Allah’ın Hükmü Mü, Nefsin Arzusu Mu?
Arşiv Genel Yazarlar

Allah’ın Hükmü Mü, Nefsin Arzusu Mu?

 

Hiç unutmam; İslam’ı ilk tanımaya, araştırmaya ve yaşamaya başladığım çocukluk yıllarında bir aile büyüğüm bana şöyle demişti:

“Kemal, senin gibi biri nasıl olur da İslam gibi çağlar öncesinden çıkmış, her şeye at gözlüğüyle bakan bir dine inanır? İslam, Arapların uydurduğu; hükümleri günümüze uygun olmayan, geçmişte kalmış bir dindir.” Aslında beni uyarmaya çalışıyordu. Ben de dilim döndüğünce onun yanlış düşündüğünü, İslam’ı tam olarak tanımadığını anlatmaya çalışıyordum. Araştırdığı takdirde ne kadar güzel emir ve hükümlere sahip olduğunu, insanlığın huzuru ve mutluluğu için Rabbimiz tarafından gönderilmiş tertemiz bir din olduğunu ifade etmeye gayret ediyordum. Ancak o, sözlerimi dinlemek yerine:

“Kol kesen bir din insanlığa ne gibi bir mutluluk getirebilir? Böyle bir vahşet olabilir mi? Sadece bu hüküm bile aklı başında bir insanın bu dinden uzak durması için yeterlidir.” diyerek beni İslam’dan soğutmaya çalışıyordu. Ben de çocuk aklımla bazı cevaplar veriyordum elbette. Fakat ne kadar etkili olabilirdim ki? Yaşının ve sahip olduğu bilgi birikiminin verdiği özgüvenle her defasında bana üstün geldiğini düşünüyordu. Sonunda da bana kızıyor, bu yoldan dönmem gerektiğini söylüyordu. Bu konuşmamızın üzerinden çok geçmemişti ki aynı aile büyüğümüzün kıymetli bir eşyası çalındı. O kadar öfkelenmiş ve hiddetlenmişti ki, “Kim çalar benim eşyamı?” diyerek sağa sola tehditler savuruyor; “Bunu yapanı bulursam öldürürüm, derisini yüzerim!” gibi sözler sarf ediyordu. Ben de kendisine:

“Gerçekten onu bulursanız öldürür müsünüz?” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden:

“Hem de hiç düşünmeden, hiç acımadan!” diye cevap verdi. Bunun üzerine ona şöyle dedim:

“Siz, İslam’a; ‘cani, kol kesen bir din’ diyordunuz. Oysa İslam, hırsızın elinin kesilmesini emrederken siz onun ölümünü istiyorsunuz. Hani nerede sizin çağdaşlığınız? İslam, bu hükmü koyarken bir yandan sizi hırsızdan koruyor, diğer yandan da hırsızı sizin öfkenizden ve intikam duygunuzdan koruyor.” Bu sözlerimin ardından yaptığı hatayı fark etmesini umut etmiştim. Aslında mesele tam da bundan ibarettir. İslam’ın hükümleri, insanların kurtuluşu, toplumun huzuru ve düzenin devamı için vardır. Eğer hayatı ve toplumsal düzeni insanların değişken heva ve heveslerine, öfke ve tutkularına bırakırsak her şey zamanla çıkmaza girer. Çünkü insan, çoğu zaman adaletle değil; duygularıyla hükmetmek ister. Oysa ilahi hükümler, insanların geçici arzularından değil, her şeyi hakkıyla bilen Rabbimizin sonsuz hikmetinden kaynaklanır. İşte bu yüzden gerçek huzurun, adaletin ve kurtuluşun yolu ilahi hükümlere teslim olmaktan geçmektedir.

İlahi hükümler ile duygularımız arasında kaldığımızda, ilahi hükümler ile heva ve heveslerimiz arasında tercih yapmak zorunda kaldığımızda, ilahi hükümler ile dünya hırsımız karşı karşıya geldiğinde; ailemiz, malımız, makamımız, rahatımız ve arzularımız ile Allah’ın hükümleri arasında bir seçim yapmak durumunda kaldığımızda, eğer tercihimizi ilahi hükümlerden yana kullanmıyorsak ne gerçek huzuru ne mutluluğu ne gönül dinginliğini ne de kalbimizin aradığı sükûneti bulabiliriz. Çünkü İslam, insanın fıtratına uygun olarak gönderilmiş yegâne dindir. İnsanı yaratan Rabbinden başka onu kim daha iyi tanıyabilir, kim onun ihtiyaçlarını daha iyi bilebilir, kim onu daha iyi koruyabilir? Bu sebeple bizler, ilahi hükümleri hayatımızdaki her şeyden üstün tutmadıkça aradığımız huzura asla ulaşamayız. Peygamberlerin de duyguları vardı. Onlar da bizim gibi insandılar. Seviyor, üzülüyor, özlüyor ve acı çekiyorlardı. Ancak Allah’ın hükümleri söz konusu olduğunda duygularını değil, ilahi adaleti öne çıkarıyorlardı. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), adaletin ve kanun önünde eşitliğin önemini vurgulamak için:

“Hırsızlık yapan kızım Fâtıma da olsa onun elini keserdim.” buyurmuştur. Çünkü ilahi hükümler karşısında şahıslar değil, hakikat esas alınır.

Hz. İbrahim’e bakalım… Allah’ın emri söz konusu olduğunda canından çok sevdiği evladını kurban etmeye götürmekten geri durmamıştır. Çünkü onun için sevgi de teslimiyet de Allah’ın rızasına bağlıydı.

Bedir’de, Uhud’da ve diğer nice meydanlarda insanlar iman ile küfür arasında saf tutarken; baba oğlunun, oğul babasının, kardeş kardeşinin karşısında durabilmiştir. Çünkü onlar için ölçü akrabalık değil, Allah’ın hükmüydü. Fakat aynı ilahi hükümler, intikamı değil affı gerektirdiğinde de müminler aynı teslimiyeti göstermişlerdir. Peygamber Efendimiz (sav), çok sevdiği amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’yi, iman ettikten sonra affetmiş ve Müslüman olarak kabul etmiştir. Eğer mesele yalnızca duygular olsaydı, onu affetmek bir yana yüzüne bile bakmaması gerekirdi. Fakat Allah’ın hükmü affı gerektiriyordu ve Resulullah (sav) da buna teslim olmuştu.

Sahabenin hayatında da bunun sayısız örneği vardır. Hz. Ömer (ra), çok sevdiği kardeşi Zeyd b. Hattab’ın şehit edilmesine sebep olan kimselere karşı bile, ilahi hükümlerin gerektirdiği şekilde davranabilmiştir. Çünkü onlar, duygularını dinlerine değil, dinlerini duygularına hâkim kılmışlardı. İşte gerçek teslimiyet budur. Bugün ise çok farklı bir imtihanın içerisindeyiz. Ne maldan vazgeçebiliyoruz, ne makamdan ne de gönlümüzü kaptırdığımız insanlardan… Bir haramla karşılaştığımızda ve “Rabbimiz bunu yasaklamış” dediğimizde hemen mazeretler sıralanmaya başlıyor:

“Onu seviyorum…” “Ev almam gerekiyor…” “Arabaya ihtiyacım var…” “Bu ticaret başka türlü yürümüyor…” “Param ancak böyle değer kazanıyor…” “Onunla evlenmem gerekiyor…” Ve böylece insanların arzuları, Allah’ın hükümlerinin önüne geçiriliyor. Oysa tarih boyunca değişmeyen bir hakikat vardır: Allah’ın emrine rağmen elde edilen hiçbir şey insana gerçek huzur vermez. Nice insanlar vardır ki uğruna haram işledikleri mallar ellerinden gitmiş, uğruna Allah’ın emrini çiğnedikleri insanlar onları terk etmiş, uğruna yıllarını verdikleri makamlar bir anda yok olup gitmiştir. Geriye ise yalnızca yapılan tercihler kalmıştır.

Bir gün dünya perdeleri kapanacak, mallar sahiplerini terk edecek, evlatlar dağılacak, dostlar uzaklaşacak ve insan kabirde amelleriyle baş başa kalacaktır. O gün ne servet konuşacak ne makam ne de dünyada uğruna ilahi hükümleri ikinci plana attığımız arzularımız… İnsan yalnızca Rabbinin huzuruna hangi kalple ve hangi amellerle çıktığının hesabını verecektir. İşte bu yüzden gerçek kurtuluş; duygularımızı, arzularımızı ve bütün dünya hesaplarımızı Allah’ın hükümlerine tabi kılabilmektedir. Çünkü huzur, Allah’ın emrine rağmen değil; ancak Allah’ın emrine teslim olmakla bulunur.

Allah’ın hükümleri öyle bir hakikattir ki ona sarılıp da dünya ve ahirette hüsrana uğrayan olmamıştır. Aynı şekilde, Allah’ın hükümlerini bir kenara bırakıp heva ve heveslerinin peşinden giderek gerçek mutluluğu bulan da olmamıştır. Çünkü insanın mutluluğu malda, makamda veya nefsinin her istediğini elde etmesinde değil; fıtratına uygun yaşamasındadır. Fıtratı en iyi bilen ise onu yaratan Allah’tır. Bu sebeple Allah’ın hükümleri, kimi zaman bir fakirin gönlünü saraylardan daha huzurlu hâle getirirken; kimi zaman da servet içinde yüzen insanların kalplerini huzursuzluk ve boşluk içinde bırakabilmektedir. Bugün etrafımıza baktığımızda bunun sayısız örneğini görmek mümkündür. Nice insanlar vardır ki maddi olarak her şeye sahip olmalarına rağmen geceleri başlarını yastığa huzurla koyamazken, nice insanlar da vardır ki dünya malından çok az nasiplenmiş olsalar bile kalplerinde tarifsiz bir huzur taşımaktadırlar.

Sahabe nesli bunun en güzel örneklerini sergilemiştir. Hz. Bilâl (ra), işkenceler altında taşların altına yatırılırken bile “Ehad! Ehad!” diyerek Rabbine olan bağlılığını haykırıyordu. Dışarıdan bakıldığında sahip olduğu hiçbir dünya nimeti yoktu; fakat kalbindeki iman ona öyle bir huzur vermişti ki dönemin en güçlü müşrikleri bile o huzuru ondan söküp alamamıştı.

Hz. Ebû Bekir (ra) ise sahip olduğu malın büyük bir kısmını Allah yolunda harcamış, buna rağmen fakirleşmekten korkmamıştı. Çünkü onun mutluluğu malında değil, Allah’ın rızasındaydı. Nitekim Tebük Seferi’nde bütün malını getirip Allah yolunda infak ettiğinde, Peygamber Efendimiz (sav):

“Ailene ne bıraktın?” diye sormuş, o da:

“Allah’ı ve Resul’ünü bıraktım.” cevabını vermişti. Dünya ölçüleriyle bakıldığında bu büyük bir fedakârlıktı; fakat Hz. Ebû Bekir’i mutlu eden şey malı değil, Rabbinin rızasıydı.

Öte yandan tarihte nice hükümdarlar, krallar ve servet sahipleri gelmiştir ki sahip oldukları imkânlara rağmen huzuru bulamamışlardır. Kur’an’ın anlattığı Karun, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü bir topluluğun zor taşıdığı söylenirken, serveti ona huzur getirmemiş; aksine onu kibir ve helake sürüklemiştir. Çünkü Allah’ın hükümlerinden uzaklaşan bir kalbi ne kadar servet doldurursa doldursun, içindeki boşluğu kapatamaz.

İmam Ahmed bin Hanbel’in hayatı da ayrı bir örnektir. Zindanlara atılmış, işkencelere uğramış, kırbaçlanmıştır. Ancak Allah’ın hükmünden taviz vermemiştir. Onun yaşadığı sıkıntılar zahiren bir mutsuzluk gibi görünse de bugün milyonlarca insan onu hayırla yâd ederken, ona zulmedenlerin isimleri ise lanetle anılmaktadır. Çünkü gerçek mutluluk rahat bir hayat sürmekte değil, Allah’ın razı olduğu bir hayat yaşayabilmektedir. İşte bu yüzden mutluluğun ölçüsü sahip olduklarımız değil, Allah’ın hükümleri karşısındaki duruşumuzdur. İnsan bazen bir haramdan vazgeçerek, bazen bir menfaatini terk ederek, bazen de nefsinin istediğine “hayır” diyerek öyle bir huzura kavuşur ki dünyanın bütün servetleri o huzuru satın alamaz. Çünkü kalpler, ancak kendilerini yaratan Rabbine teslim olduklarında gerçek sükûneti bulurlar.

Bugün insanlık, tarihin belki de en konforlu çağlarından birini yaşarken aynı zamanda en büyük huzursuzluklarından birini yaşamaktadır. Maddi imkânlar arttıkça kalpler daralmakta, dünya büyüdükçe insanın iç dünyası küçülmektedir. Çünkü insan, Rabbinin hükümlerini terk ederek huzuru bulabileceğini zannetmiştir. Oysa hakikat değişmemiştir. Allah’ın hükümleri dün insanlığı kurtardığı gibi bugün de kurtaracak, yarın da kurtarmaya devam edecektir. Zira insan değişse de insanın fıtratı değişmemekte; çağlar değişse de insanın Rabbi değişmemektedir.

Asıl mesele, Allah’ın hükümlerinin bu çağa uygun olup olmadığı değildir.

Asıl mesele, bu çağın insanının Allah’ın hükümlerine ne kadar uygun yaşadığıdır. Günün sonunda hepimiz aynı soruyla baş başa kalacağız: Hayatımız boyunca Rabbimizin hükümlerini mi üstün tuttuk, yoksa nefsimizin arzularını mı?

İşte o gün ne malın, ne makamın, ne alkışların ne de uğruna ilahi hükümleri ertelediğimiz dünyanın bir faydası olacaktır. Fayda verecek olan tek şey, Allah’ın huzuruna O’nun hükümlerine teslim olmuş bir kalple çıkabilmektir. Çünkü insanlığın kurtuluş reçetesi dün de ilahi hükümlerdi, bugün de ilahi hükümlerdir ve kıyamete kadar da ilahi hükümler olmaya devam edecektir.

 Kemal ÜNLÜTAŞ

GRUBA KATIL