İLİM ve AMEL İLİŞKİSİ

Hasan-ı Basrî (r.ah) demiştir ki: “İstediğiniz kadar ilim öğreniniz. Vallahi, öğrendiklerinizle amel etmedikçe Allahu Teâlâ size sevap vermez. Aklı düşük kimselerin bütün gayreti rivayetle meşgul olmaktır. Gerçek âlimlerin gayreti ise, ilmin gereğine göre amel etmektir.”

İlahı rızayı tahsil etmenin yolu ilim, amel, ihlâs denkleminin güzel bir şekilde kurulması, korunması ve yaşanması ile mümkündür. İmam-ı Gazali (r.ah) Minhâcu’l-Âbidîn adlı eserinde ‘’İlim ağaç, ibadet ise meyvesidir’’ buyuruyor. Yani ağaçsız meyve olmaz, meyvesiz ağaçta hakiki manada bir şeye yaramaz. Tabi ki de meyvenin tadı da önemli. Meyvenin tadını veren ise kişinin yaptığı amellerde ihlâslı olmasıdır. Bu denklemin güzel bir şekilde kurulması, korunması ve yaşanması için de hakiki ilim ehline müracaat şarttır. Bir bahçıvanın kontrolünde yetişen ağacın kendiside, meyvesi de, tadı da yerinde ve güzel olur.

Derviş, sufi denilince ameli çok olan kişi akla gelmesin. Biri ‘elli yıldır dervişim’ dese ona şöyle deriz:

– Ne elde ettin?

– Namazımı huzurla kılıyorum, elhamdülillah. Namaz kılmak bana tat veriyor, zevk veriyor, namaz vaktini dört gözle bekliyorum, diye cevap verirse:

– Bu kişi dervişliğin faydasını görüyor, deriz.

Amelleri çok yapmak önemli değildir. Elbette amelsiz cennete girilmez, amelsiz ihlâs bulunmaz, amelsiz güzel ahlak olmaz. Derviş, ameli az da olsa onun hakkını verendir.

Kişi otuz-kırk yıl dervişlik yapsa, tekkeye-Mekke’ye gitse, filanca kitaba kadar okumuş derin âlim de dense, yaptığı amellerine salih sıfatını kazandıramadıysa, hakkını verememiş demektir.

Bir cemaat Cüneyd-i Bağdadi’ye:

‘’Efendim! Namazın farzları nelerdir?’’ diye sordular. Bu soruya o, şöyle cevap vermiştir:

‘’Namazın farzları, Allahu Teâlâ’dan başka her türlü alakayı kalpten kesmek, düşünceyi tek noktada toplamaktır. Bunlar olmazsa namazın faydası olmaz.’’

Elbette ki, bildiğiniz üzere namazın farzları, rükunları, şartları var. Fıkıh kitaplarından öğrendiğimiz bu bilgiler, namazın edasının şartlarıdır. Bu şekil itibariyledir. Cüneyd-i Bağdadi’ nin sözünü ettiği konu ise namazın Allah katında kabul edilmesindeki faziletinin şartıdır. Oysa namazı şekil olarak değil Allahu Teâlâ emrettiği, o istediği için kılıyoruz. İşte bu noktada niyet önemli, namaz amel olarak gerekli, salih olması ise namazın kabul edilebilir olması için elzemdir. Çekilen zikirlerin lafzı önemli değildir. ‘Allah…Rahman…Lailâhe illallah…’ dediğin zaman lafız eriyip gitmeli, sıfatı kalmalı. Zikrullahın sıfatı kalbin içinde nurani bir anlayışın meydana gelmesidir. İşte tasavvuf, mümin olana bu anlayışı yerleştirir, ona bu ilâhi azameti öğretir. [1]

İlmiyle amil olmayanların düşeceği çirkin durumlardan biriside, kitap yüklü eşek sınıfına dâhil olmalarıdır.

Allah’u Teala bir Ayet’i celilesinde şöyle buyurmaktadır:

Kendilerine Tevrat yükletildiği halde, onun gereğini yerine getirmeyenlerin misali, kitap yüklü eşeğin misali gibidir. (Cuma/5) Görüldüğü gibi Allah’u Teâlâ bu Ayet’i kerimesinde; kendilerine Tevratı indirdiği ve onunla amel etmelerini istediği Yahudileri kınıyor ve onları kitap yüklü eşeklere benzetiyor… Neden? Çünkü onlar, kendilerine indirilen kitabın bilgisine vakıf olmalarına rağmen onunla amel etmemişlerdir… Başka bir ifadeyle; kitaplarının ilmini öğrenip onun sorumluluğunu omuzlarında taşımalarına rağmen gereğini yerine getirmemişlerdir.

İşte bu konumda olanların durumunu Allah’u Azze ve Celle kitap yüklü eşeklere benzetmiştir. Öyleyse, unutmayın ki bu husus aynen bizim içinde geçerlidir. Çünkü itibar lafzın umumiliğinedir, sebebin hususiliğine değil. Yani, bu Ayet’i kerime Yahudiler hakkında indi diye sadece onları bağlamaz. Aynı problem kimde bulunursa onları da içerisine alır. Dolayısıyla, Kur’an’ın ve Sünnet’in bilgisini kafalarında taşıyıpta onunla amel etmeyenlerin durumu, eşek gibi o ilmin sadece hamallığını yapmaktır.

 Muaz İbni Cebel r.a : “ Ne kadar bilgi sahibi olursanız olun, amel etmedikçe Allah sizi ilminizden dolayı sevaplandıracak değildir. “ [2]

Ebu’d Derda r.a: Kimin ilmi artarsa ağrısı da artar – yani korkusu ve sorumluluğu da artar –  Bana hesap gününde: Ne öğrendin? Denilmesinden dolayı nefsime karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: Ne amel ettin? Denilmesinden endişe ediyorum. [3]

Ebu’d Derda r.a dan: Bilmeyene bir kez yazıklar olsun, bildiği ile amel etmeyene de yedi kez yazıklar olsun. [4]

Aişe (r.a):  Amr bin Kays diyor ki, Ata bana anlattı: Bir genç vardı, Mü’min’lerin annesi Aişe r.a’ ya gider ve ona çeşitli sorular sorardı. O da bu gencin sorduklarına cevap verirdi. Yine günlerden bir gün, Aişe r.a’ ya bu genç gelip soru sormuştu. Aişe r.a o gence : “ Ey oğulcuğum, acaba sen bundan önce işittiğinle amel ettin mi? “ diye sordu. Genç : “Hayır, Allah adına yemin ederim ki etmedim, ey anneciğim “ dedi. Aişe r.a da : “ Ey oğulcuğum, o halde ne diye bizim ve kendinin aleyhine Allah’ın hüccetlerini çoğaltıyorsun“  diyerek, o gence karşılık verdi. } [5]

Ali İbni Ebi Talib : “ Ey ilmi olanlar! İlminizle amel ediniz. Âlim, bilen sonra da bildiği ile amel eden ve ilmi ameline muvafık olan kimsedir. “[6]

Bu ve emsali rivayetlerde de görüldüğü gibi, Resulullah s.a.v’ in mektebinde eğitim görmüş bu güzide insanlar, konuya oldukça ehemmiyet vermiş ve amelsiz bir ilmin işe yaramayacağını açıkça haber vermişlerdir. Öyleyse artık şunu kafamıza iyi yazmamız gerekir ki; insana fayda sağlayacak ilim, ancak kendisiyle amel edilen ilimdir… Dolayısıyla şuurlu ve basiretli bir Müslüman da ilmi sadece bunun için öğrenmelidir. Yani, sadece Allah’a kulluk etmek için ilim taleb etmelidir. Onu ne, … cedelleşmek için… Ne başkalarına üstünlük taslamak için… Ne övünmek için… Ve ne de oturup kalktığı meclislerin teveccühünü kazanmak için… İlim öğrenmemelidir. Kim böyle yaparsa ona ateş vardır.

Çünkü örnek ve önderimiz olan Allah Resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır:

Ebu Hureyre r.a dan. O şöyle dedi: Resulullah s.a.v şöyle buyurdular: Kim kendisi ile Allah’ın rızası aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir şey elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde cennetin kokusunu bulamaz. [7]

Okuma olayı bir uzun yolculuktur; beşikle başlar, mezarla biter. Okulla beraber biten okumalar yarıda kalmıştır. Okuma iğneyle kuyu kazmaktır; kararlılık ister, sabır ister. Okuma bir arayıştır, hakikati, doğruyu, güzeli arayış. Her arayış içinde bulma heyecanını barındırır. Bulursunuz, ikinci, üçüncü… Arayışlar başlar. Umut ve heyecan, okumanın ayrılmaz iki vasfıdır. Okuma insanlığın, umut ve heyecan da canlılığın şartıdır.

Değişen dünyada değişimin temeli okumaktan geçer. Çünkü okumak ilim demektir, öğrenmek demektir. Okumak, araştırmak ve anlama gücünü geliştirmek demektir. Okumak hayatımızdaki birçok faaliyet gibi geçici değil hayatımızın bir parçası olmasından dolayı yaşam boyu sürüp gider, gitmelidir de. Hayatımızda fanatiği olduğumuz spor, siyaset, diziler vb. birçok alan olmakla birlikte fanatiği olmamız gereken en önemli alan okumak olmalıdır. Çünkü okumak tutkuların en asili en soylusudur. Okuma, cehaleti, çaresizliği yenen, önyargıları yıkan, insanların çatışma içine girmesini engelleyen, insan ilişkilerini kuvvetlendiren birçok yapıcı yöne sahiptir.

Uzun ve meşakkatli ilim yolunda ilerleyebilmenin, sabredebilmenin yolu; insanın maneviyatını güçlendirmesiyle, iç donanıma sahip olmasıyla doğrudan alakalıdır. Sabır konusunda birkaç hususa daha değinmekte yarar olduğu kanaatindeyim. Sabır bu davanın olmazsa olmaz azığı olduğundan sadece ilim öğrenirken değil, her daim gerekli olan bir haslettir. İlim talebesi; kendi akranları dünyevi makam ve mevkilere talip olurken, kendisinin yüce makama -“kul” olma makamına- talip olduğunu bilmelidir. Yine başkaları uyku, eğlence ve rahat bir hayat ile meşgulken, kendisinin çileyle, uykusuz gecelerle ve mücadeleyle yoğrulan bir hayata talip olduğunu bilmelidir. Hangi Peygamber çile çekmedi, hangi davetçi veya âlim zorluklarla mücadele etmedi ki! Günde kırk defa Fatiha’da “nimet verdiklerinin yoluna bizi ilet” dediğimiz nimet verilenler, (Peygamberler, sıddıklar, şehitler, veliler v.s.) bu nimete hangi çetin mücadele ve imtihanlardan sonra kavuştularsa, işte biz de bu yola talip olmakla “o mücadeleye talibiz” demiş oluyoruz aslında.

İlim talebesi basamakları birer birer çıkmalı, daldan dala atlamamalı, sık sık hoca değiştirmemeli, bir kitabı veya konuyu bitirmeden diğerine geçmemelidir. Nefis ve şehvetin isteklerine karşı da sabretmeli, zamanın fitnelerinden uzak durmalı, rızık konusunda aza kanaat etmeli ve sabırlı olmalıdır. Eğitimini kısa sürede bitirip bir an önce diploma almaya çalışmamalı, eğitiminin uzun sürmesinin kendi lehine olacağını, hizmet içinde olgunlaşması ve elde ettiklerinin pekişmesi için fırsat olduğunu düşünmelidir. Yine ilim talebesi ibadetlere karşı da sabırlı ve sebatkâr olmalıdır. Elde edeceği ilimle amel etmeli, ilmiyle âmil olmalıdır. İlmiyle hem kendisini hem de toplumu her türlü yanlışlıktan muhafaza ve ıslah etmeyi amaçlamalıdır.

İlim; uğruna nice fedakârlıklar yapılması gereken, meşakkatli ve uzun soluklu bir yolculuktur. İlim talebesi bu yola çıkarken birçok vasfa sahip olmalı veya bu yolda bu vasıfları kazanmalıdır. Halis bir niyet, zorluklara göğüs gerecek sabır ve sebat, öğrendiklerini yürekli bir şekilde anlatacak cesaret, zamanın şartlarına göre eğilip bükülmeyecek bir tavizsizlik, dünya nimetlerine tamah etmeyecek zühd ve takva gibi hasletlerle bezenmelidir. Bu güzel hasletlere uymayan yönlerini, ilim ve hizmet yolculuğunda törpülemeli, istenen düzeye gelmesine gayret etmelidir.

İlim talebesinin talep ettiği ilme ulaşabilmesi için; uzun bir zamana, yüksek seviyede tahammüle ve üstün bir çabaya ihtiyacı vardır. İlmin merdivenlerini basamak basamak çıkması gerekecek, belki dünyevî birçok lezzetleri terketmesi gerekecek, tüm bu zorluklara karşın elde ettiği nimetler dünyalık nimetler gibi peşin olmadığından sabretmesi gerekecektir. Çünkü ilim talebesinin gayesi ilkokul, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora gibi tahsil mertebelerini aşıp bir makama gelmek değildir. Dünya’da rahat yaşamak, keyif almak da değildir. Hayır! Bunların hiçbiri değildir. İlim talebesinin gayesi ve asıl meselesi İslam sancağını taşımaktır. Bu sebeple ilim talebelerine denilmiştir ki; “Sabrı, sabırda yarışmayı ve üstün azmi elden bırakma! Zira ilim yolu uzun ve meşakkatlidir.”

“Her şeyin bir engeli vardır, fakat ilmin birçok engelleri vardır” sözü ne kadar da isabetlidir. İlim talebesi uykusuzluğa, açlığa, hocasının dizinin dibinde uzun yıllarını vermeye, Allah rızası için hizmette bir yerden başka bir yere hicret etmeye talip olduğunu bilmeli ve bütün bu zorluklara sabretmelidir.

Hafız İbn-i Kesir, Buhari’nin hayatını anlatırken şunları söyler: “Buhari gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Sonra lambasını söndürür yatardı. Tekrar kalkar, tekrar kalkardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu”.

İmam Şafii’ye “ İlme karşı iştiyakın nasıl?” diye sorulduğunda şöyle dedi: “ Daha önce işitmediğim bir kelimeyi işitince, diğer azalarım kulaklarımın işitipte aldığı lezzeti tatmak için kendilerinin de kulakları olmasını isterler. İşte böyle.” Kendisine “ İlme karşı hırsın nasıldır?” diye sorulduğunda da şöyle cevap verdi: “ Çok mal biriktiren cimrinin bir malı elde ettiği zaman aldığı lezzet kadar.” “İlme karşı isteğin nasıldır?” diye sorulunca buna da şöyle cevap verdi: “ Bir tek çocuğu olan kadının yavrusunu kaybettiğinde onu bulmaya olan isteği kadar.” İşte İmam Şafii de bu aşk, bu iştiyak sebebiyle ilimde zirveye çıkmış ve imam olmuştur. [8]

“İbn-i Rüşt (1126-1198), eserleri Avrupa’da yüzyıllarca okutulan Endülüslü büyük filozof, bilgin. O da sürekli kitap okurdu. Kitap okumadan geçen sadece iki gecesi olduğu söylenir; biri evlendiği, diğeri de babasının vefat ettiği gece.”

“İbni Teymiyye (1147-1224); İlminin çoğunu uykudan ayırdığı zamanlarda kazanmıştı. Kitap okumaya başlayacağı zaman saçlarını bir çiviye bağlar, öylece kitap okur; uykusu geldiğinde ise, çiviye bağlı olan saçları onun uyumasına mani olurdu.”

Fahruddin-i Razi (1149-1209); Misli bulunmayan meşhur müfessir. Çok defa, sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini alır, öbür yandan kitap okurdu. Sadece tefsire dair yazdığı eserler 20 bin sayfayı aşkındır.

Ömer Nasuhi Bilmen (1884-1972); Bu meşhur İslam âlimi ve müfessiri diyor ki; “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner, sıhhatim bozulurdu. Annem gecenin, geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de; “Oğul, artık yeter yat!” diyerek lambaya üflerdi.”

Ebu’l-Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (1888-1959): Zamanımı boşa geçirmemek hususunda iradesini o derece zorlardı ki; burnundan, okuduğu kitapların sayfaları üzerine kan damladığı olurdu. Uykusunun kaçması ve okumaya devam edebilmesi için, her gün çok fazla miktarda kahve içerdi. Bazen geceleri eline bir parça kar alır sıkarak boynuna yerleştirir, karın yavaş yavaş erimesi sonucu sırtından aşağı inen soğuk su ile uyanık kalmaya çalışır, okumaya devam ederdi.

Prof. Hilmi Ziya Ülken (1901-1974): Okurken uyumamak için ayaklarını su dolu bir kovaya sokar, sabaha kadar okurdu.

Müfessir Prof. Dr. Seyyid Kutub (1906-1966): Ortalama on saat okurdu. Kendi ifadesiyle; “Bu satırların sahibi, ömrünün kırk senesini okumakla geçiren bir insandır” derdi.

İmam Malik Hazretleri (711-795): Tuvalette geçen zamanına bile acıdığı için üç günde bir def’i hacet edecek şekilde az yerdi. “Yeme, içme ve uyku ihtiyacı olmasaydı da, bütün zamanımızı ilimle ve ibadetle geçirseydik’ derdi. [9]

“Boş çuval ayakta durmaz!” derler, öldükten sonra bile asırlar boyu dimdik ayakta duran ve gönüllerde, zihinlerde dipdiri yaşayanlar bilgi ve hikmetle dolu olan insanlardır.

İlim talebesi, öğrenme sürecinde istikrarlı olmalı, öğrendiklerini hazmederek yoluna devam etmeli, gerek eğitiminde gerekse hizmetinde üstün gayret sarf etmelidir. “Allah(c.c.) katında amellerin en makbulü az da olsa devamlı olanıdır” [10] hadisi de, Allah(c.c.) namına yapılan işlerin sürekli olmasına işaret etmektedir. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi itibariyle bilgiye ulaşmak kolay ve hızlı bir şekilde gerçekleşse de, ilim elde etmek tıpkı bir sanat öğrenmek gibi hoca eşliğinde olmalı, hocanın çizdiği plan program dâhilinde uygulanmalıdır. Bu da sabrın yanında gayret ve istikrarla mümkündür. Bu bağlamda ilmin hocalardan alınması ve onların yanında uzun yılların harcanması üzerinde önemle durulmuş, sadece kitaplardan öğrenmenin yeterli olmayacağı vurgulanmıştır. Bu gün hangi ilim sadece kitaplara bakılarak tam manasıyla öğrenilebilir? Herhangi bir tıp kitabı okuyana hemen doktor diyemiyorsak, herhangi bir mühendislik kitabını okuyana hemen mühendis gözüyle bakılamıyorsa, İslami ilimlerde de durum böyledir. İlmi birkaç mesele öğrenmekle veya bir iki kitap okumakla kişi hemen kendisini ilim sahibi bir âlim gibi görmemeli, bu işin uzun bir sürece yayıldığını aklından çıkarmamalıdır.

Bu konuda “ilme tek başına giren, tek başına çıkar” denilmiştir. Yani ilim talebine hocasız giren, ilimsiz çıkar manasındadır. İlim bir sanattır, her sanat ustaya muhtaçtır. İbn-i Haldun’un Mukaddimesi’nde bu konuyla ilgili şu sözü yer almaktadır: “Usulünce ilmi âlimin ağzından almayanın, müşkilât konusundaki yakîni, zandan ibarettir.” Yani âlimden birebir öğrenilmeyen ilimde derinleşme olmaz, zor meselelerde kesin bilgiye ve sonuca ulaşılamaz. Sadece zan olarak kalır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, ilim öğrenmede hoca faktörü, talebenin istikrarlı ve gayretli olması oldukça önemlidir. Zekâ ve kabiliyet elbette gereklidir ancak kararlılık ve gayret yoksa talebe yolun sonuna ulaşamayacaktır.

İlimle meşgul olan, öğrenen, öğreten, dinleyen kimsenin kalbi devamlı sürülen tarla gibidir, toprağı münbittir. İlimle meşgul olmayan kişinin kalbi ise yıllardır sürülmediği için toprağı sertleşmiş, taşlaşmış tarla gibidir, çoraktır, ürün almak neredeyse imkânsızdır.

Ahmed b. Hanbele sordular, kişi ilim talebi için yolculuğa çıkar mı? “Evet, vallahi hem de nasıl! Alkame b. Kays en-Nehai ve Esved b. Yezid en-Nehai- ki bunlar Iraktan Kufe’dendiler- kendilerine Ömer’den bir hadis ulaştığı vakit bununla tatmin olmaz ve onu taa Medine-i Münevvereye bizzat ondan dinlemeye giderlerdi.” er-Riyahi el-Basri (v.93) şöyle der: “Basra’da iken bizler Rasulüllah’ın ashabından nakledilen bir rivayet duyduğumuzda onların ağzından dinlerdik.”

Said b. Müseyyeb: “Bir hadis-i şerif için günlerce gecelerce yolculuk yapardım.” demiştir. İmam-ı Şa’bi (v.103) kendisine hatırlatılan üç hadis-i şerif için Küfeden Mekke ye gittiğini söyler.

Hafız Zehebi İmam-ı Şa’binin hayatını anlatırken Şubrume’ nin ondan şunları duyduğunu yazar: “Şu anıma kadar beyaz kâğıda ne karaladıysam ve bana kim bir hadis-i şerif söylediyse onu tekrar ettirmeden ezberlemişimdir. Unuttuklarımı ise şayet birisi ezberleseydi âlim olurdu”.

Şa’ biye “bütün bu ilmi nasıl öğrendin” diye sordular. O da: “Duyduklarıma güvenmemek, diyar diyar dolaşmak, cansız varlıklar gibi sabretmek ve karga gibi erken davranmakla” diye cevap verdi.

Ahmed b. Hanbel on altı yaşında hadis öğrenmeye başladı. Beş defa hacca gitti. Üçünde yaya idi. (Memleketinin Irak-Bağdat Olduğunu düşünmeli). Şam, Mağrib, Cezayir, Mekke, Medine, Hicaz, Yemen, Irak, İran ve Horasanı, dağları, bayırları ilim uğruna dolaştı, sonra Bağdat’a döndü.

Muhammed İdris er-Razi, hadis için ilk çıktığında yolculuğu yedi sene sürdü. Yaya olarak yürüdüğü yolları bin fersahı geçinceye kadar hesapladı (bir fersah 5 km’den biraz fazla). Kufe’den Bağdat’a, Mekke’ye, Medine’ye, Mağrib şehrine, Mısır’a, oradan Ramle’ ye, oradan Beytu’l Makdis’e, Askalan’a, Taberiyye’ye, Dımışk’a, Hımıs’a, Antakya’ya, Tarsus’a hep yayan yürüdü. Tekrar Hımıs’a döndü. Oradan Beysan’a, Rakka’ya, geçti. Fırat yoluyla Bağdat’a gitti. Vasıf’tan Nil’e geçti, oradan Kufe’ye. Hepsi yaya idi. O zaman yaşı 20 idi ve yedi sene dolaştı.

Muhammed b. İshak, hadis üstatlarından dinlediklerinin 5 bin men kadar olduğunu söyler. Bir men on büyük cüz kadardır. İlim uğruna ilk yolculuğu 330 senesinde Nişabur’adır. Memleketine 375 senesinde dönebilmiştir. Demek ki yolculuğu kırk beş sene sürmüş.

Urve b. Zubeyr şunları anlatır: “Muhacirlerden bir zattan bana hadis nakledilirdi, öğle sırası istirahat halinde iken gider onu bulur, kapısında bekler, çıkınca da onları ondan sorardım”.

Sa’id b. Cübeyr: “İbni Abbas’la beraber geceleyin Mekke yolunda yürüyorduk. Bir taraftan da o hadis anlatıyordu. Ben de onun anlattıklarını semerin önüne kaydediyor, sabah olunca da yazıyordum”.

 

 

KAYNAKLAR

OKUMA PSİKOLOJİSİ –Dr. Hamdi KALYONCU, Dr. Fikrîye OVAK

Nureddin YILDIZ – İlmin Alt Yapısı (https://www.youtube.com/watch?v=YldwsB8ZhDQ&nohtml5=False)

Muhammed Emin YILDIRIM – Evet İlim! Ama Kimin İçin?  https://www.youtube.com/watch?v=ix6g9sjnQ8M&nohtml5=False

 

[1] İlim ve Amel, Mehmet Ildırar, Semerkand Yay.

[2] Darimi: 1.c.266.n

[3] Darimi: 1.c.269.n – Ahmed. zühd : 730.n

[4] Ahmed . zühd : 1.c.763.n

[5] Acurri: Alimlerin ahlakı: 91.s

[6] Darimi: 1.c.388.n

[7] Ebu davud: 4.c.3664.n –  ibni  mace: 1.c.  252.n

[8] Abdulfettah Ebu Gudde, İslam Alimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti.

[9] 01.03.1999, Akit.

[10] Buhari, iman 32.