Mayınlı Tarlada Konuşmak
Arşiv Yazarlar

Mayınlı Tarlada Konuşmak

Mayınlı tarlada yürümek mi zor, konuşmak mı? Ali Kaçar’a göre cevap, ikincisi olmalı. Ali Hoca’nın ‘Mayınlı Tarlada Konuşmak’ kitabı (Mart, 2023/Ankara) Genç Birikim yayınları etiketini taşıyor. Mayınlı tarlada ne konuşsanız, baltayı taşa değil ama bir mayına vurursunuz. Zira dört bir yanınız mayınla çevrilidir. Atacağınız bir adım ya da sarf edeceğiniz bir kelime sizi hayattan koparabilir. Kaçar’ın 390 sayfalık Kemalizm eleştirisi kitabı, hacmine rağmen yine de kolay okunmaktadır.
Çok canlar yaktı bu mayınlı tarla. Çok darağaçları kuruldu beldelerimizde. Evlere çok ateş düştü bir ‘hiç’ uğruna; çünkü güdülen dava bir ‘hiç’ti. Ankara Samanpazarı’nın dili olsaydı belki anlatırdı darağaçlarının hazin hikayesini. Sahi, Kemalistler bunca müze meraklısıdırlar da, neden acaba bir de, istiklal mahkemeleri müzesi ihdas etmemişlerdir? Oysa haddinden ziyade malzeme çıkardı hani; bir çift pabuç, yırtık-pırtık çoraplar, idam esnasında Müslüman bir ilim adamının kafasına “giy domuz!” diyerek zorla geçirilen Kemalist şapka, idam urganları, darağaçları, kanlı gömlekler, daha neler neler. Mahkemenin üç Ali’sinin önlerinde mutlaka kalem-kağıt vardı, acaba hangi kanunun hangi maddesine ilgi tutmuşlardı, oralara düştükleri notlar ve kalemleri… Fikir, ilim, ideoloji adına söyleyecekleri hiçbir sözleri olmayanların, darağacında giydirdikleri gömlekleri Cumhur’un çocuklarının tanıması gerekmez miydi?
Samanpazarı’nın dili olsaydı dedik de, aslında bu hepten de muhal sanılmamalı. Belki gün olur Samanpazarı dile gelir, konuşur. Kimi insanların ağızlarına mühür vurulup, kulakları, gözleri ve derilerinin şahitlik yapacağı günler gelecekse, üzerine darağacı kurulmuş mekanların da konuş(turul)ması mümkündür. Her şeyi konuşturan Allah, hiç konuşmaz sandığımız taşları, toprakları ve ağaçları da dile getirtebilir… O günleri her bir insan, bir nefes alıp vermemek kadar yakın bilmelidir.
Ali Kaçar’ın mayınlı tarla konuşmaları on iki fasıldan oluşmaktadır. Kitabı okurken mayınlı tarlada kalem oynatmanın zorluklarını yakından hissediyoruz. Yazarımız mümkün mertebe sakal-bıyık dengesini gözetmiş. Her bölümde bir yığın mayınla uğraşıyor, mayınlara tekme atmıyor tabi ki, onları tek tek çözmeye, etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Herhangi bir kişinin şahsını hedef almaksızın, yapılan işlere, inkılaplara (devrimlere) yöneliyor. Olayın resmi tarih dayatmasının dışında, bilinmeyen ya da az bilinen tarafları varsa önce onları gün yüzüne çıkarıyor. Gerçi bilinmeyen bir şey de kalmadı aslında fakat kanun zoruyla hala ceketin astarının dışına çıkarılması söz konusudur. Ali Kaçar Osmanlı dönemindeki seçimlerden başlamış söze. Sonra birinci meclis, meclisin açılışı, meclisin feshi, seçimler, takrir-i sükûn kanunu; ‘İzmir suikastı’ olayı, üçüncü meclisin oluşumu ve 1927 seçimleri, Kemalizm’in kutsal kitabı Nutuk, 1931 kurultayı ve seçimler; Mustafa Kemal’in gece eğlencesi olan balolar; Rauf Orbay’a oynattırılan ‘Serbest Fırka’ oyunu. Kitabın konuları bunlar. Kaçar son olarak Kemalizm ve Kadın konusuna değinmiş.
Türkiye için “mezardan yönetilen ülke” tespitini kim yaptıysa, kitabın kavlince bir keşif yapmış. Ülkeyi yöneten herkes tek adamın mezarına gidip taabbüdünü sunmak, bağlılığını bildirmek, yaptığı ve yapmadığı her icraatın hesabını vermek zorundadır. Yapılacak her yasal düzenlemenin mezarın standartlarına uygun olması gerekmektedir. Ülkede bir taş yerinden alınıp başka bir yere taşınacak olsa, bunun dahi mezarda mündemiç ilkelere münasip olması gerekmektedir. Memleketin mezardan yönetilen bir ülke olmasındaki en büyük pay da, kendisi de CHP mahreçli olup, muhafazakâr-demokrat çizgiye evrilen Adnan Menderes’e aittir. Gerçi Menderes mezara kulluğunu ispat etme heyecanına mı kapılmıştı, yoksa derin fay hatlarından önüne böyle bir proje mi sürülmüştü, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz husus ise, 5816 nolu kanun jestine rağmen, Mustafa Kemal’in terekesi mesabesindeki tanrıların gazabından kurtulamamış olmasıdır. Bu rejim, başbakan İsmet İnönü’ye, Kazım Karabekir’e ve daha birçok generale belki blöf yapmıştı ama Adnan Menderes’e gelince, blöf sevmediğini göstermişti.
Dünyada hiçbir nesne ila nihaye baki değildir. Düşmez kalkmaz bir tek Allah’tır. Hiçbir koruma kanunu, koruduğu varlığı -her şeyden korusa bile- hakikatin mızraktan daha sivri, kılıçtan daha keskin, ateşten daha yakıcı dilinden esirgeyemez. Hakikatin er veya geç tecelli etmek gibi bir tabiatı vardır. Biz Müslümanlar intikamcı değiliz ama hakikat intikamcıdır çünkü hakikat azîzün zü’ntikam Allah’la bağlantılıdır. İnsanlar bir hiç uğruna öldürülüp vücudu parçalara ayrılıyor, dolaba tıkılıyor veya kuyulara atılıp üzerine beton dökülüyor ama yine bir gün hakikat gelip o betonun gizlediği cesede ulaşabiliyor. Koruma kanunu yakın tarihi, bir çöpü bile yerinden oynatmanın mümkün olmadığı bir sit alanına dönüştürmüş durumdadır. İzmir suikastı, Ali Şükrü Bey cinayeti, İskilipli Atıf Hocanın idam emrini kimin verdiği, hilafetin kaldırılmasının nelerin bedeli olduğu gibi yüzlerce, binlerce olay -tıpkı İncil’deki ifadesiyle- bir gün bütün yalınlığıyla çatılardan seslendirilecektir. Biz Müslümanlar sadece hakikatin peşindeyiz. Hakikatten ne bir şeyin eksiltilmesi ne de bir şeyin artırılması dileğimiz değildir.
Kemalist tayfası, istiklal mahkemelerinin sırf Erzurumlu Şalcı Bacı’nın yani bir kadının boynuna hem de şapka adındaki bir çaput için yağlı urgan geçirilmesinin hesabını bile veremezler. Görenler duyanlar da, anılan tayfanın ‘kadın hakları’, ‘kadına verilen değer’ söylemleriyle kadını ‘tanrı parçası’ yerine koyduklarını sanırlar. Gerçi Şalcı Bacı “ula şapkanız soykanızda kala…” diyerek şapkalarına küfretmişti, askerlere doğru takunya fırlatmıştı. Bir de istiklal mahkemesi denilen giyotin makinesinin hakiminin, “son sözün var mı?” diye sorması üzerine Şalcı Bacı, “lan kavat, kadın kısmının idam edildiği nerede görülmüştür!” diyerek büyük bir ders vermişti ya, yani çok olmuştu Şalcı bacı. Ama bir nazara göre Kemalistler Şalcı Bacı’yı, şapka giymediği için değil, kadın-erkek eşitliğine olan sadakatlerinden dolayı idam etmişlerdir… Bir nevi pozitif ayrımcılık vaziyetleri… Tabi ki asılmalıydı Şalcı Bacılar, yeryüzü tanrıları yeni bir rejim, yeni bir Cumhuriyet yaratıyorlardı. Kurban gerekirdi. Yeni Cumhuriyet kanla yoğrulmalıydı, feda olsundu şapka kurbanları. Madem Müslümanlar hayvan kurban ediyorlardı, Cumhuriyet de insan kurban ederdi.
İstiklal mahkemesi adındaki giyotin makinesinin Kayseri’den başlayıp, Sivas, Tokat Erbaa, Erzurum hattında ilerleyen kıyımları, tavuk keser gibi boğazladığı hocalar. Rize’de verilen idam kararlarının, karar verilmesinden yarım saat sonra, güpegündüz, saat ikide (14.00) şehrin meydanında infaz edilmeleri. Maraş’ta şapka kanununa direnen ulema. Ali Kaçar, İstiklal Mahkemesinin verdiği idam kararlarını “on binlerce” diye ifade etmektedir. On binlerce değil, onlarca bile olsa yine cinayettir. İlme ve ilim adamlarına duyulan bu kin ve nefretin altında yatan gerçek sebep neydi acaba?
Bilindiği üzere yakın tarih belki hiçbir tarih yazımına olmadığı kadar bir müdahaleye maruz kalmış, pek çok olay tamamen ters yüz edilmiş, Cumhuriyet tanrılarının rızalarına uygun gelecek şekilde imbikten geçirilmiş, ‘made by monark’ türü bir tarihtir. Süreç içerisinde oldukça ‘başarılı’ bir yöntemle tek adamlığa yükselen Mustafa Kemal her şeyi en iyi şekilde düşünmüş, her şeyi en iyi şekilde yapmış, her şeye en iyi şekilde yön vermiş bir tek adamdır. Daha doğrusu, kendisine tapan çok sayıda kulunun yazdığı gibi o bir tek adam değil bir tek tanrıdır.
Kendisine tapanların Mustafa Kemal’i bu şekilde tanrılaştırmalarının arka planında yatan en önemli faktör, Cumhuriyet devriminin devirdikleri ve yerine ikame ettikleri itibariyle, ulaşılan hedefin büyüklüğü olsa gerektir. Yani şu veya bu şekilde İslam’la hemhal olmuş, ana kaynağı İslam olan bir toplumu, Fransız devriminden daha katı darbelerle çok radikal bir şekilde köklerinden devirip, tamamen laik/seküler bir yapıya kavuşturmayı hiç kimse hayal edememişti ki, netice herkesi şok etmiştir. Dolayısıyla Mustafa Kemal’e ilah diye tapanlar bu kadar büyük bir darbenin ancak bir tanrıdan geleceğine itikat ettikleri için, şaşkınlıkları da o oranda büyük olmuştur.
İdam sehpalarında kurulan yeni rejimin emekçilerinin içleri kararmıştı, yorulmuşlardı mutlaka. Kısa bir ara verip, eğlenmeleri gerekirdi, içleri ferahlamalı, yağlı urganların kasvetini atmalıydılar. Bu sebeple Cumhuriyet baloları düzenlemişti Mustafa Kemal. Kasvet sadece rakı sofralarıyla dağıtılmıyordu. Eğlence gerekiyordu. Camiden, namazdan, ezandan, medreseden vd. arındırılan Anadolu’ya balo, dans ve eğlence gelmeliydi. Tabiat boşluk kabul etmezdi. Akif’in içli sesiyle, madem Osman’ın yurdunda nâkus inliyordu, mademki Şark’ın vefasız, kansız evladı Selahaddin’lerin, Fatih’lerin yurdunu serâpâ çiğnetmişti, artık ezan susabilir, fezalardan Mevla’nın yâdı silinebilirdi. Vakit o vakitti… Ne hicrandı ki, en şevketli mazi serâp olmuş, o kudretler, o satvetler harâb olmuş, türâb olmuştu. Artık dolaşması zamanıydı İslam’ın harem-gâhında nâmahremin. Matem kimin hakkıydı, bülbülün mü, Akif’in mi?
Kemalist diktatörlüğün çektirdiği acılardan vicdanı kanayan az sayıda fikir adamı var. Bunlardan biri olarak Ali Kaçar, yoğun bir emek ürünü olan bir çalışmaya imza atmış bulunmaktadır. CHP’nin Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın 1944 yılında, tutuklanarak huzuruna getirilen Osman Yüksel Serdengeçti’ye söylediği, “ulan öküz Anadolulu” diye başlayan nutku meşhurdur. CHP valisinin Firavun kibriyle kustuğu o sözcüklerin bir Cumhuriyet mayasına dönüştüğü ve nice çürük kalplerin bu mayaya göl olduğu ve İslam’dan Kemalizm’e terk-i diyar ettiklerini görmekteyiz. Artık bazı ‘… Anadolulular’ Nevzat Tandoğan’ın ve Cumhuriyet tanrılarının mirasına en az Cumhuriyetin tosuncukları kadar sahip çıkmakta, Tandoğan ve yaranına yoldaş olmaktadırlar. Celladına âşık olan kimi ilahiyatçı hocalar da Kemalizm dinine terfi edenler kervanına katılmış bulunmaktadırlar.
Mayınlı tarlada konuşmak gibi zorlu bir yolu seçtiği için Ali Kaçar’ı tebrik ediyorum.
Mehmed Durmuş

GRUBA KATIL