Müslümanın Mutluluk Reçetesi
Arşiv Yazarlar

Müslümanın Mutluluk Reçetesi

Zamanın birinde mutsuz bir padişah varmış. Çevresine bakmış, hizmetçisi kendinden daha mutlu imiş. Çağırmış vezirini, “Benim mülküm var, şanım var, kudretim var, hükümranlığım var, mutlu değilim. Hizmetçimi görüyorum yüzü hep güleç, hep mutlu, mülkü yok, kudreti yok, şanı yok. Peki, neden benden daha mutlu?” diye sormuş. Vezir de “Efendim bunu öğrenmek için 99 kuralını uygulayalım!” demiş. Padişah, “Nedir o kural? Uygula görelim!” diye cevaplamış.
Vezir, gece vakti hizmetçinin kapısına, içinde 99 altın olan bir kese bırakmış, bir de not yazmış. Notta, “Sana, 100 altın bırakıyoruz, güle güle kullan!” yazıyormuş. Sonra kapıyı tıklatıp padişahla birlikte bir köşeye saklanmışlar.
Kapıya bakan hizmetçi, kapı önündeki keseyi görmüş, içeri almış, notu okumuş, “100 altın” yazıyormuş. Altınları saymış 99 adet. “Nasıl olur, notta 100 adet yazıyor, pekâlâ neden 99 altın var?” Altınları getiren yolda düşürmüş olabilir, diye düşünmüş. Bahçeyi, yolları, gece karanlığında fener ile aramışlar. Yok! “Belki ben, eve alırken evde düşürdüm” diye düşünmüş. Aramış, bakmışlar. Yok!
Olanları, padişah ve veziri bir köşede izliyormuş. Bu durum, sabaha kadar devam etmiş. Sabah olunca hizmetçi, saraya gelmiş. Padişah, onu gözlemlemiş, hali perişan, kafası karışık imiş. Vezir, padişaha dönüp durumu özetlemiş: “Padişahım! Hizmetçinin dün hiç altını yoktu, mutlu idi. Gece, 99 altını oldu ama ‘bir eksik’ diye gecesini perişan etti. 99 altına kanaat etse idi mutlu olacaktı. Bir eksiğin peşine düştü, mutsuz ve harap oldu!”
İnsanoğlu olarak sahip olduklarımıza bakmadan eksik olanların peşine düşeriz, “neden bunlarım da yok” diye hayatımızı zehir ederiz. Sahip olduklarımız, bizleri mutlu etmeye yeterlidir aslında ama biz bardağın eksik tarafına bakmakta ısrar ederiz. Maraş merkezli depremde, bir bayanın televizyondaki sözleri şöyle idi: “Meğer sıcak su ne büyük nimetmiş, sıcak ortam ne büyük nimetmiş, bizlerin aslında ne az şeye ihtiyacımız varmış, bizler ne büyük nimetler içinde imişiz.”
Bugün bizler, kuru, sıcak bir ortamda, temiz giysilerle, güvenli bir ortamın kıymetini yeterince anlayamıyoruz. Eften püften meselelerle hem kendimize, hem eşimize, hem çocuklarımıza hayatı çekilmez kılıyoruz. Sahip olduğumuz nimetler ne kadar çok aslında; bizler, 99 altının kıymetini bilmeden bir eksiğin peşine düşüyoruz.
Muhabir, Afrika’da, evine uzun mesafeden su taşıyan çocuğa soruyor: “En büyük hayalin nedir?” Çocuk cevap veriyor: “Evimizde akan bir çeşmenin olması!” Çocuklarımızın en büyük hayalini soralım. Cevapları: Amerikan hayal kahramanları, demir adam, örümcek adam olmak veya internet ortamında sanal kahramanlardan birinin sahibi olmak ya da çok zengin olmak, iyi arabalar almak, lüks evler almak, Youtuber olmak…
Eskiden çocukların hayali; doktor olmak, öğretmen olmak, adam olmak idi. Şimdiki gençliğin bir ideali bile yok. İdeali olmayan, kolay yoldan para kazanmak, sanal ortamların kahramanı olmak isteyen, gerçek dünyadan kopuk bir nesil yetiştiriyoruz.
Afrikalı çocuk, gerçek dünyanın zorluklarıyla erken yaşta tanışmış, hayal dünyası zaruri ihtiyaçlarının dışına çıkamıyor. Bizlerin gençliği de hayal dünyasına öylesine dalmış ki gerçek hayata bir türlü geçiş yapamıyor. Yaşı 25 olmuş, evlilik yaşı çoktan geçmiş ama hayal dünyasından sıyrılıp, bir ailenin sorumluluğunu taşıyacak yapıda değil. Sürekli çevresine “of pof” eden, negatif enerji yayan, sürekli mutsuz, hoşnutsuz, yetişkinliğe geçiş yapamamış ergen havasındalar…
Çocuklarımızı, gerçek dünya ile erkenden tanıştırmalıyız. Geç kaldığımız takdirde emek verip ter dökmek çocuklarımızın zoruna gidecek, ya babasının sırtında kambur olarak kalacak ya da evlenip eşinin, çocuklarının sorumluluğunu taşıyamayacak, hem kendini hem de çevresini mutsuz edecektir. Sonra da “Seni yetiştiren anan baban!” diyecekler, kulaklarını çınlatacaklar.
Gençliğimizin bu hale gelmesinin sebepleri içinde; sosyal medya, diziler, çevre faktörü elbette ki var. Peki, küresel aktörler, çocuklarımızı elimizden almaya çalışırken bizler, çocuklarımızla yeterince ilgilendik mi? Hayır! Bizlerin daha önemli futbolu vardı, araba modelini yükseltmek meşgalemiz vardı, evde perde, halı, koltuk kombin yapıyorduk, tadilata girişmiştik. “Çocuklarımız elden kayıp gitmiş, geç fark ettik!” demeyelim. İş işten geçmeden önlemimizi almaya bakalım.
Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi, “Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden/ Din de gitti, dünya da gitti elimizden.” Dünyamızı yamayalım derken, ailemizi, çocuklarımızı, inancımızı kaybetmeyelim.
Helak edilen kavimlerin, helak sebeplerine baktığımızda, putlara tapmaları, şirk koşmaları, azgınlık etmeleri, peygamberlerini öldürmeleri, yalanlamaları ve nimetlere şükretmemeleri vardır: “Yaşam koşulları ve refahın kendilerini şımarttığı nice toplumu helak ettik” (Kasas, 58). “Yeryüzünde size geniş imkânlar bahşetti, yerin düzlüklerine saraylar kuruyor, dağları yontarak evler yapıyorsunuz; öyleyse Allah’ın bütün bu nimetleri üzerine düşünün de bozguncular kesilip yeryüzünde karışıklık çıkarmayın” (Araf, 74).
Kur’an’daki ayetlerden bazılarında, helak sebepleri içinde kendilerine verilen nimetlere şükretmemek geçmektedir. Çalışmanın, el emeğinin, alın terinin değersizleştiği, emek vermeden tüketimin, kolay kazancın, piyangonun, lüksün, konforun, yaygınlaştığı, bencil bir nesil yetiştiriyoruz. Annesine babasına saygısı olmayan, yaşlıları hor gören, kolay para kazanmak varken helal kazancı “aptallık” gibi algılayan bir nesil yetiştiriyoruz. Ne yazık ki bu nesli, biz yetiştiriyoruz. Sonucunda mutsuzluk…
Çadırda kalan depremzede aileye, bir ev tutup içine birkaç eşya alıp yerleştiriyorlar, “Şükür, soğuktan, yağıştan, ıslanmaktan kurtuldun, daha rahat bir ortamdasın. Şükret!” diyorlar. Depremzedenin cevabı ilginç: “Benim hayatımda ne değişti ki!” Elbette saraylara, villalara gitmedin ama hala çadırda soğukla, çamurla mücadele eden başkaları var, senin durumunda görünür bir iyileşme oluştu. Bu duruma bir şükret. İnşallah durumun daha da iyileşir.
İnsanoğlunun genelinde kendini saraylara layık görme var. Pekâlâ, senin bu topluma katkın ne kadar, sanatın ne, kabiliyetin ne? Sahip olduğumuz şeylere şükretmek yerine sürekli bir hoşnutsuzluk, kanaatsizlik, hak ettiklerime sahip değilim havası!
Yahudi esnaf, çocuğunu kendi dükkânına almazmış, komşu dükkâna çırak verirmiş. Çocuk, kendi dükkânında çalışmaz, zorluk görmez, işi öğrenmez kaytarır. Çocuğunu, komşu dükkânda pişirir, yetişince kendi dükkânını ona bırakırmış.
Mutluluk, çok parada değildir; çok paranın nimeti olduğu gibi meşakkati de vardır. Sahip olduğumuz evlatlarımız, ana babamız, küçük de olsa evimiz, karnımızı doyuracak kadar yemeğimiz mutluluk sebebidir. Mutluluğun sırrı, isteklerimize ulaşmakta değildir. İsteğimize ulaşınca anlık mutlu oluruz; bu mutluluk, yeni isteğimiz gelene kadar devam eder. Sonra başka istek, başka, başka… Devamında, doyumsuz, tatmin olmayan bir nefis… Hoşnutsuzluk, mutsuzluk…
Kafan dolu, stres altında iken yatağın kuş tüyü olsa da batar. Üzgün isen lüks restoranda bile yemeğin lezzetini bulamazsın. Sevginin sıcaklığını, seni para cüzdanı gibi gören ailende bulamazsın. Telefonu alan odalarına çekilince, sarayda olsan bir müddet sonra sana zindan gelir. Mutluluk, aslında çok uzağımızda değil, yanı başımızda. Ailemizde, çocuklarımızda, Müslüman kardeşlerimizde. Yeter ki birbirimizi sevelim, gölge etmeyelim.
İnsanoğlu olarak hayatımızda güzel günleri çabuk unuturuz, kötü günleri unutmayız. Bize yapılan iyilikleri çabuk unuturuz; fakat bize yapılan haksızlıkları unutmayız. Yapılmış ise bir haksızlık, sürekli gündemimizde olması gönlümüze yük olur, ruhumuzu daraltır, birkaç haksızlığı sürekli gönlümüzde tutarsak bizi depresyona sokar, neticede zararı gene bize dokunur. Olumsuzluklara odaklanmamalıyız. Hayatımızda yaşamış olduğumuz güzellikleri aklımıza getirmeliyiz. Kimse canımızı yakmamış gibi insanları sevmeye devam etmeliyiz. Biz de birilerine hata yapmışızdır. Herkes, kendine yapılan haksızlıkları merkez alırsa yeryüzünde huzur, güven, mutluluk, kardeşlik, dostluk kalmaz. “Sen, af ve kolaylık yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırma!” (Araf, 199) ayetinde Rabbim, bizlere af yolunu göstermektedir. Hırsımızı, kinimizi, düşmanlığımızı kambur gibi sırtımızda yük etmektense, af yolunu tutarak kamburlarımızdan kurtulmalıyız.
Sağlığın yerinde ise sabah sağlıklı kalkabiliyor isen şükret; önümüzdeki haftayı göremeyecek bir milyon kişi içinde değilsin.
Savaşı, tutuklanmayı, işkenceyi, yalnızlığı, açlık endişesini hiç deneyimlemedinse şükret; beş yüz milyon kişi içinde değilsin.
Tutuklanma, öldürülme, tehdit korkusu olmadan camiye, (…) gidebiliyorsan, Üç milyar insandan daha mutlusun.
Buzdolabında yiyeceğin, dolabında giyebileceğin elbiselerin, başının üstünde bir çatın varsa, kuru bir yatağın, ayağında ayakkabın varsa, mutlu olması gereken %25’lik sınıf içerisindesin.
(…) Ufak bir birikimin, cüzdanında biraz paran varsa dünyadaki %8’lik sınıf içerisindesin.
Şu anda beni duyabiliyor isen, okuyabiliyor isen, 500 milyon interneti, telefonu, bilgisayarı olmayan, beni duyamayan kimseler içinde değilsin (Dünya nüfusu, 8 milyar).
“Bilesiniz ki kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Rad, 28). Rabbimiz, huzurun malda, parada, mülkte, şöhrette, kavmiyetçilikte olmadığını bildiriyor. Huzurun, mutluluğun kendisinde olduğunu bizlere bildiriyor. Bu ayeti, şöyle açıklamaya çalışalım: Zengin bir baban var, yüksek mevkide bir dayın var, önündeki engelleri kaldıran bir amcan var, yolda yürürken özgüveni yüksek, “buralarda bana bir şey olmaz, benim sırtım sağlam, kimse bana bir şey yapamaz” havası bizi kaplamaz mı? Elbette kaplar. Müslümanlar da huzuru, güveni, geçici dünyalıklarda bulamaz. Huzur, ancak Rabbine güvenen, “Arkamda âlemlerin rabbi var. Benim torpilim, rahman ve rahim olan Rabbimdir” diyen kimse, mutlu ve huzurlu olur.
Kardeşlerim!
Müslümanlar olarak bizler, kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben, geçici dünya nimetlerine mi talibim yoksa ebedi olan ahiret nimetlerine mi? Dünya nimetlerine talip isek mehter marşı gibi iki ileri bir geri gider geliriz. Netice olarak bu kadar zahmetin sonunda dünya nimetlerini bu dünyada bırakıp gideriz. Bırakıp gittiğimiz bu nimetlerin yükünü, vebalini, hesabını sırtımıza yükleniriz.
Dünyalıklara talip olanlar, bu dünyada mutlu olabilirler de, olamayabilirler de. Her dünyalığa talip olan, garanti mutlu olacak değildir.
Ahiret hayatına talip isek, elbette bu dünyada imtihan, sıkıntı, musibet, zorluk, darlık, üzüntü, eksik olmayacaktır. Rabbimiz, bizleri, değişik imtihanlarla imtihan edecektir.
Darlık, zorluk, sıkıntı görmeden cennete talip olmak, hayal görmekten öteye gitmeyecektir. İman iddiasında bulunan her Müslüman, iddiasını ispat etmesi için imtihan edilecektir: “Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öylesine belalar, yoksulluklar ve hastalıklar dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki sonunda peygamber ve onunla birlikte iman eden kimseler; Allah’ın yardımı ne zaman, diyecekler” (Bakara, 214).
Müslümanlar olarak bu dünyada rahatlık, konfor, lüks, her şey yolunda gitsin, sonra da ahirete göçünce cennetin en âlâ köşesinde villam olsun… Yok böyle bir piyango!
“And olsun ki sizi, biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele” (Bakara, 156). Rabbim, ayetlerinde bizleri imtihan edeceğini söylüyor: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutarak azarlayıp cezalandırma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır (sorumluluklar) yükleyip (bizi bunaltma). Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirgeyip acı! Sen, bizim Mevla’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara, 286).
Rabbim imtihanımızı kolay kılsın. Âmin.
Cefai DEMİREL

GRUBA KATIL