Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi rabbilâlemin, vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Emma ba’d.
Kulun en büyük düşmanı kendi nefsidir. Buna paralel olarak “kendi dünyası”nda yaşadığı en büyük cihadı da nefsiyle olan mücadelesidir. Kişinin nefsi neye yönelirse ve iştiyak duyarsa kalbin hüviyyeti ona göre şekillenir. Kulun tüm yönelimleri, amelleri, ahlaki güzelliği nefsinin ıslahına ve kalbinin, bâtınının güzelliğine bağlıdır. Çünkü nefisten kaynaklanan kalbi hastalıklar, kendini amellerde ve ahlakî hasletlerde gösterir. Konuya daha umumi anlamda baktığımızda ise ümmet-i Muhammed’in ahlaki, ailevi, içtimai gerilemesinin en büyük sebebi, nefsi kaynaklı kalbi hastalıklarıdır.
Şeytan, nefse vesvese vermekten bir an olsun gaflete düşmez. Kişi, bu vesveselere karşı yüce Allah ile olan ünsiyetini sağlamlaştırmalıdır. Şeytanın “boş” kalple işi olmaz. O, her zaman dopdolu kalplere sızmanın yollarını arar. Öyleyse biz, bu azgın ve lanetli düşmandan nasıl korunacağız? Bizler böyle güçlü bir düşmana karşı, sabır ve azimle, her şeyi yaratan ilaha (subhanehu ve teala) sığınarak korunabiliriz. Yüce Allah, kuluna kâfidir.
Şeytanın vesveselerinden kurtuluş, Allah’tan yardım isteme ve onu razı edecek amelleri yapmayı sağlayacak vasıta ve sebeplere tutunma ile mümkün olabilir.
“Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur.”[1]
Allah’ın yardımından faydalanmak için kalbimiz, her hâl ve hareketinde Allah’a yönelmeli ve kişinin ortaya koyabileceği en güzel davranış olan gönülden, yani ihlas ve ihsan üzere bir kulluğu yerine getirmelidir. Bu durum, kul ile şeytanların arasının ayrılması demektir. Böylece kul, Allah’ın rızasını gözeten ve sürekli yakin üzere bir kulluğa sahip olacaktır.
Kalp, ihlas ve ihsanla dolu olduğunda yüce Allah’a yakın olan kullardan olacaktır ve böylelikle “Senin ihlaslı kılınmış kulların hariç…”[2] istisnası, onu da kapsamına alacaktır. Rabbim beni ve sizleri onlardan kılsın.
Kalbin arınması, tüm bedenin arınması demektir. Çünkü kalp, bedenin hükümdarıdır. Dolayısıyla bu hükümdar, ordusunu dilediği gibi yöneten bir güce sahiptir. Hepsi onun hizmetinde ve tahakkümü altındadır. Kalbinin sağlıklı yapısını sürdürmesi ve doğru gidişatını koruması her Müslümanın temel hedefi olmalıdır.
Kalbe bağlı olarak bir kul bilmelidir ki tüm beden ve organları, kalbin doğru olmasıyla hakka yönelecektir. Göz, keşif ve öncü kuvvetidir. Görme açısındakileri hemen kalbe iletir. O şey, kalbe yerleşir yerleşmez aralarındaki güçlü bağ ve iletişimden ötürü, gözde etkisini aniden gösterir. Göz, kalpte olanı görme duyusuna yansıtan aynadır. Dil de onun tercümanıdır. Kalpte olanı, işitme duyusuna iletir. Dolayısıyla kişi kalbiyle görür ve kalbiyle işitir.
Kurtuluşa erecek olan kalp, içerisinde hiçbir küfür ve şirk barındırmayan, Allah’ı ve emirlerini seven, nefret ettiklerinden içtinab eden, ona güvenip dayanan, Allah’tan hakkıyla korkan ve kulluğunu, ümit ile korku arasında, Allah’a halis kılmış olan kalptir.
Gördüklerimiz ve işittiklerimiz ne kadar hayırlı ve güzelse kalbimiz de o denli güzel ve hayırlı demektir. Yüce Allah, birçok ayetinde bu üçünü bir arada zikreder. Örneğin:
“Çünkü kulak, göz ve kalp (gördüğünden, duyduğundan, niyetlenip azmettiğinden) bunların hepsinden sorumludur.”[3] ayetinde bu hakikati zikreder.
Allah’ın Yardımı İçin Nefislerin Islahı Gerekir
İlahi yardımın inmesi için bir nedenin bulunması gerekir. Kur’an’da Nuh’a (as), tufanın gerçekleşmesi sırasında kullanmak için, uzun süredir Allah’tan gelen vahiyle yaptığı geminin, onu ve onunla birlikte olanları kurtardığından söz eden kıssasını hatırlamamız gerekiyor. Aslında bu gemi, denizde ilerleyecek bir güce sahip değildi. Gemi sadece ahşap tahtalardan ve demir çivilerden oluşuyordu. Onu yürüten ve ona hareket ve gücünü veren yüce Allah’tır:
“Ve onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık, inkâr edilmiş olana (Nuh’a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”[4]
Dolayısıyla Nuh (as) gibi, bir hazırlık ve yardıma müstehak olabilecek haslete sahip olmamız gerekiyor. Bunlar olmadan Müslümanların bir başarıya ulaşması söz konusu değildir. Yüce Allah müminlerin velasıdır, rabbidir. Lakin Müslümanlar, yardım almaktan uzak bir durumdaysa bu, hiçbir şekilde gerçekleşmeyecektir.
İslam bireysel olarak arınmayı emrederken bu, bireysel olarak başlar ve tüm ümmeti kapsayıcı bir etkiyle sonuçlanır. Toplumsal olarak arınma ve başarı, bireysel olarak bir nefis tezkiyesinden ortaya çıkar. İslam ümmetinin genel anlamda bir çöküşü, aslında fert fert Müslümanların; nefsi, kalbi ve akli olarak birlikte çöküşüdür, diyebiliriz. Çünkü İslam, bireysellik dini değildir; umuma açılan, kapsayıcı bir dindir.
Kul açısından nefsindekini değiştirmek; yanlış düşünce ve anlayışları değiştirmeyi, imanın kalbe hâkim olmasını, kalbin katılığının giderilmesini, her türlü putlardan arınmayı, yüce Allah’a karşı doğru ve samimi olma konusunda nefisle mücadele etmeyi ve onun rızasını kazanmayı gerektirmektedir:
“De ki şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi, âlemlerin rabbi Allah içindir.”[5]
Kul, çağının saptırıcı silahlarına karşı uyanık olmalıdır. Her dönemin kendine has bir şirk, küfür, fısk görüntüsü vardır. Dalalet yolları bazen kusursuz bir yapıya sahip olabilir ve böylece kitleleri kendine daha kolay çekebilir. Bu yolu kusursuz kılan, sadece batılın büyüsü değildir. “Uyarı levhası” olan kulların da gafleti buna sürükleyebilmektedir.
Kullukta eşit yaratılan kalplerin, hayırlarda yarışırken gösterdikleri eksik çaba noktasındaki gafletlerinden dolayı hayıflanmaları gerekmektedir. Kendisinden hiçbir üstünlüğü olmayan kişilerin daha öncü, iştiyak sahibi, atılgan olması kişinin kendini sorgulamasını gerektiren bir durumdur. Aynı iman çerçevesinde, farklı teslimiyetin sergilenmesi hilkat olduğu kadar, nefsin düştüğü bir hâl olarak pasifize olmuş bir kalbin yansıması olabilir. Dolayısıyla kulun kendini hesaba çekmesi, ahireti için hayırlı olacaktır.
Nefsin Islahı İçin İlaç Nedir?
Peki, nefsi arınma, kalbin katılığının giderilmesi için ilaç nedir? Muhakkak ki herkesin kendine göre bir ilacı vardır. Tespit edilen ilacın daha önceden bir tecrübesi olması, ilacı daha etkili kılacaktır. Önümüzde, selefimizin örnekliği ve İslam ümmetinin şanlı tarihi vardır.
O tarihi incelediğimizde Müslüman olmadan önce, son derece garip ve cahil bir hayat yaşayan, sonra durumları değişen, yüce Allah katına kul olmak için, köklü bir değişim yaşayan neslin parlak sayfalarını göreceğiz. Onun için çalışıyor ve onu razı etmek için her şeylerini feda ediyorlardı. İşte bu, Allah’ın kendilerinden razı olduğu, sahabe nesliydi. Onlar, yüce Allah’a karşı samimiydiler. Aralarında birçok ihtilaf olmasına rağmen, uzun yıllar insanlığa yön verdiler. İmparatorlukları ortadan kaldırdılar. Hepsinin ortak bir hedefi ve amacı vardı: Yüce Allah’ın rızası. Onun dinine hizmet ettiler. Onlar, Allah’ın dinine yardım ettiği ölçüde, yüce Allah da onlara yardım etmişti. Tüm gizemin, sorunların ve soruların anahtarı bu neslin hayatında gizlidir.
Selefimizi bu denli yücelten, onları üstün bir konuma getiren mucize neydi?
Onları bu denli mükemmelleştiren ilaç neydi? Bu harikulade portre, onların kalplerine hâkim olan deruni imanın bir yansımasıydı. Onlar Kur’an’ın ifade ettiği gibi, kalplerine iman yerleştirilmiş kimselerdi.[6]
Onları karanlıklardan nura çıkartan bir diğer vesile de -yine Kur’an’ın ifadesiyle- yüce Allah’ın zikrettiği üzere Kur’an idi: “Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları, dosdoğru yola yöneltip iletir.”[7]
Kur’an, bu değişimi gerçekleştiren bir ilaç ise o hâlde bizlerin de bu ilaca tüm gücümüzle yapışmamız gerekiyor: “Ey insanlar, rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi.”[8]
Velhamdülillahi rabbilâlemin. Selam ve dua ile…
Sercan AKBAYRAK
[1] Hicr, 15/42.
[2] Hicr, 15/40.
[3] İsra, 17/36.
[4] Kamer, 13-14./54.
[5] Enam, 6/162.
[6] Haşr, 59/9.
[7] Maide, 5/16.
[8] Yunus, 10/57.

Follow