Müslümanca Yaşamak
Arşiv Yazarlar

Müslümanca Yaşamak

Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak, bize, Allah’ın bir lütfu ve nimetidir. Zaten Allah’a verdiğimiz ahdin/misakın gereğini yerine getirmek bizim için en büyük lütuftur. Nimet, elbette sadece yediğimiz içtiğimiz şeyler değildir. Nimet, sözlükte; her türlü iyi hal üzere olmak demektir. Fâtiha suresinde: “Bizi doğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna” (Fâtiha, 1/5-6) ayetlerinde talep edilen sırat-ı müstakim (dosdoğru yol), kendilerine nimet verilenlerin yoludur. Müfessirler, buradaki “nimet verdiklerinin yolu”ndan maksat, Nisa Suresi’nde (ayet 69), “Peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar-Sıddıklar), şehidler ve salihler” olduğunu belirtmişlerdir. İslam, bizler sırat-ı müstakim üzere olmada sabredersek, işte o zaman nimet verilenlerle iyi arkadaş/refik olabileceğimizi söylemektedir.

Allah ile Sözleşme/Ahidleşme

Bizler, henüz dünyaya gelmeden ruhlar âleminde Allah’a söz/ahid vermişiz. Allah’ın, tek ilah olup O’ndan başka ilah olmadığına ve Rabbimiz olduğuna dair misakımız/ahdimiz vardır. Nitekim Rabbimiz bir ayetinde:

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir”[1] buyurmuştur.

Ayette belirtildiği gibi bir ahidleşme vardır. Bu sözleşmenin/ahidleşmenin bir tarafında her şeye muktedir olan Allah (cc), diğer tarafında ise yaratılmış, güçsüz, kulluk yapmakla mükellef olan insan vardır.

Mevdudi, bu ayeti şöyle tefsir etmiştir: Hz. Ubey b. Ka’ab’dan, büyük ihtimalle Hz. Peygamber’den alınan bilgiye dayanan bir hadis, bu ayeti en güzel tefsir eder. “Allah ruhlar âleminde bütün insanları topladı, onları türlerine ve yaşadıkları devirlere göre kümelere ayırdı ve onlara insan suretini ve konuşma kabiliyetini verdi. Sonra onlardan bir ahid aldı ve buna bizzat kendilerini şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Onlar da hiç şüphe yok ki yalnızca sen bizim Rabbimizsin” diye karşılık verdiler. Sonra Allah: “Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu” diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Âdem’i bu konuda şahit olmaya çağırıyorum…

Üstelik bu ahidleşme olayının kıyamet gününde, insanlara karşı hakiki bir belge olarak ileri sürüleceğini de iddia etmektedir. Dolayısıyla bu olayı, temsilî bir kıssa olarak görmemiz için hiçbir neden yoktur. Biz, gerçekten bu olayın fizik dünyada meydana gelmiş olduğuna inanıyoruz. Her şeye gücü yeten Allah, kıyamet gününe kadar yaratacağı Âdem neslinden her bir ferdi varlık âlemine getirip ona anlama ve konuşma iktidarı vermiş ve sonra da hepsini bir kerede ve bir yerde huzurunda toplayarak onlardan, kendinden başka ilâh ve Rab olmadığı ve Allah’a teslim olup her şeyiyle O’na itaat etmekten (İslâm) başka onlar için de doğru bir yol bulunmadığı hususunda söz almıştı.

Böyle bir toplanışı mümkün göremeyenler, aslında, Allah’ın sınırsız kuvvetinden şüphelidirler. Yoksa bu iş, Allah için beşeriyetin kademe kademe yaratılması kadar kolay olduğundan bu konuda herhangi bir şüpheye kapılmayacaklardı. Mutlak kudret sahibi olan Allah, şimdi insanları varlık âlemine getirdiği gibi varlık âlemine gelmeden evvel de (doğum), varlık âlemine gelip gittikten sonra da (ölüm) bütün insanları toplayacak güce sahiptir. Böylece Âdem’in yaratılışı münasebetiyle bütün beşeriyetin bir araya toplanmasının gayrı mümkün ve garip bir şey olmadığı aşikârdır.[2]

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere insan, Allah’tan başka Rabb tanımayacağına dair Allah’a ahid vermiş, Allah da bu konuda insanın kendisinden ahid almıştır yani muahede yapmışlar, ahidleşmişlerdir. Bu ahid/misak, Allah’ın dışında, hiçbir kimseyi/varlığı ilah/Rabb kabul ve ibadet etmemek anlamına gelmektedir. Bir yaratıcıya inanmak, O’na ibadet etmek, dünyevi korkulardan O’na sığınmak, insanın fıtratında var olan bir duygudur. Bu, aynı zamanda bir ihtiyaçtır da. Bu yaratıcı, yukarıdaki ayette de belirtildiği üzere, tek ilah olan Allah’tır. Allah, kendisine verilen ahdi unutanlar ya da ahdine uymayanlar için, hatırlatıcı, öğüt verici ve uyarıcı olarak her kavme Peygamber göndermiştir. Peygamberlerin en temel görevi ise Allah’a ibadet etmeye ve tağuttan kaçınmaya davet etmektir.[3]

Eğer insanlar, Allah’ın, Resulleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olurlar. Aksi halde ahidlerine uymadıkları için dalalette kalmaya devam ederler. Ahid, hem Allah’ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah’a karşı veya birbirlerine karşı yerine getirmeyi taahhüt etmiş oldukları hususlardır. Bu ahidlere uyulması ve gereğince davranılması da Allah’ın emridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın ahdini yerine getiriniz” buyrulmaktadır (En’âm, 6/152). Zaten mü’minlerin temel özelliklerinden birisi de, “Onlar emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler” ayetinde[4] açıkça ahidlerini yerine getirmekle mükellef oldukları belirtilmiştir. Ahidleşme ve gereklerini yerine getirme aynı zamanda bir emanettir. Dolayısıyla emanete riayet de Müslüman olmanın bir gereğidir.

Emaneti Yüklenme

Müslümanca yaşamak için Allah’a verdiğimiz ahid/misak emanetini yüklenmek ve gereğini yerine getirmekle mükellefiz. Çünkü Allah’a verdiğimiz ahid/misak, bizlere bir emanettir. Emanetin sözlük anlamı ise güvenme ve güvenilme demektir. Güvenilip birisine teslim edilen şey de emanettir. ‘Mümin’ de bu kelimedendir ve ‘mümin’in en önemli vasfı, güvenilir olmasıdır. Bizler, her konuda güvenilir birer mü’min olmamız, Allah’a verdiğimiz sözün/ahdin zorunlu bir gereğidir. Bunu sadece dille, söylem bazında gündeme getirmek asla yeterli değildir. Her konuda ve her alanda: günlük yaşantımızda, insani ilişkilerimizde, alışverişimizde, ticaretimizde, komşuluğumuzda güvenilir olmak tercihe bırakılmış, yapılsa da olur yapılmasa da olur türünden değildir. Madem Müslümanız ve Allah’a ahid vermişiz, dolayısıyla bu ahdin gereği her ne ise ve neye mal olacaksa olsun uyulması gerekmektedir. Güvenilir olmak, emaneti yüklenmek hem çok kolay hem de çok zordur. Çünkü bu, semavatın, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten kaçındığı bir sorumluluktur. Nitekim Rabbimiz bir ayetinde:

            “Gerçek şu ki biz, emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.”[5]

Emanetin özellikle gökler, yer ve dağlara teklif edilmesi, insanoğlunun bildiği en güçlü varlıkların bunlar olması sebebiyle olmalıdır. Biz, göklerin, yerin ve dağların yüklenemediği, yüklenmekten kaçındığı bir emaneti insanlar yüklenmişiz. Üstelik bizler, bu emaneti kendi özgür irademizle kabullenmişiz. Cahil ve zalim oluşumuzdan dolayı değil, akıl ve irade sahibi oluşumuzdan dolayı bu emaneti yüklenmişiz.

Ne demektir bu emanet? Bu emaneti yüklenmekle nelerden ve ne kadar sorumluyuz? İslami anlamda emanet, Allah’a şeksiz, şüphesiz iman etmek[6] ve Allah’a karşı sorumluluğu yerine getirmektir. Sorumlu olmak, irade sahibi olmayı gerektirmektedir. Bu nedenledir ki semavâtın, yeryüzünün ve dağların yüklenemediği emaneti irade sahibi olan insana yüklenmiştir. Çünkü bu yüklenmenin sonucunda ceza ve mükâfat vardır. Böyle bir sorumluluğu, ancak her şeyin emrine musahhar kılındığı[7] ve keremli olarak yaratılan[8] insanoğlu yüklenebilme güç ve iradesine sahiptir. Nitekim bir başka ayette de Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, siz onun Allah korkusundan boynunu büküp paramparça olduğunu görürdünüz. Bu misalleri biz insanlara düşünebilsinler diye veriyoruz.”[9]

Bu ayette, üzerine inmesi halinde dağın paramparça olacağı şeklinde bahsedilen Kur’an’dan kasıt, Kur’an’ı taşıma, tebliğ etme ve yaşama sorumluluğudur. İrade sahibi olmayan varlıkların bu yükümlülüğü yerine getirmeleri ve taşıyabilmeleri de mümkün değildir. Dolayısıyla yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi bu sorumluluğu irade sahibi insan kendi hür iradesiyle yüklenmiştir. Bu sorumluluk ise ancak Allah’a ve O’nun elçisi Hz. Resule uymakla/ittiba ile yerine getirilebilir. Çünkü Rabbimiz, O’nun örnekliğini esas aldığımızda[10] ve O’na itaat ettiğimizde Allah’a da itaat etmiş olacağımızı[11] belirtmektedir. Aksi ise verilen göreve/mükellefiyete ihanet olur. Bundan dolayı da Rabbimiz:

“Ey iman edenler, Allah’a ve resulüne hıyanet etmeyin ki, bile bile emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız”[12] buyurmuştur.

Demek ki insana yüklenen ‘emanet’in özü sorumluluktur. Sorumluluk alanı ise Kur’an-ı Kerim’le bize bildirilen hükümleridir. Bu sorumluluğu yerine getirmenin yolu da Allah’a ve resulüne itaattir. Aksi takdirde emanete hıyanet edilmiş olunur. Emanete hıyanet ise cahil ve zalim olmaktan kaynaklanmaktadır. Zaten insanın İslam’ı yaşamaması yani Allah’a ve Resulüne itaat etmemesi, aynı zamanda kendi nefsine zulümdür.[13]

Zulümden kurtulmanın yolu ise yüklenilen emanetin sorumluluğunun gereği gibi taşımaktır. Bu ise ancak Kur’an’a sarılmakla mümkün olur. Eğer Kur’an ara sıra sadece belirli gün ve gecelerde ya da mezar başlarında okunuyorsa işte o zaman Hz. Peygamber’in (as), duasında belirttiği gibi Kur’an mehcur bırakılmış olur.[14] Kur’an da mehcur bırakılınca yani Kur’an, hayatımıza müdahil olmayınca ve Kur’an’ı anlamaya çalışmadan sadece yüzünden okunması hatta hıfz edilmesi yeterli olmuyor. Çünkü Kur’an, hayatta uygulanmak üzere, bireysel ve toplumsal hayatı düzenlemek amacıyla gönderilmiş bir kitaptır.

Kur’an, mehcur bırakıldığı günden beri İslam dünyası zillet içerisinde yaşamaktadır. Bundan kurtulmanın yolu tekrar Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in İslam’ı yaşama örnekliğine sarılmamızla mümkün olacaktır. Bu da Kur’an’ı, sadece belirli gün ve gecelerde ya da mezar başlarında okumakla olmayacaktır. Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımıza egemen olduğu zaman bu zilletten kurtulmak mümkün olacaktır. Kur’an, Hz. Peygamber’in (as) döneminde nasıl cahiliye bataklığından bir ‘Örnek Nesil’ meydana getirmişse bugün niye meydana getirmesin ki? Kur’an’a, o ‘Örnek Nesil’ gibi yaklaşıp hayatımıza, ailemize, işimize, aşımıza egemen kıldığımız zaman umut ve temenni ederiz ki öyle bir nesil meydana gelecektir. Çünkü yeniden dirilişimiz, ayağa kalkışımız, kıyamımız ve dünyaya nizam verişimiz ancak Kur’an’la olacaktır. Seyyid Kutub’un deyimiyle o “Örnek Kur’an Nesli”, Kur’an’la cahiliye bataklığından çıkmış ve sadece Arap Yarımadası’na değil bütün insanlığa öncülük/önderlik etmiştir. Daha sonraki dönemlerde öyle bir Nesil meydana gelmemişse bunun nedeni, Kur’an’a, o Nesil gibi yaklaşmayışımızdan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ı anlamadan hayatımıza aktarmadan sadece yüzünden okuyoruz. Hz. Peygamber’in deyimiyle okuduğumuz Kur’an boğazımızdan aşağı inmiyor ve hakkını gözeterek/vererek[15] okumuyoruz. Namaz da öyledir, alelacele, tavukların yerden yem aldığı gibi ne okuduğumuzu düşünmeden bir çırpıda kılıp kalkıyoruz. Bizi kötülüklerden, fuhşiyattan alıkoymayan namaz[16] da yine Hz. Peygamberin deyimiyle bizi Allah’a yaklaştırmıyor, tam tersine Allah’tan uzaklaştırıyor, demektir.

Dolayısıyla Kur’an, her konuda müracaat kaynağımız olmalıdır. Sadece namazda, oruçta, haccda değil; siyasette de, hukukta da, ekonomide de kısacası hayatımızın her anında ve her alanında müracaat kaynağımız olmalıdır. Bizi yaratan, hayatımızı da nasıl devam ettireceğimizi en iyi bilendir. Çünkü Allah, sadece yaratıcı değil aynı zamanda kanun/hüküm koyucudur da![17]

İşte ruhlar âleminde yüklendiğimiz bu sorumluluk, dünyaya geldiğimiz andan itibaren Kelime-i Tevhid’le ete ve kemiğe bürünmekte ve dünya hayatımızın gidişatını ve yol işaretlerini belirlemektedir.

Emaneti Yüklenmenin Bedeli, Cennettir

Allah’u Teâlâ, verdiği bu emanetin sorumluluğunu yerine getirenlere, hem bu dünyada hem de ahirette huzur ve esenlik vereceğini vaad etmiştir.[18] Bu dünyada rahat ve huzurlu bir yaşam, ahirette ise cennet ve içinde sonsuz sayıda ve tatta nimetler vardır. Rabbimiz, bunu, akıl baliğ olduğumuz andan itibaren yeni bir sözleşme ve alışverişle kayıt altına almıştır. Bu alışverişin, bir tarafında ala külli şey’in kadir olan Allah (cc), diğer tarafında ise Allah tarafından yaratılan ve kendisine imkân verilen abd/kul olarak insan vardır. Rabbimiz, bu alışverişi şöyle kayıt altına almıştır:

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden, karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.”[19]

Rabbimiz, bu ayetle, Allah yolunda malları ve canlarını ortaya koyarak savaşan mü’minlerle bir alışveriş yapmıştır. Bu alışverişi de, sadece ahdine sadık mü’minlerle yapmıştır. Dolayısıyla bu hitap -kadın erkek- bütün mü’minleredir. Bu alışverişte satan Allah, satın alan mü’minler; satılan şey cennet, bedel de can ve maldır. Mü’minler, mallarını ve canlarını Allah’a vererek karşılığında Cenneti satın almışlardır.

Bizler, mü’min olduğumuz yani kelime-i tevhidi dille söyleyip, kalple tasdik edip eyleme dönüştürmeye başladığımız gün, mallarımızı da canlarımızı da Allah’a, bir alışveriş neticesinde satmışız. Öyleyse Rabbimizle yaptığımız bu anlaşmanın bilincinde olmak ve şartlarına riayet etmekle mükellefiz. Zaten Allah’a ait olan mallarımız ve canlarımız konusunda Allah’ı söz sahibi kılmak, Allah yolunda ve Allah’ın dininin ikamesi uğrunda bunları ortaya koymak zorundayız. Rabbim dilerse canımızı, malımızı ya da sadece malımızı veyahut sadece canımızı alabilir ve karşılığında bize cenneti verir. Bu yetki, sadece ve sadece tek ilah olan Allah’a aittir.

Akabe Biatı’nda, bir Sahabi, “Biat ettiğimiz andan itibaren kılıç kınına girmeyecek ve Arap, Acem herkesle savaşmak durumunda kalacağız. Peki, bunun karşılığında bize ne var?” deyince Resulullah, “Cennet” var demiştir. Bunun üzerine o Sahabi: “Ne güzel bir alışveriş ne bozarız ne de bozulmasını isteriz” demişti. Çünkü Sahabi, bu alışverişin bilincindeydi. Onun için Abdullah b. Mesud (ra), hiç çekinmeden, korkmadan Kâbe’nin karşısında Mekke’nin müşriklerinin yüzüne yüzüne tevhidi haykırmıştı; Bilal-i Habeşi (ra), ölümle karşı karşıya geldiği anda, tevhidi söylemeye mecali kalmadığı zamanda bile işaret parmağıyla “Ehad, Ehad” diye inlemişti. Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi zalimlerinin verdiği görevi elinin tersiyle iterek “Vallahi şu mescidin kapılarını sayma görevini bile verseler yine de zalimlerin zulmünü tasdik anlamına gelen bir görevi asla kabul etmem” diyerek ruhunu işkenceler altında Allah’a teslim etmişti.

“Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.”[20]

İşte Allah’a adanmış dava adamları, bu ayetin gereğini tereddüt etmeden yerine getirmiş ve getirmeye de devam etmektedirler. Bu nedenledir ki, “Allah, onlardan razı, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[21]

Müslüman Olarak Yaşamak İçin:

  1. Ahdimize/misakımıza uygun davranmalı ve gereğini yerine getirmeliyiz. Akıl baliğ olduktan sonra bireysel ve toplumsal ilişkilerimizden siyasi, iktisadi ve hukuki alanlardaki ilişkilerimize kadar her alanda, Allah’a verdiğimiz bu ahde/misaka göre davranmalıyız. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Muhammed’i (as) ve O’nun eşsiz nesli sahabeyi örnek almalıyız.
  2. İslami anlamda emanet, Müslümanca yaşama ve hayatını Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde devam ettirme sorumluluğudur. Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındığı bu kutsi sorumluluğu insan olarak bizler üstlenmişiz (Ahzab, 33/72). Bizlerden istenen ise irademizle yüklendiğimiz bu emanete hıyanet etmemektir (Enfal, 8/27). Çünkü emanete hıyanetlik, münafıklık alametlerindendir. İnsanın yaratılanların çoğundan üstün kılınmasının nedeni de bu emaneti yüklenmesidir (İsra, 17/70). Bu emanete sahip çıkmaması ya da savsaklaması halinde ise ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın varacağı yer, esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı)’dır (Tin, 95/4-5).
  3. Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmalıyız (Hud, 11/112). Doğruluktan ve doğru davranmaktan asla vazgeçmemeliyiz. İçinde bulunduğumuz topluma, ailemize, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, tabiata ve içindekilere karşı doğru/güvenilir olmayı değişmez bir ilke haline getirmeliyiz. Doğru söyleyen ve doğru davranan bir kişi, dokuz köyden de kovulsa, zindanlara da atılsa onun yanında durmak ve onunla birlikte olmak üzerimize düşen bir mükellefiyettir (Tevbe, 9/119).
  4. Zulüm, ister ailemizden ister akrabalarımızdan ve isterse güç odaklarından; kimden gelirse gelsin karşı çıkılmalı ve tavrımızı açıkça göstermeliyiz. Ne zulmeden ne de zulme rıza gösterenlerden olmalıyız. Zulme azıcık da olsa asla meyletmemeliyiz (Hud, 11/112). Hz. Peygamber’in (as) buyurduğu gibi zulme engel olmazsak eninde sonunda o zulmün bizi de bulacağını unutmamalıyız. Hz. Ali’nin (ra) deyimiyle “Zulmeden de zulme rıza gösteren de zalimdir.” Allah ise asla zalimleri sevmez (Al-i İmran, 3/57).
  5. Her konuda ve her durumda adil olmalı ve adaleti gözetmeliyiz. Kendi aleyhimize, ana babamızın ve akrabalarımızın aleyhine bile olsa Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutmalıyız (Nisa, 4/135). Rabbimizin “Bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın” (Maide, 5/8), “Hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin” (Nisa, 4/58) buyruklarını asla unutmamalıyız. Zaten Kitabın, Peygamber’e (as) gönderiliş amacı da zulmü ortadan kaldırmak ve adaleti bireysel ve toplumsal hayata egemen kılmak değil midir? Hükmederken de kendi heva ve hevesimize göre değil, Allah’ın gösterdiği ve emrettiği şekilde hükmetmeliyiz (Nisa, 4/105). Bilelim ki İslam’ın öngördüğü adaletin, Allah’ın hükümlerine göre uygulanmadığı her yerde zulüm vardır, fitne, fesad ve kaos vardır.
  6. Hüküm/kanun koyucu olarak sadece ve sadece Allah’ı kabul etmeliyiz. Çünkü hüküm/kanun koyma, ilahlık/Rabblık iddiasında bulunma anlamına gelmektedir. Oysa Allah, sadece yaratıcı değil aynı zamanda hüküm koyucudur da (A’raf, 7/54). Hz. Peygamber’in (as) anlatımıyla Allah’ın helalini haram; haramını da helal yapanlar Rabblık iddiasında bulunuyorlar, demektir. Kim de Allah’ın hükmünü bırakıp bunların hükümlerini kabul ederse, onlar, Allah’ın değil sahte ilahların/Rabbların kulu olmuş olurlar. Çünkü helal ve haram koyma yetkisi, sadece Allah’a aittir (Tevbe, 9/31;[22] Yusuf, 12/40; Şura, 42/21). Dolayısıyla Allah’ın dışında hiçbir güç, hiçbir otorite ve hiçbir sistem, helal ve haram koyucu olarak kabul edilmemelidir.
  7. Çağımızın putları, demokrasi ve laiklik başta olmak üzere her türlü izm’e ve vahyin egemen olmadığı bütün sistemlere karşı çıkmak, değişmez temel ilke kabul edilmelidir. Çünkü beşerî bütün sistemler, vahyi dışlayan, bireysel ve toplumsal hayatta Allah’ı yok sayarak ilahlık/Rabblık taslayan cahili sistemlerdir. Müslümanca yaşamak isteyen bir Müslüman’ın asla zımnen ya da meyil tarzında bile olsa beşerî sistemlerin herhangi birine yakınlık duyması, ‘ama’, ‘fakat’ diyerek menfaatine göre davranması, asla kabullenilmemelidir. Çünkü bu, Müslümanca yaşamayı engelleyen bir tavır olacaktır.
  8. Müslümanlar, insanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmettir/topluluktur. Çünkü Allah’a iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten de nehy ederler (Al-i İmran, 3/110). Müslümanca yaşamak isteyen bir kimse, tereddüt etmeden her türlü münkerin karşısında net bir karşı duruş sergilemelidir. Münkeri işleyen, yayan ya da karşı çıkmayarak ortam hazırlayan kim olursa olsun, bunlara karşı da en sert tavır gösterilmelidir. Hadis’te de belirtildiği gibi güç yetmiyorsa en azından kalben buğz edilmelidir. Zaten bu da yoksa yine Hadis’te belirtildiği gibi ‘hardal tanesi kadar iman da yoktur’. En azında “Hz. İbrahim’in ateşini söndürmek için gagasında su taşıyan” güvercin gibi tarafını belli edecek bir tavrı mutlaka gösterilmelidir.
  9. Şirk yönetimlerinin ve tağuti sistemlerin tamamına karşı net bir tavır ortaya konulmalıdır. Çünkü tağutu reddetmek, mü’min olmanın olmazsa olmaz bir şartıdır. Nitekim tevhid, ‘La’ ile yani hayırla/retle başlar ve zaten Rabbimiz de ayetlerinde iman etmeyi, tağutu reddetme şartına bağlamıştır (Bakara, 2/256; Nisa, 4/60, 76). Allah’u Teâlâ birçok ayetinde, İslami hükümlerin egemen kılınması için mü’minlere, Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla mücahede etmeyi/savaşmayı emretmektedir (Nisa, 4/74-76, 95; Tevbe, 9/111; Hucurat, 49/15). “Müslümanım” diyen bir kimse, bu emirlere uymak ve gereğini yapmakla mükelleftir. İşte bu emirlere uyulduğu ve gereği yerine getirilmeye çalışıldığı zaman Müslümanca yaşanılmış olur.

Ali KAÇAR

[1] A’raf, 7/172

[2] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c.2, A’raf, 172 ayetinin tefsiri.

[3] Nahl, 16/36

[4] Mü’minûn, 23/ 8

[5] Ahzab, 33/72

[6] Hucurat, 49/15

[7] Casiye, 45/13

[8] İsra, 17/70

[9] Haşr, 59/21

[10]Ahzab, 33/21

[11] Nisa, 4/80

[12] Enfal, 8/27

[13] Nisa, 4/97

[14] Furkan, 25/30

[15] Bakara, 2/121

[16] Ankebut, 29/45

[17] A’raf, 7/54

[18] Tevbe, 9/72

[19] Tevbe, 9/111

[20] Ahzab, 33/23

[21] Beyyine, 98/8

[22] Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinin tefsiri için bkz; Seyyid Kutub, Fîzılâli’l-Kur’an Tefsiri.

GRUBA KATIL