Allah’a Yakınlaşmanın Adı: Kurban
Arşiv Genel Yazarlar

Allah’a Yakınlaşmanın Adı: Kurban

İnsan, varoluşunun en derin noktasında bir teslimiyet arayışı taşır. Bu teslimiyet, bazen bir gözyaşında, bazen bir duada, bazen de Allah yolunda yapılan bir fedakârlıkta kendini gösterir. İşte kurban; insanın nefsinden, malından ve en çok da “benliğinden” vazgeçerek Rabbine yaklaşma çabasının en somut hâlidir.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na ulaşan sizin takvanızdır.” (Hac, 37)
Bu ayet, kurban ibadetinin özünü açıkça ortaya koyar: Mesele kesilen hayvan değil, kesilen nefstir. Asıl olan, kalpteki ihlas, samimiyet ve Allah’a olan bağlılıktır. Kurban, bir hayvanın değil; kibrin, bencilliğin, dünya sevgisinin boğazlanmasıdır.
Kurbanın kökleri, insanlık tarihinin en ibretlik teslimiyet sahnelerinden birine dayanır. Hz. İbrahim (as), Rabbinden aldığı emirle en sevdiği varlığı, oğlu Hz. İsmail’i (as) kurban etmeye yöneldiğinde; aslında bir babanın yüreğiyle bir kulun teslimiyeti arasında kalmıştır. Fakat o, tereddüt etmeden şöyle demiştir:
“Ey oğlum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin?”
Hz. İsmail’in cevabı ise teslimiyetin zirvesidir:
“Babacığım! Sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat, 102)
Bu kıssa bize şunu öğretir: Allah’a yakınlaşmanın yolu, en sevdiklerimizi bile O’nun rızası uğruna feda edebilme cesaretinden geçer. Ancak Allah, kullarına zulmetmez; onların samimiyetini imtihan eder ve sonunda rahmetiyle muamele eder.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kurban ibadetinin önemini şu sözleriyle ifade eder:
“Âdemoğlu, Kurban Bayramı günü Allah katında kurban kesmekten daha sevimli bir amel işlemiş değildir.” (Tirmizî)
Bu müjde, kurbanın Allah katındaki değerini gösterirken; aynı zamanda bu ibadetin bir gelenek değil, derin bir kulluk şuuru olduğunu hatırlatır.
Kurban, sadece bireysel bir ibadet değildir; aynı zamanda toplumsal bir dayanışma köprüsüdür. Kesilen kurbanlar, ihtiyaç sahiplerine ulaştığında; sofralar bereketlenir, gönüller birleşir. Zengin ile fakir arasındaki mesafe kapanır, ümmet olmanın bilinci yeniden dirilir. Bu yönüyle kurban, sadece bir kesim değil; bir paylaşım, bir merhamet ve bir kardeşlik manifestosudur.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim)
Kurban, işte bu hadisin hayata geçirilmiş hâlidir. Bir başkasının sofrasına umut olabilmek, bir yetimin yüzünde tebessüm olabilmek… Belki de kurbanın en derin hikmeti burada gizlidir.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten neyi kurban ediyoruz? Sadece bir hayvanı mı, yoksa içimizde büyüttüğümüz hırsları, kırgınlıkları, dünyaya olan aşırı bağlılığımızı da Allah için feda edebiliyor muyuz?
Kurban; bir kesiştir. Kul ile Rabbi arasında, dünya ile ahiret arasında, nefis ile takva arasında bir kesiş… Ve bu kesişte kazanan, her zaman Allah’a yönelen kalpler olur.
Unutmayalım ki kurban; bir günle sınırlı bir ibadet değil, bir ömürlük teslimiyetin sembolüdür. Her gün nefsimizden bir parçayı Allah için feda edebiliyorsak, işte o zaman gerçek anlamda kurbanın hikmetine ulaşmış oluruz.
Ne kadar doğrudur bilinmez ama insan, en çok sevdiğine “sana kurban olurum” der. Oysa kurban olunacak, uğruna her şeyin feda edileceği yegâne varlık; bizi yoktan var eden, kalbimize iman duygusunu yerleştiren Yüce Rabbimizdir.
İnsanın dili bazen sevgiyi abartır; fakat hakikat, kalbin yöneldiği yerdedir. Eğer kalp gerçekten Allah’a yönelmemişse, sözler sadece birer ses olarak kalır. Oysa Rabbimiz bizlere yönelişin nasıl olması gerektiğini şöyle bildirir:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En‘âm, 162)
İşte kurbanın özü tam da burada gizlidir. Sadece bir hayvanı Allah yolunda feda etmek değil; hayatı, zamanı, sevgiyi ve hatta nefsi Allah’a adamak… Asıl kurban, insanın kendi benliğini ilahî iradeye teslim edebilmesidir.
Bizler hayvanlarımızı Allah yolunda kurban ettiğimiz gibi; aslında ömrümüzü, hayallerimizi, beklentilerimizi de O’nun rızasına adayabilmeliyiz. Çünkü gerçek kulluk, sadece belirli zamanlarda yapılan ibadetlerle sınırlı değildir; hayatın tamamını kuşatan bir teslimiyettir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
“Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cenneti vermek üzere satın almıştır…” (Tevbe, 111)
Bu ayet, müminin kimliğini adeta özetler. Artık onun canı da malı da kendisine ait değildir; hepsi Allah’a adanmıştır. Böyle bir bilinçte olan insan için kurban, yılda bir kesilen bir ibadet değil; her gün yeniden yaşanan bir adanmışlıktır.
Elbette Allah’ın bizim kurbanlarımıza, ne etlerine ne de kanlarına ihtiyacı vardır. O, her şeyden müstağnidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i kudside Rabbimizin şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ey kullarım! Siz bana zarar veremezsiniz ki zarar veresiniz; bana fayda da sağlayamazsınız ki fayda sağlayasınız…” (Müslim)
Demek ki kurban, Allah için değil; bizim için vardır. Bizim arınmamız, bizim yakınlaşmamız, bizim hakikati idrak etmemiz içindir. Kurban, insanın kendine doğru yaptığı en samimi yolculuklardan biridir.
Belki de asıl mesele şudur: Biz gerçekten kendimizi Allah yoluna adayabiliyor muyuz? Nefsimizin arzularını, dünyanın geçici cazibesini, içimizdeki bencilliği kurban edebiliyor muyuz?
Resulullah (sav) şöyle buyurur:
“Gerçek mücahit, Allah’a itaat konusunda nefsiyle mücadele edendir.” (Tirmizî)
İşte bu mücadeleyi verebilenler, gerçek anlamda kurbanın hikmetine ulaşanlardır. Çünkü kurban; sadece bir kesiş değil, bir diriliştir. Nefsin kesildiği yerde ruh yeniden can bulur.
Belki bizler, kendimizi O’nun yolunda ve davasında feda edebildiğimiz ölçüde değer kazanacağız. Belki de gerçek kıymet, “ben”i bırakıp “O”na yöneldiğimiz anda başlayacak. Çünkü kul, ne kadar teslim olursa o kadar yücelir; ne kadar vazgeçerse o kadar kazanır.
Ve sonunda insan şunu anlar:
Kurban, bir kayıp değil; Rabbine doğru atılmış en kıymetli adımdır.
Üzülerek ifade etmek gerekir ki; bizler nasıl değiştiysek bayramlarımızın ruhu da o ölçüde değişti. Rabbimizin razı olduğu o derinlik, o ciddiyet ve o samimiyet; yerini yüzeysel bir telaşa bırakır oldu. Ramazan Bayramı’nı ve Kurban Bayramı’nı; şekerin, tatlının, etin konuşulduğu bir yarışa indirgedik. Bayramlar, gönüllerin dirildiği mübarek vakitler olmaktan çıkıp adeta birer tatil fırsatına dönüştü.
Oysa bayramlar; sadece dış dünyada değil, iç dünyada da bir yenilenişin adıydı. Kalplerin arındığı, kırgınlıkların son bulduğu, kulun Rabbine bir adım daha yaklaştığı müstesna zamanlardı. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikram etsin.” (Buhari)
Bu ilahî ölçü, bayramların ruhunu ne güzel özetler. Bayram; paylaşmaktır, ikram etmektir, gönül almaktır. Bir sofrayı çoğaltmak, bir kalbi onarmak, bir yetimin başını okşamaktır. Fakat bugün ne yazık ki; “Kaç kiloydu?”, “Kaça aldın?” gibi sorular, ibadetin özünü gölgeleyen birer perde hâline gelmiştir.
Hâlbuki ibadet; gösterişten, kıyaslamadan ve dünyevi hesaplardan uzak olmalıdır. Rabbimiz bu konuda bizleri açıkça uyarır:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki; onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar.” (Maun, 4-6)
Bu ayetin ışığında kendimize sormamız gerekmez mi: Biz bayramı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece yaşıyor gibi mi yapıyoruz?
Bayramlarımız da ibadetlerimiz gibi, Allah’a yakınlaşmanın bir vesilesiydi. Fakat zamanla bu derin anlam zayıfladı; geriye sadece tekrar edilen alışkanlıklar kaldı. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Müslim)
Eğer niyetimiz Allah’a yaklaşmak değilse; yaptığımız şeyler ne kadar büyük görünse de, hakikatinde eksik kalacaktır. Kurban kesmek, bayramlaşmak, ikramda bulunmak… Bunların hepsi birer ibadettir; fakat onları ibadet yapan şey, içindeki ihlastır.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, bayramların özüne geri dönebilmektir. Gösterişten uzak, samimiyetle dolu, Allah rızasını merkeze alan bir bayram anlayışı… Çünkü bayram; sadece dışarıda değil, insanın içinde yaşanır.
Unutulmamalıdır ki bayram, takvimdeki bir gün değil; kalpteki bir hâlidir. O hâl kaybolduğunda, geriye sadece adı kalan bir bayram kalır.
Rabbimiz bizleri, kurbanın hakikatini anlayan, sadece eliyle değil kalbiyle de kurban edebilen kullarından eylesin.
Kemal Ünlütaş

GRUBA KATIL