Osmanlıcada Noktasız Yazı Yazmak Mümkün Mü?
Arşiv Genel Yazarlar

Osmanlıcada Noktasız Yazı Yazmak Mümkün Mü?

 

 Osmanlılar, kullandıkları Arap alfabesiyle hat sanatının pek çok şubesinde önemli başarılara imza atmışlar, yetiştirdikleri birçok önemli hattatın yanı sıra farklı karakter, stil, boy, tarz ve üslûpta kaleme aldıkları yazılarla kültür ve medeniyet tarihimize unutulmaz eserler armağan etmişlerdir. Bu eserler camiler, darüşşifalar, kütüphaneler, çeşmeler, köprüler, mezar taşları gibi pek çok yer ve mekânları süslemekle kalmamış, aynı zamanda gelecek kuşaklara tarih, kültür ve sanatla ilgili bilgi birikimlerini de aktararak önemli fonksiyonlar icra etmişlerdir.

Yazının onlarca çeşidini en başta kâğıda, evraka, kitaba, deftere sonrasında ise mezar taşına, kitabelere, mühre ve hatta mahya[1] adıyla “hava”ya yazmak suretiyle deyim yerindeyse harflerin büyük bir ustalıkla sanatkârlığını, mimarlığını, mühendisliğini yapmışlardır[2].

Bursa Ulu Cami’de bir mahya yazısı

Osmanlıların Osmanlıcayı yazma hususunda kat ettikleri mesafelerden biri de metinleri noktasız bir şekilde kaleme almalarıdır. Noktasız yazı yazmak mümkün müdür? İlk bakışta zor gibi gözükse de pekâlâ mümkündür. Peki, noktasız yazılan bu metni okumak mümkün müdür ve kolay mıdır? Elbette, o da mümkündür ve kolaydır. Osmanlıcanın okunması ve yazması kolay olunca, kuşkusuz noktasız yazılışını okumak da kolaydır[3].

Bu makalede örnek olarak sunulan metin, Trabzon’a ait bir Kadı Sicili’nden[4] alınmıştır. Aşağıda metnin hem anlaşılabilir bir şekilde geniş özetine hem de bire bir Latin harflerine çevirisine (transkribe) yer verilmiştir. Belge dikkatle incelenirse, metinde tek bir noktanın bile olmadığı görülecektir.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için önce belgenin muhtevasını verelim:

Belge Özeti

Trabzon’da Zağanoskapısı Mahallesi halkından olup bir süre önce vefat eden Seyyid Süleyman Efendi’nin oğlu Mankıroğlu Seyyid Mehmet’in mirasının hanımı Mustafa kızı Fatma, kız kardeşleri Şerife Havva ve Şerife Fatma ile nerede olduğu bilenemeyen erkek kardeşi Seyyid Ali’ye ait olduğu tespit edilmiştir. Merhumun mirasçılarından hanımı Fatma, mahkemede yine vârislerden Şerife Havva ve Şerife Fatma tarafından aşağıda söz konusu edilecek ibrayı tasdike mahkeme tarafından vekil tayin edilen Şerife Havva’nın kocası Ali Efendi’nin önünde: “Murisimiz merhumun mirası hem bizim tarafımızdan hem de mahkemece yazılmıştır. Bu arada müvekkiller terekeye el koymuşlardır. Mirası taksim eden memurun defterinde ifade ettiği üzere, mirastan bana isabet eden hissemi ve 2 bin akçe vadeli mehrimi (nikâh hakkımı) Şerife Havva ve Şerife Fatma’dan tamamen aldım. Merhumun terekesiyle ilgili dava hususunda müvekkillerin ve gaip olan Seyyid Ali’nin zimmetlerini ibra ettim” demiştir.

29 Mart 1779

Şahitler: Mahkeme kâtiplerin reisi Hasan Efendi, Ruhalı Molla Mehmet, Molla Said’in oğlu Molla Mehmet, Boztepe İmamı Hafız Mahmut Efendi, Dülger Hasan Beşe, Molla Ömer Başoğlu, Hafız Molla Hasan, Mehmet Sadık, Saka Mehmet, Molla Ömer, Muhzır Ahmet, Seyyid Ahmet ve diğerleri

 

Trabzon’un Zağanoskapısı mahallesinden Fatma Hanım’ın vefat eden kocasından mehir ve mirastaki hakkını aldığı

(BOA, MŞH. ŞSC. d., no: 8629, s. 20b)

 

Şimdi de belgenin Osmanlıcadan Latin harflerine nakline yer verelim:

Belge Transkribesi

Medine-i Trabzon mahallâtından Bâb-ı Zağanos Mahallesi sükkânından iken bundan akdem fevt olan Mankıroğlu es-Seyyid Mehmet b. es-Seyyid Süleyman Efendi nam müteveffanın veraseti zevce-i menkûha-i metrûkesi Fatma bt. Mustafa ile li-ebeveyn kız karındaşları Şerife Havva ve Şerife Fatma ve li-ebeveyn er karındaşı gaib ani’l-beled es-Seyyid Ali’ye münhasıra olduğu tahakkukundan sonra verese-i müteveffa-yı merkûmdan zevce-i merkume Fatma zatı baʻde’t-tarifi’ş-şerʻî meclis-i şerʻ-i şerif-i lâzımü’t-teşrifte yine verese-i müteveffa-yı merkûmdan bâʻiseyü’l-kitab merkûmetân Şerife Havva ve Fatma taraflarından ibra-i âti’l-beyanı tasdike vekil-i müseccel-i şerʻîsi merkûme Şerife Havva’nın zevci Ali Efendi mahzarında ikrar-ı tam ve takrîr-i kelâm edip “murisimiz müteveffa-yı merkûmun terekesi marifetimiz ve marifet-i şerʻle tahrir ve takvim ve müvekkilân-ı merkûmetân vâzıʻatü’l-yed olmağın defter-i kassâm nâtık olduğu vech üzere bana isabet eden hisse-i şerʻiyyemi ve iki bin akçe mehr-i müeccelimi müvekkiletân-ı merkûmetân yedlerinden tamamen ve kâmilen ahz u kabz ve istîfâ-yı hak eyledim, sâlifü’z-zikr tereke-i müteveffa-yı merkûma müteallik âmme-i deʻâvî ve mutâlebât ve eymân ve muhâsamâttan müvekkiletân-ı merkûmetânın ve gaib-i merkûm es-Seyyid Ali’nin zimmetlerini ibrâ-i âmm-ı kâtıʻu’n-nizâʻla ibra ve ıskât eyledim” dedikte gıbbe’t-tasdiki’ş-şerʻî mâ-vakaʻa bi’t-taleb ketb olundu.

Tahriren fi’l-yevmi’l-hâdî aşer min Rebîʻilevvel li-sene selâse ve tisʻîn ve mie ve elf [29 Mart 1779]

Şühûdü’l-hal: Reisülküttâb Hasan Efendi, Ruhalı Monla Mehmet, Monla Mehmet b. Molla Said, Boztepe İmamı Hafız Mahmut Efendi, Dülger Hasan Beşe, Monla Ömer Başoğlu, Hafız Monla Hasan, Mehmet Sadık, Saka Mehmet, Molla Ömer, Muhzır Ahmet, es-Seyyid Ahmet ve gayruhum

 

Sonuç

Bir yabancı gezginin:

“Türklerin gökten yıldızları toplayıp minareler arasında yazı yazmayı akıl edişleri ve bunda başarılı olmaları medeniyette ne kadar ileride olduklarının bir ifadesidir” sözü, gerçekten isabetli bir tespittir[5]. Bizler, yazı yazma sanatında bu derecede ileride olan bir kültür ve medeniyetin mensuplarıyız. Atalarımız, yazının her türünde başarılı eserler vermişler, hat sanatını ülkenin her tarafına yaymaya çalışmışlar, büyük hattatlar yetiştirmişler ve önemli birçok eseri bize miras bırakmışlardır.

Yazı üzerinde bu denli yetenekli ve başarılı çalışmalarda bulunmaları Osmanlı toplumunun yazıya ve yazılı eserlere verdiği önemin bir sonucudur. Bu önem ise ilhamını Kurʼân-ı Kerim‘den alan ve Hz. Muhammed’e (sav) Hira mağarasında iken gelen ilk vahiyle, “oku[6]” emriyle yakından ilişkilidir. “Kalem ile yazmak” ise konunun devamı niteliğindedir.

Okumak ve yazmak, kesin ifadelerle söylersek “bilgi sahibi olmak” anlamına gelir. İslâm, çağlar öncesinden bilgi sahibi olmanın önemine vurgu yaparken bunun bütün yüzyılları kapsayacak kadar geniş olduğunu da bir anlamda böylece ifade etmiş oluyordu. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda hâlâ bilgi çağını yaşıyor olmamız bir rastlantı değil, bilakis Kurʼân-ı Kerim‘in dile getirdiği bir “hakikat”, pek çok bir “mucize”dir.

Yazıya bu kadar önem veren, hatta noktasız yazı yazmada büyük mesafeler kat eden bir kültür ve medeniyete, bir dünya görüşüne sahip olduğumuz için ne kadar övünsek azdır.

Atalarımız: “Söz uçar, yazı kalır” demişler. “Çok okumak” ve “güzel yazmak” gayemiz olsun.

 

 

 

[1] Mahya: Osmanlı döneminde özellikle Ramazan aylarında birden fazla minareli camilerin iki minaresi arasına kurulan kandillerle aydınlatılmış yazılardır. Günümüzde ışıklı yazı veya resim panosudur. (Nebi Bozkurt, “Mahya”, DİA, c. XXVII, Ankara 2003, s. 396) Mahya, iddialı ve belki de biraz abartılı bir ifadeyle “gökyüzüne yazı yazma sanatı”, “yazı yazma teknolojisi”dir.

[2] Konuyla ilgili geniş bilgi için Mahmud Bedreddin Yazır, Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, Neşre Haz: Uğur Derman, Diyanet İşleri Başkanlığı, c. I-III, Ankara 1989.

[3] Osmanlıcanın okunması ve yazılmasının zor olduğu meselesi, maalesef asılsız bir propagandadır ve Latin harflerinin kabulüne çıkarılan bir davetiyedir. Osmanlılarda Batılılaşma hareketlerinin başladığı devirlerden itibaren seslendirilen alfabe değişikliği hususu, Cumhuriyetle birlikte Harf İnkılâbı’yla sonuçlanmış ve kesin olarak karara bağlanmıştır. Meselenin aslı zorlukta değil, “gelişme” ve “ilerleme” gerekçeleriyle ne kadar Batılılaşacağımızdadır.

[4] Kadı Sicilleri: Osmanlı mahkemelerinde kadılar (hâkimler) veya naipleri tarafından verilen kararların tutulduğu defterlerdir. İnsanlar arasındaki her türlü hukuk işlemlerine ait kayıtları içine alan bu defterler (Yunus Uğur, “Şerʻiyye Sicilleri”, DİA, c. XXXIX, İstanbul 2010, s. 8) Osmanlı tarihi, hukuku, sosyal ve iktisadi hayatı için birinci elden en önemli kaynaklardandır.

[5] Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil, Ahmed Güner Sayar, A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, İşaret Yayınları, İstanbul 1998, s. 245

[6] “Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından (embriyo) yaratmıştır. Oku! Kalemle yazmayı öğreten ve insana bilmediğini haber veren Rabb’in sonsuz kerem sahibidir”. (Alak suresi, ayet 1-5)

Ahmet Zeki İZGÖER

GRUBA KATIL