Müslümanın Gelenekten Modernliğe Yolculuğu
Arşiv Yazarlar

Müslümanın Gelenekten Modernliğe Yolculuğu

Değişmek, değiştirmek ve dönüştürmek… Yüzyıllardır süre gelen insanoğlunun bir gayretidir. Durmamış insanımız… Çünkü Rabbim onu; bul, bulma, arama ve çalışma fıtratıyla yaratmış: “O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul” (İnşirah, 7 açıklaması).

Sıkılmaya ne hacet… Boş zamanı yoktur ki Müslümanın. Çalışmak, üretmek, yardımlaşmak, dua etmek, ibadet etmek, irşad ve tebliğ gibi vazifeler ile meşgul olmuştur.

Değiştirmek, dedik. Değiştirebiliriz yarınımızı… Dönüştürmek… Toplumu dönüştürebiliriz. Ama önce değişim ve dönüşüm kendimizden ve ailemizden başlar. Kendini imar edemeyen, toplumu da imar edemez.

Bugünün imarları, tarihin geçmiş sayfalarında saklıdır. Çok şey borçluyuz geçmişimize… Hazır bilgi, sunulmuş yaşamsal kolaylıklar… Omuz zoru ile yapılmış onca iş bir düğme kadar kolay artık bize… Üretmek vardı. Emek vardı. Alın teri olduğu için kıymet vardı. Duymak, duyumsamak, hissetmek… Bir kapı kadar yakın komşunu, dostunu, arkadaşını duymak vardı. Paylaşmak vardı. Ekmeğini, acını ve sevincini paylaşmak vardı. Aynı sofrada belki bir sobanın etrafında toplanıp sıcacık sohbetlerimiz vardı. Sohbetler deyince artık dernekte, vakıfta, evlerde verilen sohbetler de gelenekselleşiyor. Yan yana olmak çok zorlaşıyor. Yakın tarihte atlattığımız pandemi sürecinden, arada donup sesin gittiği ekranlar kaldı. Aynı davanın yollarında yürüdüğümüz kardeşlerimiz, bu ekranlarda ne kadar birbirine kenetlenebiliyor. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, der atalarımız. Gönüllerde hangi rüzgârlar esiyor artık? Hangi rüzgâra takıldı bu gönüller? Fırtına çıkınca bir arada olmak, birbirinden ayrılmamak, sıkıca kenetlenmek ne kadar gerekliyse fırtına dinince de dağıldıysak toparlanmak da o kadar önemlidir.

Geçmişten bu yana geleneklerimizin toplumu yoğurduğunu, dönüştürdüğünü ve bunun tezahürlerini Müslümanlar üzerinde nasıl cereyan ettiğine şahitlik ettik. Tarihin geçmiş çalışmaları bugünü inşa etti. Yeni bir medeniyet doğurdu.

Cumhuriyetten sonra “aydınlanma çağı” dedikleri Batılılaşma hareketleri başlamış, bununla beraber okuryazarlığa kuvvetle değinilmiştir. Halkın elbette birden bire yeni alfabe düzenine alışması kolay olmamıştır. Geleneksel anlayış, Müslümanları işte o zaman bağrına basmıştır. Gel gör ki sonradan gelen nesil, ya inancının emrettiği gibi yeni düzene baş kaldıracak ya da batının ülkemize açılan okullarında okuyup batıya yelken açacaktı.

Milli mücadele döneminin anlatıldığı kitapları, cumhuriyetin ilk yıllarında verilen mücadeleleri okurken insanımızın inancına, bilgisine, teslimiyetine hayran olmamak mümkün değil. Yıllar geçtikçe o derin izler yok olmuş bir bir… Kendi insanına yabancılaşmış, batının uygarlık seviyesine ulaşmanın telaşı sarmıştır. Dinine bağlı Müslüman zihniyet de gelenek ve göreneklerin potasında eriyen inancının nelerden medet umduğunu anlayamamıştır. Demem odur ki, Müslümanlarımız yazık ki İslam’a bakış açısını geleneksellikten öteye geçirememiştir.

Cehaletin bağrında at koştururken yeni yeni adetler türemiş, geçmişten bu yana yapıla gelen geleneklerin üstüne yenileri eklenmiş ve dindenmiş gibi dayatılarak zihniyetler, daha da bulanıklaşmıştır. Batının yardakçıları da “bu karanlığa bir son verelim” diye dine saldırmıştır. Kurunun yanında yaş da yanar, hesabı haklı haksız demeden “Allah” diyen muttasıf örtünen (nitelikli, bilinçli) kadınlara, namaz kılanlara, Kur’an öğretenlere çağ dışı diye saldırmışlardır. “Cahil dindarlar kızlarını okutmuyor” diye manşet manşet yazarken okutanları da imam hatipler önünde küçücük kızların başörtülerinden tutup sürüklendiği orta çağ zihniyetini de unutmadık. Bu sürüklenen kızlar, çocuklarına anlatsa ağızları açık dinlerler.

Yasakların, baskıların arttığı yıllar Müslümanlar da dik durmuş, inançlarından taviz vermemişlerdir. İstikamet belliyken istikametini değiştirenler; zarar, ziyan dokunmasın diye en az hasar ile çıkalım, diye çabalayanlar yana yakıla fetva aramıştır. İnancında sadık olanlar, okçular tepesinde yalnız kaldığı gibi onlar da bizi bıraktı o tepede. Geçici bir zaferin hülyasına daldılar. Artık kınanmak, bin bir türlü eziyet, hakir görülmek, tutanaklar, hapisler, cezalar bize… Takdir, beğeni, alkış onlaraydı.

Böyle mi olmalıydı? Elbette olmamalıydı. Başörtüsü ile sürüklenenler de, zulme karşı geldiği için jop yiyen erkeklerin de bu teslimiyetleri ellerinden alınmalıydı. Pek tabii kimse kimseye zorla bir şeyi yaptıramayacağını bütün dünya gibi herkes anladı. O zaman güzellikle, seve seve değişeceklerdi.

Modernizm, hayatlarımıza birden bire girmedi tabii… Bilimin, teknolojinin gelişmesi, hayat standartlarının yükselmesi, baskıların azalması, yasakların kalkmasıyla birlikte sosyal ve ekonomik olarak çağ atlamıştır. Eskiden ufacık bir maaş, koca bir aileye yetmese de ayın sonuna yetiştirilirdi. Şimdi ay sonu diye bir şey yok. Kredi kartları var. Modern tefecilerin alışveriş yaptıkça sözde kazandıran türlü oyunlarıyla göz boyamaktadır. Popüler kültür tüketim çılgınlığını ve bununla birlikte kardeşlik duygularını zedeleyen rekabeti attı ortaya…

Dolayısıyla Müslümanlar da tarihteki bugünün yerini aldı. Etkisi altına alan hava dalgası gibi modernizm toplumun en sığ yerlerine kadar ulaştı. En büyük değişim, önce ailelerden başladı. Geleneksel daha geniş ailelerin yerini daha çok kendi ve kendi içinde yaşayan çekirdek ailelere dönüştü. Müslüman hanımefendilerin de çalışma hayatına aktif olarak katılımıyla birlikte “örtüme de sahip çıkarım işime de, evime de” deyip müthiş bir performans göstermeleri takdire şayan doğrusu…

“İslam’ın son kalesi” denir ya, işte o aileydi. O son kale, işgal edildi… Dijital dünya hepimizin elinde artık. Çocuklarımızın bir ebeveyni daha var. Susturmak, oyalamak için verdiğimiz telefon, tablet ve benzerleri yönetiyor artık küçücük dünyalarını… Bütün hayatları okul ve internet arasında dönüp durmakta. Onlar da rekabetten nasibini almış, en iyi okulları kazandırmanın hırsı içindeler… Sistem, bunu gerektiriyormuş. Aileler bir araya gelince de mevzu bahis, kim hangi okulu kazanmış veya yerleşmiş… Evlilikler bir şirkete dönüşürken çocuklar da o şirketin materyalleri oluverdi. Sevginin, saygının ve aile olmanın verdiği sıcaklık yok artık… Eşler de artık birbirinin rakibi oldu. Kadın, maddi kazancının gücüyle daha fazla konuşma hakkı kazanırken erkek de huzuru TV, internet, telefon gibi geçici heveslerde bulmuştur. Çalışan kadın olmak ve bu duruma erkeklerin evde görev paylaşımı gibi bir mevzunun bahis olmaması, gelişen Türkiye’mizin tamamen hazır olmadığı bir konudur. Bu, aslında bambaşka bir konudur, uzatmak istemiyorum. Fıtrata ters diyoruz ya, “kadın avcı yoktur” diyemeyiz değil mi? Genel itibari ile erkek avlanmış, kadın da; ev, çoluk çocuk ile ilgilenmiştir eski çağlarda… Modern çağımızda her ikisinin de ava çıkması, kadının görevlerini ihmal etmesini veya erkeğin “ben avcıyım” diye diretmesini gerektirmiyor.

Ne kadar teknolojinin, iletişimin ve çağın geliştiğini söylesek de zamanın bereketi de kalmadı. Hız, hayatın geniş bir yelpazesine yayıldı. Hızlı yaşamaktan ve sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmaktan depresifleştik. Psikolojide, arada durup yavaşlamak gerektiğini, çocuklara acele ettirmeden hayatı özümseyerek yaşamaları tavsiye edilir.  Oysaki o psikologlara verilen paraların kaynakları seni istemeden de olsa daha hızlı olmaya sevk ediyor. Modern çağ, zaten tezatlıklarla doludur. Önce seni hasta eder. Sonra tedavi eder. Tıbbi açıdan yine de tam iyileşemezsin.

Öyle bir imtihanın içindeyiz ki, bu okçular tepesinden, başörtü mücadelemizden ve dinimizi daha rahat yaşama isteğimizden daha da çetin…

Nefsimiz ile… İçimizdeki rekabet, daha fazla kazanma hırsımız ve ruhumuzda derin izler bırakan komplekslerimizle. Konfor alanlarından çıkarsak birçok lezzetten mahrum kalma endişesi, sahip olduğumuz konumları kaybetme korkusu, kendi kendimizi kandırmalar, bizi ümmet ve cemaat olma duygusundan uzaklaştırıyor. Dünyevileştiğimizin farkına varsak da modern hayatın uyarıcıları verdiğimiz sözleri de unutturuyor. Dünyadaki asıl görevimizin toplumu ıslah etmek olduğunu akıldan çıkarıp irşad, tebliğ gibi vazifelerinin anlamlarını çoktan yitirdik.

Giderek yalnızlaşıyoruz. Üç kişi iki kişiden hayırlıdır, iki kişi bir kişiden hayırlıdır, diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Aynı davanın, aynı yolun yolcuları bizi yolda bulduklarıyla değiştirdiler mi? Onları bize tercih mi ettiler… Buldukları bizden hayırlı ise ne ala… Varsın değiştirilen biz olalım.

Körü körüne inandığımız yanlış bilgilerin daha fazla gelenekselleşmesine, yaygınlaşmasına karşı oluyorsak, modernizmin de ben bilirim küstahlığından kurtulmalıyız. Yermenin ve kibirlenmenin kimseye bir faydasının olmayacağını düşünürsek Kur’an’ın ve sünnetin ışığında fıtratımıza uygun yaşamanın gayreti ve duası içinde olalım. Ahireti hatırlatan, yanlışımızı söyleyen kardeşlerimiz olsun. Cemaat olma ruhunu kaybetmeyelim…

Vesselam…

Dilek BAYAR

GRUBA KATIL