bir kaynaktan beslenip halis niyetle davranış biçimi olarak pratiğe yansıması gerekir. Bu değer yargılarının ve pratiğe aktarılan davranış biçimlerinin, toplum içerisinde kavramlaştırılması ve örnek model olması üç türlü gerçekleşir. Birincisi, ilahi bilgi yani vahiy ile beslenmiş, iman, salih amel ve ahlak ekseninde kişiliğin oluşmasıdır. İkincisi, baskın zümrenin ve hâkim ideolojinin çıkarları doğrultusunda kişiliğin oluşmasıdır. Üçüncüsü ise, atalardan gelen, nesiller boyu devam eden ve kabul görmüş geleneksel din ve kültür birikiminin yeni nesile kişilik olarak aktarılmasıdır. Örf, adet ve gelenek kavramları hakkında Hayrettin Karaman şunlar söyler: “Örfün daha ziyade Allahu Teâla’nın razı olduğu, dinin tasdik ettiği, akl-ı selimin makbul ve mâkul olarak kabul ettiği, Allahu Teâla’nın insanlara bahşettiği selim fıtrata uygun olan ictimaî telakki ve davranış bütünü gibi telakki edildiği, böyle anlatıldığı, böyle anlaşıldığı olmuştur. Buna karşı, âdetin örften daha geniş bir kavramının bulunduğu hem örfü ihtiva ettiği, hem de örfü aşan yine insanların benimsedikleri ve fakat mâkul, meşrû olmayan, güzel olmayan, çirkin ve yanlış da olabilen, bid’at, hurafe, zulüm kabilinden de olabilen telakki ve davranış bütünü diye anlamlandırıldığı olmuştur. Gelenek kelimesi bazen an’anenin bir tercümesi olarak karşımıza çıkıyor. An’ane dediğimizde yine öteden beri bir milletin veya ümmetin tarihi boyunca nesilden nesile intikal eden âdetler, örfler mânasına geliyor. O halde örf, âdet, an’ane bizim bugün kullandığımız Türkçe’ye gelenek kelimesiyle nakledilmiş oluyor. (www.Hayrettin Karaman.net)

Bu değer yargıları eğer ilahi platformda kabul gören bir duruş sergiliyorsa İslam buna ses çıkarmaz ve yeri gelir destekler. Yapan kâfir dahi olsa hayır ve iyilik eksenli toplum yararına olan tüm ameller desteklenir. Ve bu hayır eksenli amelde bulunan kâfir kişi ya da kişilere karşılığı bu dünyada verilir. Ahiretten (Cennetten) bir payları olmaz. Atalardan gelen gelenekler ve ibadet şekilleri bireysel ve toplumsal zulme sebep oluyorsa, Allahın ulûhiyet ve rububiyet sınırlarını aşarak pay çıkarıyorsa, bu konumdaki insanların ve zümrelerin içinde bulundukları durum, Kuran’da atalar dini olarak tanımlanır ve mevcut durumları onlara bildirilir: “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler. Dedi ki: “Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.” (Enbiya:53), “Onlara; “Allah’ın indirdiklerine uyun” denildiğinde, derler ki; “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman 21)

Atalarının yoluna uyan ve doğru, faydalı ameller işlediklerini zanneden bu insanların amelleri boşa çıkmış ve azaba düçar olmuşlardır: “Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: “Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve Rasul’e itaat etseydik.” Ve dediler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular.” “Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et.” (Ahzab 66-68)

Günümüz Müslüman gençlerinin, özellikle islami şuuru tam oturmamış kesimin en büyük problemlerinden birisi de budur. Yaşadığımız toplumda aile büyüklerinin kişiliği, bir üst kuşağın etkisi ile oluşmuştur ve kıramadığı ya da kırmak istemediği, sahiplendiği bir gelenek vardır. Bu gelenek içerisinde mevcut sistemi sahiplenme, demokrasi veya ırkçılık bayraktarlığı yapma, Allah’ın uzak durun dediği amelde şirk içeren unsurları fütursuzca yapma, aklını ipotek altına verecek şekilde bir şeyhe tabi olma veya şirk unsurları içeren ibadet türleri üzere yaşam biçimini belirleme vardır.

Bu ataların yaşam biçiminde; Kuran, anlamadığı ve anlamak için çaba harcamadığı bir kitap konumundadır. Okumadığı Kuran, hayatını belirlemediği ve bir sonraki nesile aktaracağı bir iman kültürü oluşturamadığı için basit görünen davranış biçimleri dünyada iken yaptıkları amellerini törpülemeye ve kazandığı sevapları birer birer yok etmeye, dolayısıyla eli boş Allahın huzuruna çıkmaya kadar götürmektedir. Evlatlarına da bu cahiliyye kültürünü ve yaşam biçimini aşılaması gayet normal gelir. Akıl baliğ olmayan yaşta iken başlayan bu dejenerasyonu (yozlaşma), çocuğun veya gencin yanında içki içme, şans oyunları oynama, kahvehane kültürünü aşılama, ailece görüşmelerde annelerin mahremiyete ve kıyafetlerine dikkat etmemesi, haremlik-selamlık uygulamaması, küfür ve argo konuşmalar, dayak ve baskılarlarla olumsuz kişilik temellerinin atılmasını örnek olarak sıralayabilir ve çoğaltabiliriz. Böyle bir ortam ve kültürü alan gencin kazanılması ve islami duyarlılık kazandırılması oldukça zor olabilmektedir. Çünkü atalarından aldığı bu kültür ve içinde bulunduğu, vakit geçirdiği ortamlar kişiliğini oluşturmaya başlamıştır.

Toplumsal düzlemde olumlu ya da olumsuz karşılık gören, vahiyle anlamlandırılan ve içi doldurularak tevhid, adalet ve toplumsal kurtuluşa temel teşkil eden bazı kavramlar, (iman, salih amel, helal, rüşd, hasene, şükür, maruf, takva, sıdk, izzet, kanaat, tevazu, iffet, ünsiyet, ihlas vb.); toplumun ıslahına yani zulmü, şirki, haramı, kötülüğü, gayri ahlaki davranışları engellemeye yöneliktir. Rabbimiz bu niyetle toplumsal kurallar koyar. Bireyler bu kurallara; iç alemlerinde dönüşüme, teslimiyete izin verdikleri ölçüde dinamik, sosyal, hedefleri olan ve bu hedefler uğruna yaşamayı ve ölmeyi göze alan bir konuma gelirler. Dünyaya meydan okumaları ve idealleri uğruna herşeyi göze almaları boşa değildir.

Bireyleri yıkılmaz, sağlam bir bina gibi ayakta tutan, çimento görevi gören temsili harca ve asli dinamiklere ihtiyaçları vardır. Bir yapı için tuğlanın dayanıklılığı ve çimento harcı ne ifade ediyorsa birey içinde, güçlü bir iman potansiyeli ve aldığı islami kültür öyledir. Çünkü iman kavramı, o bireyde Allahın rızasını dünyevi herşeyden üstün tutma gibi bir erdem teşkil eder. Niyet hedefe kilitlenmede etken roldür. Hedeflenen ne ise niyetsiz elde edilemez. Neye niyet edilirse akıbet o niyete göredir. Hal böyle olunca niyetin önemi daha bir belirginleşir. Niyet akibeti belirliyorsa ve akıbet niyete tabi ise niyet, yapılacak tüm eylemlerin önünde ve belirleyici unsur olarak karşımıza çıkar. Sözlükte “yönelmek, ciddiyet ve kararlılık göstermek” gibi anlamlara gelen niyet, genellikle “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve O’nun hükmüne tabi olmak üzere fiile yönelen irade” şeklinde tarif edilmiştir. (TDV İslam Ans, XXXIII, 169)  

İman-Niyet-Salih Amel-Akibet bütünlüğü

Akibet niyete göre ise, niyet ile akıbet arasına amel dediğimiz kavram girer. Niyet-amel-akibet bütünlüğü, Müslüman veya gayrimüslim ayırımı yapmadan tüm insanlar için değerlendirilebilir. Bu kavram bağlamında her amel bir niyetin sonucudur. Amel kavramı şu şekilde tarif edilir: “İş, vazife, hareket, idare, daire, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibadet, hayırlı iş. Daha ziyade canlıların bir maksatla yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’) amel olmak üzere ikiye ayrılır. (Şamil İslam Ansiklopedisi c. 1, s. 128) Bir amelin salih olabilmesi için niyetinde salih olması ve insanın; amellerini salih kılacak davranışlar sergilemesi gerekir. İnsan, yeryüzüne nasıl davranışlar sergileyeceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye gönderilmiştir: “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” (Mülk: 2). Bir maksatla yapılan işe amel denildiğine göre, akıl verilen insan için maksat, niyetle harekete geçer. Bireyin yaptığı tüm iş ve davranışlar niyetle anlam bulur.

Amel; niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iş ve bilinçli bir davranış şeklidir. Yapılan amellerin anlam bulması, değerli hale gelebilmesi için başına salih kelimesini koymak gerekir. Bu iki kelime birleştiğinde bir anda herşeyi değiştirir. Bireyi bir hiçten alır ve ‘insan’ konumuna yükseltir. Kavramları anlamlandıran Allah, bu iki kelime bütünlüğüne çok değer verir. Daha doğrusu insanın değerli olması ve katında bu değerle makbul olması için pek çok ayetin başına imandan sonra bu kavramı koyar. Bu kavramla bütünleşmesini ister.  

Bazen niyet amelin önüne geçebilir. Salih niyeti sebebiyle imkânsızlıklarına rağmen en ağır bir ameli bile yerine getiremese bile sanki yapmış gibi sevap kazandırır. Sahabeden, çok fakir olan bir grup Tebük seferine katılmak istemiş fakat yiyecek, giyecek ve binek bulamamışlardı. Bunları kendilerine vermesi ve üzerilerine farz olan cihada katılabilmeleri için Rasulullah (s.a.v.)’e gelmişlerdi. O da onları bindirip sevkedecek bir şey bulamadığını bildirince, üzüntülerinden ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bu durum Tevbe suresinde şu şekilde bildirilir: “Bedevilerden, (mazeretleri olduğunu) iddia edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azap erişecektir. Allah ve Resulü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (neyin doğru olduğunu) bilmezler.” (Tevbe: 90-93)

Mevdudi, tefsirinde bu ayetler de geçen olay hakkında şunları söyler: “Cihada katılmak için büyük bir istek duyan, fakat gerçekten ciddi bir özür nedeniyle katılamayan kimseleri, Allah bedenen katılmasalar ve uygulamada bir şey yapmamış olsalar da savaşa katılanlar arasında sayacaktır. Çünkü onlar kendi hataları olmaksızın cihaddan geri kalışlarına, bir adamın bir işi veya yüksek bir kârı kaçırdığı zaman nasıl üzülürse öyle üzülürler. Allah böyle bir kimseyi görevde sayar, çünkü o ciddi bir özür nedeniyle aktif bir hizmet yapmasa da kalbi Allah yoluna hizmet etmekle meşguldür. Hz. Peygamber’de (s.a.v) Tebûk’ten dönüşte aynı noktayı vurgulamıştır: “Hastalıklarından dolayı Medine’de kalan öyle adamlar vardır ki, her yürüyüşünüzde ve her vadiyi geçişinizde sizinle beraberdirler.” Doğal olarak çevresindeki sahabeler buna şaşırdılar ve “Medine’de kaldıkları halde mi?” diye sordular. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: “Evet, Medine’de kaldıkları halde. Çünkü şartlar onları Medine’ de kalmaya zorladı, aksi takdirde sizinle birlikte olurlardı.”

Buna benzer bir olayda Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’dan rivayetle şu şekilde gerçekleşmiştir: “Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek cihada katılmak için kendisinden izin istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona: –Annen baban sağ mı? diye sordu. Adam: –Evet sağdırlar, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) adama: –Öyleyse onların rızasını kazanma uğrunda cihad et buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî ve Nesaî). Bu iki olayda da halis bir niyet taşıyarak salih amel işleme gayreti ile harekete geçmenin sonucu yani akıbet hayırla neticelenmiştir.

Dinamik ve kulluk eksenli bir toplumun oluşturulmasında birey açısından niyet–hedef düzleminde bir hareket kaçınılmazdır. Dörtlü değerlendirme (iman-niyet-salih amel-akibet), insanı dünyanın en değerli varlığı haline sokar. Yapılan eylemin başlangıç ve bitiş sürecinde Allahın muradı ile insanın bundaki algısı bütünlük arzetmek zorundadır. Bazı insanlar, iman ettiğini söylesede, salih amel işlediğini ifade etsede ve niyetlerini salih olarak belirtsede şirkten ve cehennemden kurtulamayacaklarının örnekleri vardır Kuran’da.

Niyet salih olsada, amel salih olsada, iman tam anlaşılamamışsa insan büyük bir kayıp içindedir: “Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) ‘Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer:3) Bu ayette niyet birey açısından salih durumdadır. Allaha yakınlık için bir eylem ve amel söz konusudur ama ne kadar salih bir niyetle salih bir amel işlendiği öne sürülse de akibetin olumlu ve kabul edilebilir olması için Allahın bu kavramlara yönelik niyetine, muradına uygun olması gerekir. Yoksa yapılan amelin boşa çıkması kaçınılmazdır.

İbadet maksadı ve niyetiyle insanlar pek çok amelde bulunur. Amellerin niyetlere göre olduğunu ve kişiye ne niyet ettiyse onun verileceğini Rasulullah (s.a.v.) şöyle bildirir:  “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise, onun hicreti Allah ve Rasulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155). “İbn Hacer, “Fethu’l-Bari”de bu hadise temel teşkil eden olayı şöyle nakleder: “Rasulullah’ın Medine’ye hicret etmesi üzerine, Müslümanlar Mekke’yi terk ederler. Muhacirlerden bir hanım sahabiye olan Ümmü Kays da, Medine’ye hicret etmek ister. Bu arada bir sahabi Ümmü Kays’a evlenmek üzere talip olmuş, kadın da, “Benimle Medine’ye hicret edersen seninle orada evlenirim.” demiştir. Bu sahabe Medine’ye hicret etmeye gönlü olmadığı halde, sırf o kadınla evlenmek için Medine’ye hicret etmiş ve sonra da orada evlenmişlerdir. Sırf Ümmü Kays’la evlenmek için hicret eden bu şahsın niyeti, sahabe arasında bilindiği için bu kişiye; “Muhaciru Ümmi Kays” (Ümmü Kays’ın muhaciri) lakabı takılmıştır. Hz. Peygambere ulaşınca Hz. Peygamber bu hadisi söylemiştir.” (Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ocak 2010)

İsmini bilmediğimiz bu sahabi, Rasulullah (s.a.v.)’e iman etmiş, Mekkeli müşriklerin zulümlerine katlanmış ve hicret yapan muhacirlerden biridir. Diğer sahabeler Allah için bu sıkıntılara katlanırken ve sevabını alırken bu sahabi, bir kadınla evlenme niyeti ile yola çıkmış ve çekilen eziyetlerin sevabından mahrum kalmıştır. Oysaki aynı yolu yürümüşler, aynı noktadan hareket edip, aynı noktaya ulaşmışlardır. Niyetlerindeki farklılık sebebiyle farklı akıbet ile karşılaşmışlardır. Bu da bize gösteriyor ki yapılan amelin salih olması gerektiği gibi, edilen niyetinde salih olması gerekir. Niyetin ne kadar önemli olduğunu Rasulullah (s.a.v.), bize şöyle bildirir: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” (Kütübü Sitte, XVI, 8; Tirmizî, zühd, 17)

Niyetteki bozukluk ameli gerçekleştirse de salih bir amel olmadığı için akıbet hüsrandır ve yapılan bu amel boşa gitmiş, sevabı alınamamıştır. Et yemek niyetiyle kurban kesenler, perhiz ve zayıflama niyetiyle oruç tutanlar, gösteriş ve cömert görünme niyetiyle infak edenler, takvalı görünmek ve saygınlık kazanmak niyetiyle bir toplulukta namazlarına daha bir özenme ile kılanlar, Kuran ayetlerini özümseme, hayatına tatbik edip rehber edinme olarak değilde, ne kadar bilgili olduğunu insanlara ima ve gösterme yolunu tercih edenler… Bu hicret olayında olduğu gibi Allah için yapılan tüm ibadetlerde de aynı durum söz konusudur. Boşa çıkarmak (edalle); heder etmek, hükümsüz ve değersiz hale getirmek demektir.

Konumuza daha detaylı birkaç örnek verelim:

  1. Ebu Umâme el-Bâhilî (r.a)’den gelen rivayete göre bir adam Rasulullah (s.a.v)’e gelerek: “Şöhret ve ücret elde etmek için savaşan kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v): “Onun için hiç bir şey yoktur.” dedi. Adam sorusunu üç sefer tekrarladı. Rasulullah (s.a.v)’de her defasında: “Onun için hiçbir şey yoktur” buyurdu ve şöyle devam etti: “Allah ancak kendi rızası gözetilerek samimi bir niyetle yapılan ibadetleri kabul eder.”(Nesaî, cihad, 24)
  2. Rasulullah (s.a.v.), şöyle buyurur: “Kıyamet günü, hesapların görüleceği gün, Allah ilkin şehitleri çağırır. Şehitlerin amel defterleri açılarak onlara müjdeler verilir ve sonra Allah şehitlerin içinden bir gruba der ki: – Sizler ayrılın. O ayrılan grup der ki:- Ya Rabbi, biz de senin dinin için mücadele verdik, kanımızı akıttık. Allah Teâla onlara: – Hayır, siz sadece insanlar ne cesur desinler diye savaştınız, der. Sonra Allah, âlimleri çağırır ve âlimler içerisinden bir zümreye de: – Sizler ayrılın, der. Onlar da: – Ya Rabbi, herkes dünya malı-mülkü peşinde koşarken, biz ilim peşindeydik, gecemizi gündüzümüzü, eşimizi ve çocuklarımızı feda ettik; biz ilim rahlelerinde dirsek çürüttük, niçin bizi ayırdın, derler. Allah Teâla onlara: – Hayır, siz o ilmi insanlara gösteriş için öğrendiniz. Size burada benim vereceğim bir karşılık yoktur, der. Sonra zenginleri çağırır, mal kazanan ve malını Allah yolunda infak edenler gelir. Onlardan da bir grup ayrıldıktan sonra onlara: – Sizler benim rızam için vermediniz, siz, başkaları alkışlasın diye verdiniz. Size de burada bir şey yoktur, der.” (Müslim, İmaret, 152; Tirmizî, Zühd, 48; Nesaî, Cihad, 22)
  3. Hz. Peygamber (s.a.s.), Uhud’da düşmanla çarpışmakta olan yiğitlerini bir grup sahabeyle beraber seyretmektedir. Sahabelerden biri der ki: – Ya Rasulallah! Şu askeri görüyor musun ne yiğitçe savaşıyor! O senin halanın oğlu Abdullah’tır, der. Allah Rasulü (s.a.v.): – İnşallah o cennetliktir, der. Bir de öbür tarafa bakarlar ve başka bir sahabe de: – Şu da Haris’in oğlu Kuzman’dır. Dokuz kâfiri yere sermiş ve yaralı bir şekilde hala çarpışmaktadır. Bu da ne yiğitçe çarpışmaktadır ey Allah’ın Rasulü, der. Ama Rasulüllah (s.a.s.)’ın yüzünün rengi değişir, kaşlarını çatar: – O cehennemliktir, der. Sahabeler birden bu söz üzerine şok olurlar. Bu sözün manasını anlamazlar. Sahabelerden biri savaş sonunda yaralı olan Kuzman’ın yanına varır: – Ey Kuzman! Müjdeler olsun sana Allah ve Rasulü için bu meydanda kılıç salladın, ne mutlu sana eğer ölürsen cennetliksin, der. Ama Kuzman, o ana kadar içinde sakladığı niyeti açığa vurur: – Ey İbn Katade, beni buraya getiren ne Allah’ın dini ne de Muhammed’in şerefiydi, beni buraya getiren Medine’nin hurmalıklarıydı. Ben buraya Medine’nin hurmalıklarını savunmak için geldim, der. Sonunda çektiği acılara dayanamaz. Bir ok alıp kalbine saplar ve oracıkta ölür. İbn Katade koşup Rasulüllah’ın yanına gelerek olayı anlatır. Sahabeler o zaman Peygamberimizin sözünün anlamını idrak ederler. (Buhari, Cihad, 77; İbn Hişam, Sire, III, 93, 94)

İmanda şirk varsa, sahih imana ibadet maksatlı dahi olsa, Allahı sever gibi sevilen put, şeyh, veli, lider, hoca dahil ediliyor ve bunun gerekçesi niyet olarak Allaha yakınlaşmak olarak görülüyorsa, ya da Allahı şah damarından daha yakın bulmayı değilde şeyhinin kendisini her yerde gördüğünü, duyduğunu söylüyorsa, Allahın her türlü tasarruf hakkına sahip olmasına rağmen şeyhini sırattan geçirici bir araç vesilesi kılmayı tahayyül ederek kulluk mertebesinde tâat ediyorsa; bu davranış ve yöneliş, Allah nazarında Cehenneme görüren bir ameldir: “İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” (Bakara:165) Akibetin hayır olması ve akibete götüren salih amelin duru bir niyet taşıması için iman kavramına şirk unsurunun bulaşmaması gerekir: “Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler” (Yusuf:106)

Allaha ortak koşarak şirke bulaşmış insanların amellerinin bir kıymeti yoktur ve amelleri boşa çıkmıştır. “İşte bu, Allah’ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (Enam:66), “Puta tapanların kendilerinin inkârcı olduklarını itiraf edip dururken Allah’ın mescidlerini onarmaları gerekmez. Onların işledikleri boşa gitmiştir, cehennemde temelli kalacaklardır.” (Tevbe:17) Bu ayette Allahın mescitlerini onarmak gibi yüce bir görevi yerine getirseler de Allah, öncelik olarak kendisine ortak koşulan tüm şirk unsurlarını ve putları terketmedikleri ve katıksız iman etmedikleri sürece yaptıkları amellerin kabul olmayacağını bildirmiştir. İmanlarına şirk bulaştırmayanlar ise kurtuluşa ermiştir: “İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” (Enam:82)

Allaha iman etmeyenlerin ve İslami hükümlere inanmayı inkâr edenlerin de amelleri boşa gitmiş, hayır namına ne yaptılarsa hepsi silinmiştir. “…Kim (İslami hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.” (Maide:5), “Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”  (Ahzab:19)

Şirke bulaşan ve Allaha ortak koşanlar ile dini hükümleri reddedenler gibi kâfir olanların, mürtedlerin de amelleri boşa çıkmıştır. Bakara suresinde, fitneye maruz kalıp akılları çelinerek dinden çıkarılma tehlikesine karşı tehdit içeren bir uyarı gelir: “Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescidi Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür. Güçleri yeterse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. İçinizden dininden dönüp kâfir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler. (Bakara:217)

Rasulullah (s.a.v),  bir gözcü grubunu Mekke ile Taif arasın bir bölge olan Nahle’ye göndermişti. Onlara düşmanı gözlemelerini ve onların gelecekle ilgili planlarını öğrenmelerini emretmişti. Hz. Peygamber (s.a) onlara savaş izni vermediği halde bu grup, Kureyş’in ticaret kervanına saldırmış, bir kişiyi öldürmüş, geri kalanını esir alarak ganimetlerle birlikte Medine’ye getirmişti. Mevdudi tefsirinde bu ilahi ikaz konusunda şunları kaydeder: “Kureyşliler ve onların gizli müttefikleri olan yahudilerle, Medine’de müslüman gözüken münafıklar, karşı propaganda yapmak ve müminler aleyhine konuşmak için ellerine geçen bu fırsatı kaçırmadılar. Bazı müslümanlar Yahudiler ve kâfirler tarafından yöneltilen eleştiriyi haklı gördüler. Onlar bu eleştirilerin samimi olduğunu ve bu anlaşmazlığın ortadan kaldırılması halinde eleştiricilerin tatmin olacağını ve onlarla barış yapılabileceğine inanıyorlardı. Bu ayette müslümanlar, onlar hakkında bu tür fikirler beslememeleri için uyarılıyorlar. Müslümanlar, kendilerini inançlarından döndürmeye çalışanların, mallarını çalmaya çalışanlardan daha büyük bir düşman olduğunu hatırlamalıdırlar. Çünkü hırsız, geçici olan bu dünyalarına zarar verir, oysa onları inançlarından döndürmeye çalışan kimse, ebedî olarak ahiret hayatlarını mahvetmeye çalışmaktadır.”

Bu konu üzerinde ciddi durulması gerektiğine inanıyorum. Konu içeriği; Müslümanların, Yahudiler ve münafıkların çıkarmaya çalıştıkları fitneye karşı duruşları ile ilgilidir. Müslümanların bu fitneyi göremeyip bu şer ittifakını desteklemeleri ve haklı bulmaları sonucu dünyada yaptıkları amellerin boşa gideceği ve cehennem azabıyla tehdit edildiği bir durumdur. Günümüzde Müslümanlara yönelik fitnelerin dikkatle incelenmesi ve böyle bir azap tehdidini üzerlerine alınarak basiretli hareket etmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İman etmediği halde Müslüman görünen, Müslümanlar arasında gizli fitne çıkarmaya çalışan, her zaman çıkarları doğrultusunda İslami söylemleri kullanan, her zaman güçlü rüzgârdan yana dönen, güçlünün, İslamcı egemen siyasi gücün yanında yer alan, etkin cemaatlerde nemalanmaya çalışan ve bu ortamlardan bilgi toplayıp çıkarları doğrultusunda satan münafıklarında amelleri bu dünyada ve ahirette boşa gitmiştir: “Ey münafıklar, siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Tevbe:69)

Sadece dünya nimetlerini isteyen, nasıl olursa olsun, nasıl gelirse gelsin anlayışı ile kazancında helal haram sınırlarına riayet etmeyen, dünyada her türlü zevki yaşamayı kendine düstur edinen, ‘bir kez geliyoruz dünyaya’ diyerek ahirette hesaba çekilme derdi taşımayan, Allahın dünya nimetlerine karşı cennette vadettiği sınırsız nimetleri uzak gören insanların yaptıkları ameller de boşa gitmiştir: “Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiç bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunlara, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların orada (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.” (Hud:15-16)

İnsanlara gösteriş olsun diye, başa kakarak, minnet ve eziyet ederek sadaka verenlerin, yaptıkları bu hayır ve amelde boşa çıkmıştır: “Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara:264) Kuran ayetlerini inkâr edenlerin ve ahirete inanmayanların da amelleri boşa gitmiştir: “Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler.” (Araf:147)

Kendisine şah damarından daha yakın olan Allaha değilde, isteklerinin kabul olması için yatırlara gidip ölmüş kimselere dua eden, Allah ile güçlü bağları olduğuna inandığı şeyhine, isteklerinin kabul olması için dua eden, aracı olmadan dualarını kabul etmeyeceği inancı ile dualarına şirk bulaştıran kişilerin de yaptıkları bu dualar boşa çıkmıştır: “Gerçek dua ancak Allah’adır. O’ndan başka çağırdıkları (dua ettikleri) ise kendilerine hiçbir şeyle karşılık veremezler. Onlar, ağzına ulaşması için suya doğru iki avucunu açan kimse gibidirler. Oysa (böyle yapmakla su) ona ulaşmaz. Kâfirlerin duaları sapıklık içinde kalmaktan başka bir şey değildir.” (Rad:14)

İnkâr eden ve Müslümanları, Allahın emrettiklerini yapmaktan alıkoyan kişilerinde amelleri boşa çıkmıştır: “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.” (Muhammed:1). Mevdudi tefsirinde bu ayet ile ilgili şunları kaydeder: “Ayetin aslında “saddu an sebilillah” buyurulmuştur. Sad kelimesi Arapça’da lazım ve müteaddi (geçişli ve geçişsiz) olarak iki şekilde kullanılmaktadır. Bu bakımdan ayetin bu parçası ‘Bizzat kendileri Allah yoluna gelmekten kaçındıkları’ anlamına gelebileceği gibi, ‘Onlar diğerlerini Allah yoluna gelmekten menetti’ anlamına da gelebilir. Başkalarını Allah yolundan menetmenin, alıkoymanın çeşitli şekilleri vardır. Bunun bir türü, başka birisini iman etmekten zorla menetmek; diğer bir türü de, iman edenlere aşırı derecede işkence ve zulüm yaparak mü’minlerin imanlı olarak yaşamalarının ve başkalarını imana davet etmelerinin zorlaştırılmasıdır. Üçüncü bir türü de, dine ve dindarlara karşı çeşitli yollarla insanlara güvensizlik duygusu aşılayarak ve gönüllere şüphe tohumları ekerek onları soğutmaktır. Bunların yanısıra, kâfirlerin kendi çocuklarını küfür üzere yetiştirmeleri de Allah’ın dininden menetmenin bir şeklidir. Böylece, onların gelecek nesillerinin atalarının dinini terkederek İslam’ı kabul etmeleri imkânsız hale gelir. Bu bakımdan her kâfir, her sistem, Allah yolu için büyük bir engeldir. Çünkü eğitim ve öğretimi, sosyal düzeni, gelenek ve görenekleri, inançlarına olan aşırı bağlılıkları gerçek dinin yayılmasını tamamen engeller.”

Allah’ın hükümlerini beğenmeyenlerin de amelleri boşa çıkacaktır. Bir şeyi beğenmeyen kimse, o şeyin doğruluğunu, iyi ve uygulanabilir olduğunu kabul etmiyor demektir. Allah’ın bir hükmünü, bir emir ve yasağını beğenmeyen kimse inkâr etmiş olur. Dolayısıyla bu kimsenin ameli boşa gider: “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)

Peygamber(s.a.v.)’in tebliğ ettiği dini kabul etmeyenlerin, insanları Allah yolundan alıkoyan, ibadetlerini engellemeye çalışanların da hayır namına yaptıkları amelleri boşa gitmiştir: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed, 32) “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (Hucurat, 2)

Günümüzde kâfirler kadar olmasa da kuran ayetlerini ve hükümlerini alaya alan insanlar çoğunluktadır. Gerek ayetlerin okunuşundaki lafzına Türkçe ifadeler ekleyerek kafiyeli cümleler oluşturup kahkahalarla gülererek şaka malzemesi yapanların, gerek peygamber (s.a.v.) ile karikatürize yoluyla alay edenlerin, gerek bir hükmü alaya alıp ‘bana uymaz’ gibi sözlerle inkâr ve alay konusu edinenlerin, gerekse maalesef bir grup öğrenci kılıklı insan müsveddelerinin ve insanlığından feragat edip hayvanlaşan homoseksüellerin Ramazan ayında açtıkları ve alay konusu edindikleri pankartlarda İslami değerlerle alay edenlerin sayısı çoktur.  Bu kişiliksiz yaratıkların, belkide birçoğunun annesi ve babası namaz kılan ve ibadetlerinde olan insanlardır. ‘Müslümanmısın?’ diye sorsanız elbette Müslümanım diyenler de çıkar içlerinden. Alay, bir şeyi hafife almanın, küçük görmenin, değersiz ve önemsiz görmenin neticesidir.

Ayetleri, ayetlerde yer alan bir hükmü, İslami bir değeri, bir emri, bir yasağı alaya alan kimse inkâra düşmüş olur. Dolayısıyla bu kimselerin amelleri boşa gider: “Eğer kendilerine sorarsan, “Biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” derler. De ki: “Allah ile âyetleri ile ve peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?” (Tevbe:65), “Ayetlerimizden birşey öğrendiği zaman, onu alaya alıyor. İşte onlar için rezil ve rüsvay edici bir azap vardır.” (Casiye:9), “Ve eğer bunlardan bir kısmının göreceği azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir ki?” diyecekler. İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmış olacaktır.” (Hud:8), “Bunun sebebi şudur; Siz Allah’ın âyetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün onlar, ateşten çıkarılmayacaklar ve kendilerinden özür dilemeleri de kabul edilmeyecektir.” (Casiye:35)

Böyle kimselerin yapmış oldukları alaycı amellerinin kötülükleri bu dünyada karşılarına çıkmış ve bu hal üzere devam edenlerinde karşılarına çıkacaktır: “Öyle ki, yaptıkları amellerin kötülükleri karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini sarmıştır.” (Zümer:48) Allah ile hükümleri ile Kuran ile alay edenlerin, küçümseyenlerin, Kuran’ı yakanların akıbetlerini Rabbimiz bizlere göstermiştir.

Rabbimiz bu alaycı İslam düşmanlarına karşı bizleri uyarır: “Allah size Kitab (Kur’an)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisa:140)

İman edenlere yönelik konumuzla ilgili uyarıların başında şüphesiz ki Rabbimizin şu ayeti gelir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed:33) Müslümanlar olarak ikindi namazı ile ilgili şu hadisi de ruhumuza, beynimize kazımamız gerekir: “Büreyde (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İkindi namazını terkeden kimsenin işlediği amelleri boşa gider.”  (Buhârî, Mevâkît 15; Müslim, Mesacid: 35)
Enes (r.a.)’dan gelen rivayette Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darma dağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Kütüb-i Sitte Tercümesi, XV, 177) Zor kazanılan sevapların, işlenilen hayır amellerin basit yollarla kaybedilmemesi niyeti, gayreti ve duası ile…

 

GRUBA KATIL