PKK/PYD ya da Yeni Bir İsrail Devleti
Genel Gündem Son Sayımız Yazarlar

PKK/PYD ya da Yeni Bir İsrail Devleti

2.Abdülhamid, 33 yıllık padişahlık döneminde, dönemin emperyal güçlerin bütün kışkırtma, baskı ve dayatmalarına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik bir ayrışmaya/kalkışmaya izin vermemiştir. Ancak II. Abdülhamid tahttan indirildikten (27 Nisan 1909) kısa bir süre sonra yönetimde bulunan İttihat ve Terakki (İT) cuntasının uygulamaya koyduğu Türkçülük/Turancılık politikası, diğer kavimlerde de milliyetçilik düşüncesinin uyanmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim İT’in uygulamaya koyduğu bu politikaların sonucunda Balkanlar’da başlayan milliyetçi başkaldırılar, İmparatorluk içerisinde çeşitli kargaşalıklara neden olmuştur. Trablusgarp ve Balkan savaşları da bu dönemde başlamış; Arnavutlar, Bulgarlar, Sırplar, kendi milli devletlerini kurmak için yine bu dönemde Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlardır. Aynı şekilde Araplar arasında da özellikle Şerif Hüseyin’in başını çektiği Pan-Arabizm düşüncesi, İngilizlerin de kışkırtmasıyla İT’in bu politikaları vesilesiyle yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok kavim, milliyetçilik düşüncesi çevresinde örgütlenirken, Kürt kavmi Osmanlı ile birlikte hareket etme, Halifeye bağlı kalma düşüncesinden son ana (Halifeliğin kaldırılmasına) kadar vazgeçmemiştir. Nitekim Kürtler tarafından kurulan birçok dernek[1], Osmanlı ile birlikte hareket etme amacına yönelik olarak kurulmuş ve faaliyet göstermiştir. Nitekim bu çerçevede Birinci Dünya Savaşı’nda Kürtler, Halife’nin fetvasına uygun olarak savaşa katılmış ve can siperane savaşmışlardır. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesine rağmen bu durum değişmemiştir.

Osmanlı son Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de toplanmış ve 28 Ocak 1920 tarihindeki gizli oturumunda “Ahd-i Milli” olarak da bilinen ve 6 maddeden[2] oluşan Misak-ı Milli (Milli Yemin ya da Milli And) kararı alınmış ve bu karar bütün mebuslar tarafından da kabul edilerek imzalanmıştır. 17 Şubat 1920 tarihli oturumunda ise, bu kararlar basında yayınlanması ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesi kararlaştırılmıştır. Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli, daha sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’nde de 18 Temmuz 1920’de Pazar günkü toplantıda yemin edilerek aynen kabul edilmiştir.[3]

Milli Mücadelenin başlamasıyla azınlık denilebilecek (Bedirhaniler gibi)  bir grubun dışında kalan bütün Kürtler bu mücadeledeki yerlerini almışlardır. Zaten gerek Osmanlı son Meclis-i Mebusan’ın 28 Ocak 1920’de ve gerekse Büyük Millet Meclisi’nin 18 Temmuz 1920’de kabul edip onayladığı Misak-ı Milli (Ahd-i Milli-Milli And) beyannamesi ile Kürtlerin yaşadıkları Irak ve Suriye toprakları dâhil Kürtler ve Türkler bir ve bütün olarak varlıklarını devam ettirecekleri taahhüt altına alınmıştı. Ancak ilerleyen yıllarda Mustafa Kemal bu sözünde durmamış, Milli Mücadele boyunca birlikte hareket ettiği Kürtlere sorma gereği bile duymadan, Kürtleri Suriye ve Türkiye arasında parçalanmış olarak yarı yolda bırakmıştır. Oysa bugünkü Suriye’nin Kuzeyinde kalan ve Kürtlerin yaşadığı coğrafya da Misak-ı Milli ile belirlenen ve asla vazgeçilmesi söz konusu olmayan sınırlar olarak Mustafa Kemal tarafından da kabul edilmişti. Nitekim Mustafa Kemal, yaptığı bir konuşmasında[4] da bu durumu teyid etmişti.

Ancak bu konuşma ve taahhüde rağmen 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasıyla, bugün Suriye sınırları içinde kalan Kürt bölgeleri Doğu ve Güneydoğulu ve daha birçok milletvekilinin itirazına rağmen Fransa’ya terk edilmiştir. Ne yazık ki bu antlaşma ile parçalanan aileler ve aşiretler 1946 yılına kadar birbirleriyle görüşme imkânı dahi bulamamışlardır. Bugün, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt devleti doğuyor yaygarasını koparanlar, nedense, bunun Mustafa Kemal ve ekibinin 1920’lerde uyguladığı ırkçı, şovenist politikalarından kaynaklandığını unutmuş gibidirler.

Bu antlaşma, Kürtlerde, Mustafa Kemal ve ekibine karşı bir kırgınlık, bir güvensizlik duygusu oluşturmuşsa da içinde bulundukları konjonktür, itirazın dışında başka bir şey yapmaya da imkan vermemişti. Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922) Lozan görüşmeleri (birinci görüşme: 20 Kasım-4 Şubat 1923; ikinci görüşme: 23 Nisan 1923- 24 Temmuz 1923), Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923) Kürtlerin tavrında bir takım sıkıntılar meydana getirse de asıl sıkıntı Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924) ve anayasa değişikliği ile birlikte başlayan Türkçülük politikası, Kürtlerle Mustafa Kemal ve Ekibi arasındaki son bağı da koparmıştır. Azadi Hareketi (Kürdistan İstiklal Cemiyeti) liderlerinin (Cibranlı Miralay Halit Bey ve arkadaşı Yusuf Ziya Bey) karşı tavrı ve idamları (14 Nisan 1925 yılında Bitlis‘te idam edildiler) ve sonrasında Şeyh Said’in İslami kıyamı, Kemalizm’e ilk ve esaslı bir karşı çıkış olmuştur.

Bu olaylardan sonra muhalefeti tamamen sindiren Mustafa Kemal, Şark Islahat Planı politikasını yürürlüğe koyarak Kürtlere yönelik sürgün/tehcir politikalarını uygulama, Kürtçe konuşmayı her yerde; pazar yerlerinde, sokaklarda, caddelerde, okullarda, resmi yerlerde yasaklama cihetine gitmiştir.[5] Mustafa Kemal’in bu ve benzeri uygulamaları yeni isyanları da beraberinde getirmiştir. Farklı tarihlerde başlayan üç Ağrı isyanı (16 Mayıs 1926, 13 Eylül 1927 ve 7 Eylül 1930) Dersim isyanı ve irili ufaklı başka isyanlar, Kemalist politikaların estirdiği ırkçı ve faşist teröre tepki olarak gerçekleşmiştir. Kemalizm’in bu ırkçı, şovenist politikalarından dolayı on binlerce Kürt de Suriye’ye sığınmak zorunda kalmıştır. Zaten Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması’yla Türkiye ile Suriye arasındaki sınırlar, birçok akraba aileyi birbirinden ayırmıştır; akrabaların kimisi Türkiye’de, kimisi ise Suriye tarafında kalmıştır. Bu sınırlar, birçok noktada ya tren hattı ile ya da tel örgüyle veyahut döşenen mayınlarla yan yana iki kardeşin evi bile birbirinden ayrılmıştır; Nusaybin, Akçakale ve sınır boyu birçok yerleşim alanında durum böyledir.

Genc_Birikim_Temmuz_2015_Sayi_194_Buyuk

 

SURİYE KÜRTLERİ

 

Suriye, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra Fransa ve İngiltere arasında 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşması gereğince Fransa mandaterliğine bırakılmış bir ülkeydi. Bu paylaşımı kabul etmeyen Suriye halkı, Fransa yönetimine karşı ayaklanmış ve bu ayaklanmada yüz binlerce masum Suriyeli katledilmiştir. Suriye halkı ile baş edemeyen işgalci Fransa yönetimi, kendisine tanınan bir takım ayrıcalıklar karşılığında 1946 yılında Suriye’ye sözde bağımsızlık vermek zorunda kalmıştır. Suriye’de, bağımsızlıkla birlikte iç karışıklıklar başlamış ve arka arkaya kanlı darbeler gerçekleştirilmiştir. Darbeler, 8 Mart 1963’de bir darbe ile Suriye yönetimini ele geçiren Baas Partisi[6] döneminde de devam etmiştir. En son askeri darbe ise, Hafız el-Esad tarafından en yakın arkadaşı Salah Cedid’e karşı 13 Kasım 1970’de gerçekleştirilmiştir.

Suriye’de, 1921 Ankara antlaşmasıyla parçalanan Kürt aile ve aşiretleri, ancak sözde de olsa bağımsızlıktan sonra birbirleriyle görüşme imkânına kavuşmuşlardır. Bu imkân, aynı zamanda Türkiye ve Irak’ta baskı altında olan Kürtlerin Suriye’ye göçünü de tetiklemiştir. Suriye‘ye Irak ve Türkiye’den gelen Kürtlerin sayısının 25 bin civarında[7] olduğu söylense de daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Dışarıdan göç eden Kürtlerin tesbitini yapmak amacıyla 23 Ağustos 1962’de nüfus sayımı yapma kararlaştırılmıştır. Bölgenin demografik karakteri konusunda endişe besleyen Suriye otoriterleri politik ve/veya ekonomik gerekçelerle göç eden birçok Kürdün Suriye kimliğini yasadışı yollarla elde ettiklerini iddia etmiştir.  Bu nüfus sayımıyla Suriye vatandaşlığına hakkı olanlar ve olmayanlar ve onu yasadışı yollardan elde edenler arasında bir ayrım yapılmıştır. Nitekim 5 Ekim 1962’de Haseke’de nüfus sayımı gerçekleştirilmiş ve sonuçta da 120 bin ile 150 bin arasında değişen sayıda Kürt Suriye vatandaşlığından çıkarılmıştır. Buna gerekçe olarak da Kürtlerden, 1945’den önce Suriye’de ikamet ettiklerini gösteren bir ya da üç tane belgenin hepsini göstermeleri istenmiştir. Bu üç belge, Suriye kimlik kartı, bir ‘aile kartı’ ve/veya 1945 öncesinde arazi sahibi olunduğunu ve ikamet edildiğini gösteren bir tapudur.[8] 1963 Baas darbesinden ve özellikle de 1970’de Hafız el-Esad’ın bir darbeyle yönetimi ele geçirmesinden sonra Kürtlerin durumu daha da kötüleşmiş ve Kürtler dışlanmakla kalınmamış, aynı zamanda potansiyel tehlike olarak da görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle asimilasyon politikaları çerçevesinde bölgede yaşayan Kürtlerin Suriye içinde tehciri, buna karşılık boşalan yerlere de Arapların yerleştirilmesi yönünde ırkçı politikalar izlenmiştir. Amaç, Suriye’nin kuzey sınırında oluşan Kürt yoğunluğunu azaltmak için bir Arap kuşağı oluşturmaktı. Nitekim Türkiye sınırı boyunca model köyler oluşturulmuş ve bu köylere çeşitli yerlerden Araplar getirtilerek yerleştirilmiştir. Ancak bu politikadan istenilen başarı elde edilemeyince, 1970’li yılların ortasından itibaren vazgeçilmiştir.

Hafız el-Esad yönetiminin Pan-Arabist söylem ve politikaları özellikle de Araplar ile Kürtler arasındaki etnik ayrımı daha da derinleştirmiş ve Kürtlere daha çok düşmanlık gösterilmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Kürtlere yönelik 1962’den beri devam eden insanlık dışı uygulamalar, Hafız el-Esad döneminde de aynen devam ettirilmiştir. Bir taraftan Suriye’deki Kürtler baskı altında tutularak en temel insani haklardan yoksun bırakılırken, diğer taraftan ise Türkiye’deki terörü kışkırtmak için PKK desteklenmeye başlanmıştır. Nitekim Hafız el Esad, 1979’dan itibaren 20 Ekim 1998’de imzalanan Adana protokolüne kadar, kendi ülkesinde Kürtleri ezerken, onlara en tabi hakları olan vatandaşlık haklarını bile vermezken PKK’ya maddi ve manevi her türlü desteği sağlamıştır. PKK da, Suriye’deki Kürtler, Baas rejimi tarafından ezilirken, en tabi haklarından yoksun bırakılıp, baskı altında tutulurken onların haklarını hiç gündeme getirmemiş ve onlarla da hiç ilgilenmemiştir.[9]

 

PYD’NİN KURULUŞU VE SURİYE KÜRTLERİ

 

Türkiye ile Suriye arasında özellikle de Beşşar Esad döneminde ilişkiler müspet anlamda gelişince Abdullah Öcalan’dan sonra PKK’nın kalan militanları da Suriye’den ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bunun üzerine PKK da, Suriye’deki varlığını devam ettirebilmek için Suriye Kürtlerinden oluşmak üzere 2003 yılında PYD (Kürdistan Demokratik Birliği Partisi-Partiya Yekitiya Demokrat)’yi kurmuştur. Zaten PKK içerisinde sayı ve etkinlik bakımından bir hayli Suriyeli Kürt militan bulunmaktaydı. Hatta PKK’da bulunan yabancıların başını Suriyeliler çekmekteydi. Ayrıca Suriye’de yaşayan ve zor şartlarda hayatlarını sürdüren ‘kimliksiz’ olarak tabir edilen Kürtler, PKK, dolayısıyla da PYD için daima önemli bir kaynak teşkil etmiştir.[10]

Suriye’de, halk ayaklanması 15 Mart 2011’de başladıktan sonra Suriye Kürtleri üç ana grup halinde faaliyet göstermeye başlamışlardı. Bu gruplar; Irak Bölgesel Kürt Hükümeti (IBKH) tarafından desteklenen Kürt Ulusal Konseyi (KUK), Esad diktatörlüğüne karşı silahlı mücadele vermek üzere oluşturulan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) içinde yer alanlar ve Esad rejimi bağlantılı Ulusal Koordinasyon Kurulu (UKK) içinde bulunan ve PKK’nın uzantısı PYD olmak üzere.

Kürt Ulusal Konseyi (KUK)’nin en etkili üyesi, Mesut Barzani tarafından da desteklenen Suriye-Kürdistan Demokratik Partisi’dir. Bu Parti bir anlamda Barzani’nin Kuzey Irak’taki Kürdistan Demokratik Partisinin bir kolu olarak kabul edilmekte, başkanı ise Barzani tarafından belirlenmekteydi. Bu Konsey (KUK), 26–27 Ekim 2011 tarihlerinde Suriye’nin Kamışlı kentinde yapılan bir toplantıdan sonra oluşan bir çatı örgüttü. KUK’un çatı örgüt olduğu Kürt Partilerinin talepleri şöyledir: “Kendi tarihsel topraklarında yaşayan Kürt halkı Suriye’nin sosyal, ulusal ve tarihsel yapısının önemli bir parçasıdır. Bu durum Kürt halkının Suriye ulusunun önemli bir parçası olarak tanınmasını ve Kürtlerin birleşik bir Suriye devleti içinde kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesiyle sorunların çözümünü gerektirir. Din özgürlüğü ve azınlık hakları anayasayla garanti altına alınmalıdır. Suriye muhalefetinin bir parçası olarak, rejimle bireysel diyalog reddedilmektedir.”

Suriye’de yaşayan bütün Kürtleri tek çatı altında toplamak amacıyla ikinci toplantı 17–18 Aralık 2011 tarihlerinde yapılması planlanmış, çeşitli anlaşmazlıklar nedeniyle ancak 28–29 Ocak 2012 tarihlerinde Erbil’de gerçekleştirilebilmiştir.

Erbil Toplantısı, 26–27 Ekim 2011 tarihlerinde Suriye’de Kamışlı’da gerçekleşen toplantıdan sonra ikinci önemli toplantı olarak kabul edilmektedir. Bir ölçüde de Kamışlı toplantısının tamamlayıcısıdır. Suriye Kürtleri, Kamışlı Toplantısı’nda amacın Kürt muhalefet hareketine temel teşkil edecek bir örgüt kurulması olduğunu, Erbil Toplantısı’nın da yurtdışındaki insanları bir araya getirmek ve ortak bir gündem yaratma amacını taşıdığını ileri sürmektedir. Erbil Toplantısı’nda Suriye Kürtleri için bir çeşit meclis görevi üstlenecek 47 üyeden oluşan bir Yürütme Konseyi adı altında bir kurum oluşturulmuştur.[11]

Mesut Barzani 9–10 Temmuz 2012’de Erbil’de (Hewlêr) bütün Kürt grupları tekrar bir araya getirerek ortak bir üst kurulun oluşturulmasını sağlamıştır. Bu toplantının diğer toplantılardan farkı PYD’nin de bu toplantıya katılmış olmasıdır. Barzani’nin gözetiminde Erbil’deki müzakereler sonucunda iki konsey arasında üst yönetim organı olarak Yüksek Kürt Kurulu kurulmasına karar verilmiştir. Suriye’deki Kürt bölgesinin yönetiminde bu Yüksek Kürt Kurulu sorumlu olacaktır. Bu Kurul on üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerin 5’i Kürt Ulusal Meclisi’nden (ENKS), diğer 5 üye ise PYD’den (Batı Kürdistan Halk Meclisi-EGRK) olacaktır. Bu toplantı sonucunda 7 maddelik de bir anlaşma imzalanmıştır.[12]

 

PYD, PKK (KCK)’NIN SİLAHLI UZANTISIDIR!.

 

Suriye’de, 15 Mart 2011’de halk ayaklanması başladığında Kürt partilerinden sadece Mişel Temo’nun başında bulunduğu Gelecek/Şepal Partisi, Esad rejimine karşı silahlı mücadele veren Suriye Ulusal Konseyi (SUK)’un içerisinde yer almıştı.  Diğer Kürt Partileri ise, -PYD hariç- Ekim 2011’de, Suriye Kürt Ulusal Konseyi’ni kurmuşlardı. Aslında bu partiler de Esad rejimine karşı gösteri, eylem yaparak karşı çıkmışlarsa da ancak SUK ile birlikte rejime karşı silahlı mücadelede fazla yer almamışlardır. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD (Kürdistan Demokratik Birlik Partisi) ise Esad rejimini desteklemiş ve rejim muhaliflerine karşı rejimle birlikte hareket etmiştir.

PYD, halk ayaklanması başladığı günden bu yana her alanda Esad rejimini destekleyecek adımlar atmıştır. Bu amaçla bir yandan Kuzey Suriye’de muhalefetin elinde bulunan yerlere, diğer yandan da rejime karşı oluşmakta olan Kürt muhalefetine saldırmaya devam etmiştir. Amaç, Suriye’nin Halep, Şam, Hama, Humus gibi büyük kentlerde sıkışan Esad’a nefes aldırmaktı. Nitekim Baas rejiminin desteğiyle bölgeye gönderilen bir grup PKK’lı, Suriye Ulusal Konseyi’ne verdiği destekle bilinen Kamışlı’daki ‘Bedro aşiretinin lideri Abdullah Bedro’nun evine baskın düzenlemiş, Bedro ağır yaralanmış, 3 oğlu ise katledilmiştir.

Aynı şekilde Baas rejiminin desteğiyle PYD’li teröristler, taban düzeyinde bölgenin en önemli üçüncü partisi olan Şepal’e yönelik saldırılarda Mişel Temo (8 Ekim 2011) ile Şepal’in diğer bir yöneticisi olan Mişel Temo’nun yeğeni de (25 Mart 2012) kaçırılarak öldürülmüştür. Bunların dışında Yekiti Partisi üyesi Şarzad Hac Raşit (14 Şubat 2012) de uğradığı bir suikast neticesinde öldürülmüştür. PYD güçlerinin rejim karşıtı muhalif grupları şiddet yoluyla susturduğuna dair daha birçok örnek bulunmaktadır.

Esad rejimi, PYD’nin bu yaptıklarını karşılıksız bırakmamış, Kürt bölgesinde, Türkiye’ye sınır olan bazı kentleri 19 Temmuz 2012’de PYD’ye bırakma kararı almıştır.  Bir taktikten ibaret olan bu çekilmeden amaç ise;

1- Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bu bölgeleri Kürtlere, özellikle de PYD’ye teslim ederek Türkiye’yi, PYD/PKK ile karşı karşıya getirmek,

2- Kuzey bölgesindeki gücünü de merkezi yerlerdeki gücüyle birleştirerek ÖSO ve diğer muhaliflere karşı daha güçlü bir şekilde savaşmak,

3- PYD’nin, kendisine olan desteğini devam ettirmek.

Nitekim Esad, bu taktiğinde başarılı da olmuştur. Askeri gücünü çektiği ya da etkin olarak bulundurmadığı Kuzey Suriye’deki Afrin, Kobani, Kamışlı gibi şehirler ile Cindires, Amude ve Tirbespi gibi kasabaların yönetimini Suriye’deki PYD’ye bırakarak, hem kendisine karşı olan Kürtlerle PYD’yi karşı karşıya getirmiş, hem de PKK/PYD’nin burada Türkiye’ye karşı yeni bir mevzi kazanmasını sağlamıştır. Esad, sadece bu kentlerden çekilmekle kalmamış[13], aynı zamanda ağır silahlarını da PYD’ye bırakmıştır. PKK/PYD, Esad güçlerinin kendisine teslim ettiği ilçe ve kasabalarda PKK bayrağı ve Abdullah Öcalan’ın posterlerini asarak, diğer Kürt Partilerini ve Yüksek Kürt Konseyi’ni hiçe saymıştır. PYD’nin bu tavrı, sadece diğer Kürt partileri ile Mesut Barzani’yi değil, aynı zamanda Baas rejimi ile mücadele eden başta ÖSO olmak üzere diğer muhalif grupları da tedirgin etmiştir. Bu nedenle zaman zaman sürtüşmeler meydana gelmiş ise de asıl çatışma Kasım 2012 ayından itibaren meydana gelmiştir.

Nitekim PYD’nin silahlı kanadı YPG ile Özgür Suriye Ordusu güçleri arasında Resulayn’da (Serèkaniyè) ve Şanlıurfa’nın Suruç ilçesi sınırında bulunan Aynelarab (Kobani)’da çatışmalar 8 Kasım 2012′de başlamıştır. Bu çatışmaları, Temmuz 2013’e kadar durduracak son anlaşma ise ancak 18 Şubat 2013’de imzalanabilmiştir. 11 maddeden oluşan anlaşmaya göre silahlı gruplar kentleri terk edecek ve bütün güçlerin katılımıyla bir şehir yönetimi kurulacak.[14]

Bu anlaşmaya rağmen, muhalif güçlerin Kuzey’de az güç bulundurmalarını fırsat bilen PYD,  muhaliflere karşı saldırıya geçerek başta Rasulayn olmak üzere bazı yerleri ele geçirerek merkezi kentlerde sıkışan Esad diktatörlüğünü rahatlatmıştır. Nitekim Rasulayn’ın bağlı olduğu 250 bin nüfuslu Haseke ilinin Müftüsü İbrahim Nakşibendî de, Beşşar Esad’ın PYD’yi Türkiye’nin başına musallat etmek için silahlandırıp bölgeye yerleştirdiğini söylemiştir; “Esad, baktı giderek her yerde kontrolü kaybediyor. PYD’yi de çağırarak Türkiye’nin başına bela olsun diye Türkiye sınırına yerleştirip silahlandırdı. Onlara devlet kurmaları için silahlar verdi. (…) Bunlar, dindar Müslüman Kürtlere saldırıyorlar. Arap olsun Kürt olsun dindar olanlara baskı yapıyorlar. Ehlisünnet olan insanları Esad da vuruyor, PYD de. Bölgede Ermeni ve Yahudi vardır. Fakat onlara bir şey yapmıyorlar.[15]

IŞİD’in Nisan 2013’de kurularak Suriye’de faaliyet göstermeye başlaması da Esad rejimini rahatlatmıştır. IŞİD, bir taraftan Suriye’de, Esad muhalifleri ile çatışırken, diğer taraftan da Irak’ta Maliki rejimiyle çatışmakta idi. Nitekim Sünni örgütlerin de yardımıyla 10 Haziran 2014’de Musul’u ele geçirmesinden sonra Irak’ın içine doğru ilerlemeye başlamış ve kısa bir süre içerisinde Irak’ın birçok kentini (Tikrit, başkenti Musul olan Ninova vilayetini, ardından da Selahaddin eyaleti içerisinde yer alan Türkmen kenti Tuzhurmatu, Telafer, petrol kenti Tikrit’e bağlı Beyci kasabasını) ele geçirmiştir. IŞİD’in bir yandan Erbil’e, diğer yandan da Bağdat’a yaklaşması ve birçok petrol bölgesini ele geçirmesi ABD’yi harekete geçirmiş ve Körfez ülkeleriyle birlikte IŞİD’e karşı koalisyon (aslında işgal/terör) gücü oluşturmuştur. Şayet işgalci ABD’nin havadan saldırıları olmasaydı muhtemelen bugün Erbil de, Bağdat da IŞİD’in eline geçmiş olacaktı. IŞİD’in saldırıları karşısında, ne Irak ordusu, ne Şii milisler, ne peşmerge ve ne de KCK/ PKK milisleri durabilmiştir. Nitekim Musul’a bağlı Mahmur ilçesi ve Türkiye’nin uzun yıllar boşaltamadığı Mahmur kampı da, IŞİD’in saldırısıyla bir günde boşaltılmış ve kent IŞİD’in eline geçmiştir. ABD, Irak’taki IŞİD hedeflerine 8 Ağustos 2014’de hava operasyonu düzenlemiş ve daha sonra da IŞİD’in başkenti konumundaki Rakka dahil Suriye’deki IŞİD hedeflerine saldırmıştır. IŞİD de Eylül ayı itibariyle Ayn el-Arap (Kürtçe; Kobani)’a saldırmıştır. IŞİD karşısında hiçbir varlık gösteremeyen, tam anlamıyla hezimet yaşayan PKK/PYD işgalci ABD’den medet dilemiştir. ABD’nin uzun süre bombalamalarından sonra ancak IŞİD, Ayn el-Arap/Kobani’den çıkarılabilmiştir. Cemil Bayık, Ayn el-Arap/Kobani’de IŞİD karşısında niçin hezimet yaşadınız sorusuna, ‘biz dağda çatışmaya alışkınız. Şimdi düz ovada savaşıyoruz’[16] şeklinde kaçamak cevap vermiştir. Bu cevap bile KCK/PKK/PYD’nin içine düştüğü acziyeti göstermektedir. Çünkü onlar ancak bebeklerin, savunmasız insanların ve kadınların karşında güçlüdürler. ‘Biji Serok Obama’ sloganlarıyla ABD’nin kucağına oturarak IŞİD Kobani’den çıkarılmış, ama sanki kendi güçleriyle IŞİD çıkarılmış gibi şimdilerde zafer naraları atmaktadırlar. ABD alan açmasıyla tek kurşun bile atmadan Tel Abyad’a girmelerini de aynı şekilde ve utanmadan kendilerine mal etmektedirler. KCK/PKK/PYD ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan Kürtler, ABD’nin 1975 Cezayir Antlaşmasıyla Molla Mustafa Barzani’ye, Enfal Operasyonu ile Irak’taki Kürtlere yaptığı kalleşliği, terk etmişliği ve bölgenin hain, işbirlikçi diktatörleri karşısında yalnız bırakılmışlığı unutmuşa benziyorlar. Evet, tarih bir daha tekerrür ediyor ve Kürtler, ne yazık ki yine oyuna ge(tiri)liyorlar.[17]

Sonuç olarak;

PKK/PYD/YPG terör güçleri Suriye’de Kürtlere yönelik tam anlamıyla bir terör estirmektedirler. Kobani’nin, işgalci ABD tarafından PYD’ye teslim edildiğinden bu yana, bölgede yüz binlerce Kürt, Irak ve Türkiye’ye PYD tarafından sürgün edilmiştir. Bu sürgün edilenlerin arasında PYD eş başkanı Salih Müslim’in ve sözde Ayn el-Arap/Kobani Kantonu Eşbaşkanı Enver Müslim’in abisi Prof. Dr. Mustafa Müslim[18] de bulunmaktadır. Dolayısıyla Marksist, Leninist ve İslam düşmanı olan PKK/PYD, sadece IŞİD’le ya da muhaliflerle çatışmıyor, aynı zaman Suriye Kürtleriyle de çatışmaktadır. Nitekim kendisinden yana olmayan 500 bin Kürt’ü Kuzey Irak’a sürgün etmiştir.

PKK/PYD, sadece üç kanton ile (Kobani, Cezire ve Afrin) yetinmeyecektir. Cerablus ve Azez’i de alarak Akdeniz’e ulaşacak koridoru tamamen kendi egemenliğine almak istemektedir. Bu kadarla yetinir mi? Yetinmez. Bu üç kantondan sonra sıra Türkiye’nin, bu kantonlara yakın il ve ilçelerine gelecektir. Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın estirdiği terör, halkı, ya PKK yanlısı olmak ya da göç etmek zorunda bırakmıştır. Bu ise, PKK/PYD’nin Türkiye sınırları içerisinde özerk kanton oluşturma işini kolaylaştıracaktı. Davutoğlu, istediği kadar Kamu güvenliğini ihlal edecek hiçbir harekete izin vermeyiz desin. Oysa bu bölgede, ne yazık ki, kamu güvenliği tamamen PKK terörüne teslim edilmiştir.

PKK/PYD Kuzey Irak’tan Lazkiye’ye yani Akdeniz’e kadar inecek bir koridor oluşturarak, Irak petrolünü buradan Avrupa’ya taşımayı hedeflemektedir. Bu hedef, Barzani’nin de hedefidir. Barzani ile PKK arasındaki liderlik çatışması yıllardan beri devam ettiğinden, bu yeni koridor oluşturma da yeni bir kavgayı beraberinde getirecektir. ABD bunu ister mi? Yani Barzani’ye rağmen PKK/PYD’yi bu konuda destekler mi, bu henüz belli değil? Bir de Türkiye faktörü vardır.  Çünkü C. Başkanı Erdoğan bir konuşmasında bedeli ne olursa olsun bir Kürt devletine izin vermeyeceğiz sözü, Türkiye’nin bu konudaki tavrını göstermektedir. Acaba Erdoğan’ın bu sözü de, ‘Hamaların hesabı sorulmadı ama Humus’un hesabı sorulur’ ya da ‘Suriye’de olup bitenler bizim de iç işlerimizdir’ tarzı sözler gibi havada mı kalacaktır? Bunu da zaman gösterecektir.

Türkiye, ABD ve NATO’ya asla güvenmemelidir. ABD’ye güvendiğinden dolayı uyguladığı Suriye politikası Türkiye’yi –içeride ve dışarıda- savaşın eşiğine ve sınırlarını kontrol edemez hale getirmiştir. Türkiye’nin NATO üyesi olmasının da hiçbir anlamı yoktur. Allah korusun Türkiye, herhangi bir ülkeyle savaşa girdiği zaman hiçbir NATO ülkesi, Türkiye’ye destek olmak için kendi askerini asla göndermeyecektir. Dolayısıyla Türkiye, ABD’ye ve NATO’ya güvenerek politika üretmeye kalkışmamalıdır. Bu nedenle de Komşularıyla gelecekte sıkıntı yaşayacak tarzda, Türkiye’deki üsleri –özellikle de İncirlik hava üssünü- ABD’ye kullandırma iznini asla vermemelidir.

Suriye’nin kuzeyinde ya da bölgede oluşacak bir Kürt devleti, Kürtlerden ve bölge halklarından ziyade başta ABD ve Siyonist İsrail’in menfaatlerini koruyacak bir devlet olacaktır. Siyonist İsrail’in, daha önceleri baba Molla Mustafa Barzani, şimdilerde ise Mesut Barzani dolayısıyla Kuzey Irak’taki Kürtlerle ilişkisi bulunmaktadır. Bu ilgi bugün de devam etmektedir. Bu nedenledir ki, Irak Kürdistan Bölgesinde en rahat faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinden birisi de Mossad terör örgütüdür. Dolayısıyla yeni kurulacak Kürt devleti, bölgede Siyonist İsrail’in rolünü görecek bir devlet olacaktır. Yani bu devlet de, tıpkı Siyonist terör devleti gibi, bölgede, Batılı emperyal ülkelerin ileri karakolu görevi görecek devlet olacaktır. Bir tane Siyonist devlet yani İsrail, bölgenin, hatta dünyanın huzurunu kaçırırken, ikinci bir İsrail (Kürt Devleti) kurulursa, o zaman herhalde dünya hiç yaşanılmaz hale gelecektir.

Türkiye, çözüm sürecinin başlangıcından beri PKK konusunda yanlış, tutarsız ve basiretten yoksun adımlar atmıştır ve halen de atmaktadır. Ne yazık ki bunun bedelini, bu politikaların oluşturulmasında hiç katkısı olmayan bölge halkı ödemektedir. İşin üzücü yanı aynı adımların PYD konusunda da atılmaya devam ediliyor olmasıdır. Ne yazık ki, PKK/PYD ile içerideki azgın azınlığın oluşturduğu algıdan dolayı, PYD, kamuoyu tarafından masum bir sivil örgütmüş gibi kabullenilmeye başlanmıştır. Nitekim her konuşmada, IŞİD teröründen bahseden yetkililerin, PKK/PYD teröründen hiç bahsetmemeleri bunu doğrular niteliktedir. Ayn el-Arap/Kobani’yi geçtik, Tel Abyad’da Türkmenlere ve Araplara yönelik PYD’nin gerçekleştirdiği etnik terör karşısında ses çıkarılmaması ve ciddi bir tavır takınılmaması düşündürücüdür. Bu ve benzeri tavırsızlıklardan cesaret alan PKK/PYD’li teröristler ile içerideki azgın azınlık, Tel Abyad’dan gelen mülteci akınına ve çatışmalarda yaralanan PYD’li teröristlerin Türkiye’de tedavi edilmelerine rağmen yeterince memnun olmamışlardır. Herhalde, son günlerde sadece giyim, kuşam ve sakal dolayısıyla IŞİD’e benzerlik gösteren Müslümanlara yönelik bu ramazan ayında operasyonların yapılmasının nedeni de bu olsa gerek! Oysa PKK’nın gençlik örgütlenmesi olan YDG-H (Yurtsever Dewrimci Gençlik Hareketi) Doğu ve Güneydoğu’da her gün terör estirmekte, yol kesmekte, zorla haraç toplamakta, silahlı eylem yapmakta ve binlerce genci –kimilerini zorla- sınırdan PYD’nin silahlı terörist grubu olan YPG (Halk Savunma Güçleri) katmaktadır. Ayrıca birçok kente Ayn el-Arap/Kobani’den ya da Şengal’den PKK’lı teröristlerin cenazeleri gelmekte ve belediyelerin imkânlarıyla görkemli cenaze törenleri düzenlenmektedir. Bunlara yönelik neden ciddi hiçbir operasyon yapılmamaktadır? Yoksa devlet nezdinde terörist örgüt sadece IŞİD mi, PKK/PYD de devletin meşru güçleri mi? Eğer böyle ise, açıklansın da bizde bilelim! Değilse, bunun sebebi kamuoyuna açıklanmalı değil mi?

Türkiye, Doğu ve Güneydoğu’da yapılan seçimlerde HDP’nin tuzaklarının, PKK’lı teröristlerin baskılarının bu kadar ayyuka çıktığı bir ortamda, KCK mahkemelerinin TC mahkemeleri gibi hatta daha fonksiyonel bir şekilde çalıştığı ve bu, herkes tarafından bilindiği halde, hükümetin konuşmanın dışında bir şey yapmaması düşündürücü değil mi? Yoksa Doğu ve Güneydoğu Anadolu terör çetesine teslim edilmiş de bizim mi haberimiz yok?

 

DİPNOTLAR

[1] 1908 yılında kurulduğu ilan edilen Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve Gelişme Cemiyeti), 30 Aralık 1918’de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti (Kürdistan Yükselme Derneği) gibi dernekler örnek olarak verilebilir.

[2] Maddelerin ayrıntıları ve daha geniş bilgi için bkz: Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe, Misak-ı Milli’den Lozan’a Dış Politika, Küre Yayınları,  1. Bsk. Nisan 2002, İstanbul, s.155 vd.

[3] Budak, age. s.190

[4] Mustafa Kemal bir konuşmasında Misak-ı Milli sınırlarının nereleri kapsadığını şöyle dile getirmişti; “… Doğu sınırına, Kars-Ardahan, Batum’u dâhil ederek düşününüz. Batı sınır Edirne’den bildiğiniz gibi geçiyor. En büyük değişiklikler güney sınırında olmuştur. Güney sınırı, İskenderun’un güneyinden başlar. Halep’le Katıma arasında Cerablus Köprüsü’ne uzanır bir hat ve doğu parçasında da Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük civarı ve bu iki bölgeyi bir diğerine bağlayan hat. Bu sınır sırf askerî düşünceler ile çizilmiş bir sınır değildir, Milli Sınırımız’dır. Milli Sınırımız olmak üzere tespit edilmiştir. Fakat bu sınır dâhilinde düşünülmesin ki, İslâm unsurlarından yalnız bir cins millet vardır. Bu sınır dâhilinde Türk vardır, Çerkez vardır v.s. birçok İslam unsuru vardır. İşte bu sınır birlikte yaşayan, bütün maksatlarını, bütün manasıyla birleştirmiş olan kardeş milletlerin, Milli Sınırı’dır. (Hepsi İslâm’dır, kardeştir).”

[5] Daha geniş bilgi için bkz; Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, 15 bsk. Mayıs 2014, İstanbul,  s.245 vd.

[6] Arap dilinde “yeniden doğuş” anlamına gelen Baas Partisi 1943’de Şam’da, Mişel Eflak, Salah bitar, Ali Cabir, Abdulah Abdul Daim, Vahip el Ganim, Cemal Atasi, Musa Rizik, Badi el Kasım, Sami el Durabi ve Abdul bir İyun el Sud tarafından kurulmuştur. Daha geniş bilgi için Sabahattin Şen, Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım, Sis Yayıncılık, II. Bsk. Kasım 2010, s.115 vd. ayrıca bkz; Doğan Şentürk, Saddam’ın Baas’ı, Alfa Yayınları, I.bsk. Şubat 2003, s.47 vd.

[7] Harriet Montgomery, Suriye Kürtleri, Avesta Yayınları, I. Bsk. 2007, İstanbul, s. 108

[8] Harriet Montgomery, age. s.108

[9] https://www.gencbirikim.net/baas-partisinden-pydpkkya-suriye-kurtleri/

[10] http://www.tahkikat.net/wp-content/themes/haberv8/yazdir.php?id=2192

[11] Daha geniş bilgi için bkz; http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201286_127%20yeniraporson.pdf

[12] Bu anlaşma maddeleri için bkz; https://www.gencbirikim.net/baas-partisinden-pydpkkya-suriye-kurtleri/

[13] Aslında Esad, bu kentlerden tamamen çekilmemiştir. Bazı kentleri PYD ile birlikte yönetmeye halen devametmekte, bazılarında ise bazı yönetici ve askeri tesisleri bulundurmaktadır.

[14] Bütün maddeler için bkz; http://www.habername.com/haber-pyd-ile-oso-baris-anlasmasi-imzaladi-85896.htm

[15] https://www.gencbirikim.net/rojavada-pkk-pyd-darbesi-ve-turkiye/

[16] http://www.ensonhaber.com/pkkli-cemil-bayiktan-isid-itirafi-2014-09-26.html

[17] Daha geniş bilgi için bkz; https://www.gencbirikim.net/kurtler-yine-oyuna-getiriliyor/

[18] Tefsir Profesörü olan Mustafa Müslim, Suriye’nin Kürt bölgesinde açtığı İbn-i Haldun Üniversitesinin kapatılması üzerine baskılara dayanamayarak Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’de Ezher Üniversitesi benzeri bir üniversite (Zehra Üniversitesi) açmak için faaliyet göstermektedir. İslami kimliğinden dolayı kardeşleriyle anlaşamıyor. Çünkü kardeşleri Salih/Enver Müslim, ırkçı, Marksist, Leninist ve İslam düşmanı bir düşünceye sahiptirler.

NOT: Genç Birikim Dergisinin Temmuz 2015 Sayısında Yayımlanmıştır.

GRUBA KATIL