Hiçbir şeye muhtaç olmayıp, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’a hamd ederiz. O (c.c), Gani’dir, Samed’dir. Ezeli ve ebedi olan O’dur. Mutlak güç ve kudret sahibidir. Kur’ani tabirle “denizler mürekkep olsa bütün ağaçlarda kalem olsa” yine O’nu hakkıyla anlatamayız. Çünkü insan zayıf yaratılışlı bir varlıktır. Hayatımızın her evresinde sürekli birilerine veya bir şeylere ihtiyaç duyarız. Muhtaçlığımız ömrümüzün sonuna kadar devam eder. Farkında olalım veya olmayalım yüce Rabbimiz, her an muhtaç olduğumuz ne varsa yaratıp istifademize sunuyor: “Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır” (Nahl, 11-12).
Hayatımız boyunca binlerce kez yağmurun yağışına şahit oluyoruz. Tanıklık ettiğimiz yağmur Allah’ın (c.c) yüceliğinin yeryüzündeki tecellilerindendir. Yine gündelik hayatımızda binlerce kez nefes alıp veriyoruz. İçimize çektiğimiz havanın içeriğindeki gazların ölçüsünü belirleyen Allah’tır. Kısacası yaşayabilmemiz tamamıyla O’nun (c.c) hükmü altındadır. Farkında olalım ya da olmayalım Allah (c.c) bütün hayatı çepeçevre kuşatmıştır. Bu kuşatılmışlık bizim acziyetimizi gösterirken, Allah’ın (azze ve celle) yüceliğini ve muhtaç olmayışını gösterir.
İnsan, bu yücelik karşısında mahcup olup O’na teşekkürlerini sunmalıyken tam aksine apaçık bir hasım kesilebiliyor: “İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım kesildi?” (Yasin, 77). Gözümüzle gördüğümüz ve göremediğimiz bu evren içindekilerle birlikte o yüce yaratıcının eseridir. Bu eseri yaratan kudret hakkı ile takdir edilmeli. Yüce Allah’ın (c.c) insanlara gönderdiği son mesaj olan Kur’an-ı Kerim’de insanın Allah’ı (c.c) hakkıyla takdir edememesi eleştirilir: “Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler…” (Zümer, 67). Gereği gibi takdir edememe hatalar ve yanlışlar silsilesini beraberinde getirir. Eksik veya yanlış anlaşılmış bir ilaha karşı yapılan bütün amellerde eksikler ve yanlışlar olacaktır. Bu yanlış inanışın en büyük tehlikesi tabi ki kendini mutlak doğru zannetmesidir. Yaptığı her yanlışı doğru, batılı hak ve kendi anlayışı dışında kalanları sapkın olarak görecektir. Yaptığı ibadetler asla hedefine ulaşmadığı gibi İslam’ın yeryüzündeki ıslah etme ve örnek olma prensibini baltalayacaktır. İbadetin hedefine ulaşmasından kastımız, yapılan ibadetlerin önce ameli işleyenin hayatında, sonrada toplum üzerinde olması beklenilen köklü değişim ve dönüşümdür. Bu değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi için önce ilah olarak kabul edilen kudretin hakkıyla tanınıp bilinmesi gerekiyor.
İslam toplumlarına baktığımızda bir şeylerin eksik ya da yanlış anlaşılıp yanlış uygulandığı kanısını uyandırıyor. Kaynağının sahihliğinden zerre şüphemizin olmadığı İslam, uygulama veya anlaşılma konularında problemlerle karşılaşıyor.
İslam’ın emir ve yasaklarında insanlık için hayat olduğu bir hakikattir. Peki, neden İslam toplumları bir türlü hedeflenen noktaya varamıyor? Dünyadaki birçok toplum insan olmanın sınırlarını oldukça zorlayıp hatta bu sınırı geçmiş olmalarına rağmen görece daha güçlü ve söz sahibi iken İslam coğrafyaları asırlardır mazlum rolünde. Bu, teorik olarak kabul edilebilir bir durum değil. Sorulması gereken birçok soru ve eleştirisini yapmamız gereken o kadar mesele var ki. Halinden memnun olan kişi ilerleme sağlayamaz. Dünyada adalet, barış ve esenlik sağlanacaksa bu muhakkak İslam sayesinde olacaktır. Teoride İslam inancı tam olarak zaten bu noktadadır. Demek ki pratikte sorunlar yaşanıyor ve teori pratik arasında ciddi bir uyuşmazlık söz konusu. Rabbimizin bize emrettiği her bir ibadet gerek birey için gerek toplum için bir yaranın merhemidir. Yoksa Allah’ın (c.c) hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur. Namazı hareketlerden ve surelerden ibaret zannetmek, haccı inanç turizmine indirgemek, oruç ve Kur’an ayı olan ramazanı festivaller ayına çevirmek ve kurbanı et bayramına dönüştürmek, teorik İslam düşüncesinin çok ötesindedir.
Kurban İbadetini Kurban Etmek
Önümüzde bir kurban bayramı var. Pazarlar ve meydanlar canlanacak. İnsanlar kurbanlık hayvan almak için bir hengâmenin içine düşecekler. Kimi bütçesini aşma pahasına daha büyüğünü almak isteyecek, kimi canlı kilo hesabına düşecek, kimileri eksik kalmamak için kurban alırken bazıları “dostlar alışverişte görsün” hesapları yapacak. Elbette kurbanın hakkını teslim edenler de olacak ama bunların davranışları çoğunluk tarafından kınanacak.
Kurban, kelime kökeni olarak Arapça “ḳrb” (yaklaşma, yakın olma) kökünden türeyen ve Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey, adak veya hediye anlamına gelir. Yani en kısa anlamıyla kurban, Allah’a (c.c) yaklaşmak için bir şeyleri feda etmek veya sevdiğimiz şeylerden Allah’ın rızasını kazanmak için vazgeçmek. Allah’a (c.c) yaklaşmak derken, sahi Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu bildiriyordu değil mi? Öyle ise O (c.c) bize bu kadar yakınken bizim O’na yaklaşmamız için olabilir mi kurban? Bu, şu demek oluyor bir anlamda; Allah, her zaman insanın şah damarından yakındır, fakat insan, Rabbinden uzaklaşabiliyor. O yüzden Rabbini hatırlayıp O’na yakın olmak için malından, canından, zamanından ve Allah’ın (c.c) ona lütfettiği her şeyden kurbanlar sunmalı.
İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in (a.s) iki oğlunun kıssasını anlatır Kur’an-ı Kerim. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu ibadetin mahiyeti hakkında bilgiler verilir: “Onlara, Âdem’in iki oğlunun başından geçen ibret verici şu gerçeği anlat: Onlar, Allah’a birer kurban takdim etmişlerdi de birinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kıskanıp: ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ deyince, öteki şu cevabı vermişti: Allah ancak takva sahiplerinin ibadetini kabul buyurur” (Maide, 27). Mesele kurban sunmakta değil, kurbanın kabul edilmiş veya edilmemiş olmasında. Kabulün şartı ise “takva” sahibi olmak ve takva ile sunmak. Her neyi kurban olarak sunmuş ise kurbanı kabul edilen demek ki takva ile sunmuş. Takva ise tanımak ve bilmekle olur. Gösteriş yok, hesap kitap yok, verdiği kurbanın tek hedefi var: Allah’a yaklaştırmak. Niyetinde Allah’a yaklaşmak, Allah’a yakın olmak olan biri için bütün hesapların üstünde tek bir hesap vardır, o da yaptığı bütün işlerde sadece yüce yaratıcısının rızasını kazanmak. Peki, insan neden Allah’a (c.c) yakın olmak ister ya da yakın olmalı? Çünkü mutlak hâkimiyet ve irade, O’nun (c.c) elindedir. İnsanı hiçlikten ve bilinmezlikten, varlık âleminin en şereflilerinden kılarak yaratan ve rızık veren O’dur.
İnsanın varıp duracağı yer, yine O’nun huzurudur. Evreni yaratıp düzenleyen ve sürekliliğini sağlayan, mevsimleri, güneşi ve ayı yaratan, yeryüzünde çeşit çeşit bitkilerle bütün canlıları rızıklandıran, doğru yolu bulmamız için elçilerini gönderen O’dur (c.c). Böyle bir kudrete karşı hasımlık, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Bu kudret, razı edilmeyi ve yakın olunmayı gerektiren bir kudrettir. Kendi acizliğinin farkına varan insanın, böylesine yüce ve merhametli bir kudrete yakın olmak için birbiri ile yarış içinde olması gerekmez mi?
Hz. İbrahim’in (a.s) Teslimiyeti
Kur’an-ı Kerim’de kurban ile ilgili başka bir olayda Hz. İbrahim’in (a.s) oğlu Hz. İsmail’i (a.s) kurban ettiği kıssa anlatılır. Kur’ân-ı Kerîm şöyle bahseder: “Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): ‘Oğlum’ dedi. ‘Gerçekten ben, seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.’ (Oğlu İsmail) Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın. Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrâhim! Sen kesinlikle rüyanı doğruladın. İşte biz, iyileri böyle ödüllendiririz” (Saffat, 101,105).
Hani dedik ya kurban, Allah için vazgeçiştir. Anlatıldığına göre Hz. İbrahim (a.s) Rabbinden bir evlat lütfetmesini ister. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen “dilediğine hesapsız rızıklar veren” yüce Rabbi, Hz. İbrahim’e, insanoğlunun bildiği hesapların üstünde bir hesapla erkek çocuk müjdeler. Yumuşak huylu, aklıselim olan bu çocuk İsmail’di (a.s). Vakti geldiğinde âlim olan Allah (c.c), Hz. İbrahim’e (a.s), İsmail’i (a.s) kurban etmesini rüya yoluyla bildirir. Hz. İbrahim, gördüğü rüyayı oğluna danışır ve aldığı cevap, Allah’ın (c.c) Hz. İsmail’i tasvir ettiği sıfata yakışır şekilde olur: “Babacığım, sen emrolunduğunu yap, beni sabredenlerden bulacaksın.” Hz. İbrahim, bu yumuşak huylu, en sevimli çağındaki biricik evladını alnı üstüne yatırır ve bıçağı boynuna dayar. Tam bir teslimiyetle, içinden hiçbir pazarlık geçirmeden oğlunu Rabbine adar. Madem her şeyin sahibi yüce Allah, o halde yine O’na dönücüleriz. Allah (c.c), Hz. İbrahim’den en kıymetlisini feda etmesini bir imtihan vesilesi olarak ister. Hz. İbrahim, bin yılları aşan bir teslimiyet göstererek Rabbinin buyruğunu boyun eğip gelecek nesillere miras bırakır. Bu kıssadan Müslümanların hissesine ne kadar çok pay düşüyor? İsmail’ini, Rabbini razı etmek için feda eden halilullah (Allah’ın dostu) oluyor. O İsmail ki (a.s) babasının en kıymetlisi.
Kurban; feda, adanmak, adamak, vazgeçmek adına ne dersek diyelim bizi, Allah’a yaklaştırdığı müddetçe İbrahimi bir eylem olmuş olur. Bu eylemde; hacmin, pahanın, cüssenin önünde “takva”nın olması gerekir. Tam bir teslimiyet ile İsmaillerini kurban veren Filistinli anneler babalar, Allah’ın dostluğuna nazar ede dursunlar, öte tarafta et, kilo, ücret gibi şeylere takılmış ve oradan bir türlü kurtulamayan milyarlarca Müslüman. Hayatlarımızı, İsmaillerimiz o kadar teslim almış ki konunun özünden çok uzaklaşmışız. Müslümanlar, İsmaillerini Allah’a feda ettiklerinde Allah’ın (c.c) mükâfatı budur: “Onun hakkında, ‘İbrahim’e selam olsun!’ ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik” (Saffat, 108,109).
Erdal TUĞRUL
Arşiv
Genel
Yazarlar
Kurban: Allah’a Yaklaşmanın Yolu
- by Erdal Tuğrul
- 13 Haziran 2026
- 0 Comments
- 0 Views

Follow