İslami Mücadele ve Sorumluluklarımız
Arşiv Yazarlar

İslami Mücadele ve Sorumluluklarımız

Hz. Âdem ile başlayan, son peygamber Hz. Muhammed’e dek süren ve kıyametle son bulacak olan vahyi tebliğ ve İslam’a davetin yani İslami mücadelenin kodları Allah’u Teâlâ tarafından belirlenmiştir. Bu mücadelenin öncüleri, ‘biz Müslümanların ilkiyiz’ diyen peygamberlerdir. Kur’an, bize, geçmiş dönemlerde yaşamış Peygamberlerin mücadelelerinden kesitler anlatmak sureti ile onlar hakkında bilgi sahibi olma ve onların mücadele yöntemlerinden yararlanma imkânı sağlamaktadır. Tevhidi mücadelenin farklı zaman kesitlerine ait ama birbirlerini tamamlayan bu kıssalar, Müslümanların bilinçlenmesine ve dirayetine büyük katkılar sağlamaktadır.

Kıyamete kadar sürecek İslami mücadele, aslında hak ve batıl mücadelesinden ibarettir. Hz. Âdem’le (as) başlayan hak ve batıl mücadelesinde, hak ve batıl taraftarları her biri kendi metodları ile mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Metod; bir neticeye ulaşmak için takip edilen mantıklı yol, usul, kaide, sistem manalarına gelir. İslam’a izafetle İslami metod; kaynağını İslami değerlerden alan ve İslam’ın ön gördüğü istikamette takip edilen yol ve yöntemdir. İslam’ın gereklerini hayatın her alanında yerine getirme amacı taşıyan ve bu istikametteki hedeflere götürücü çabaların yerine getirilmesinde takip edilen yoldur. Biz buna “nebevi” yani “Peygamberi metod” diyoruz.

Yüce Allah, kendisinin bize gösterdiği şekilde ibadet etmemizi emrettiği gibi, yine emrettiği metodla mücadele etmemizi de istemektedir. Hiç kimse kendi başına, içinde bulunduğu çağın şartlarına uygun olarak yeni metod ve yöntemler icad edemez ve bulduğu bu yeni metodla da mücadele edemez.

Allah’u Teâlâ, “De ki: Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da…” (Yusuf, 12/108) buyurmak suretiyle, peygambere uyan, tabi olan müminlerin peygamberin izlediği yolu takip etmeleri gerektiğini belirtmektedir.

Bu metod, belirli bir hiyerarşik yapıyı yani programlı, planlı ve disiplinli çalışmayı da gerektirir. Her iş gibi, İslami çalışmalar da bir düzen, bir disiplin ister. Başıboş hareketler, düzensiz, intizamsız işler, ne kadar yoğun yapılırsa yapılsın kişiyi başarıya götürmez. Bir gün biri, Peygamberin huzuruna gelir, saçı, başı dağınık, pejmürde bir haldedir. “Hemen dışarı çık saçını başını düzelt, kendine bir çeki düzen ver” diye ikaz eder. Ya da Dar’ul Erkam’daki çalışmalara baktığımızda da durum aynıdır. Sahabenin geliş gidişlerinden tutun, Mekke halkı içinde nasıl davranacaklarını ve kendilerini nasıl gizleyeceklerini hep öğütleyen, onları bir disipline sokan ve gelecekteki meşakkatli ve birçok zorluğu taşımayı gerektiren davayı yüklenebilecek kadro elemanlarını yetiştiren yine O’ydu. İslami faaliyetler için bir kadronun gerektiğini ve kadrosuz bir çalışmanın olmayacağını, bizler O’ndan öğrendik. Elbette peygamber olmasına rağmen Hz. Muhammed (as) sürekli Allah’ın murakabesi altındaydı. Peygambere ve yaptıklarına yönelik Allah’ın müdahalesi her zaman ihtimal dahilindeydi. Bunun örneklerini Kur’an’da görmekteyiz (İsra, 17/73-73; Yusuf, 12/4). Böyle bir İlahi murakabe, bizler için yoktur. Ancak hiyerarşik bir yapının içerisinde bulunduğumuz zaman, bu yapı, oluşturduğu organlar kanalıyla kendi mensuplarına bu kontrolü/müdahaleyi beşer anlamında gerçekleştirebilir. Bireysel kaldığımız zaman, istemediğimiz/arzulamadığımız hataların bizlerden kaynaklanması mümkündür ve bazen de telafisi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla bizi kontrol eden, gerektiği zaman hatalarımızdan ve sorumluluklarımız çerçevesinde bize müdahale edecek bir yapının içerisinde -özellikle de böyle zamanlarda- olmak, bizler için bir rahmet olacaktır.

İslami Mücadelenin Özellikleri

İslami Mücadele, uzun soluklu bir mücadeledir. Uzun soluklu olan bu mücadele, dünyevi menfaatlerden ve başarılardan öte, Allah’ın rızasını uman bir mücadeledir. Bu nedenle bugünden yarına bir başarı, bir sonuç beklenmemelidir. Zaten bugünden yarına bir sonuç bekleyenler, elde ettikleri gündelik menfaatlerle tatmin olanlar, istedikleri gibi bir sonuç alamayacakları gibi çabucak yorulmak suretiyle, mücadeleden de vazgeçmek zorunda kalırlar. Ömrü bütünüyle içine alan, ölüm sonrası hayatı da kuşatacak olan bir mücadeleyi göğüsleyenler, kolay kolay yorulmazlar, bıkmazlar ve usanmazlar. Bizler, 100 metrelik koşuya çıkanlar olmaktan öte, bir maraton koşucusu gibi uzun, bütün ömrümüzü içine alan bir mücadeleyi hedeflemeliyiz.

İslami çalışmalar, ilkelidir. Her zaman ve her şart altında savunulması gereken, yok olması pahasına korunması, muhafaza edilmesi ve asla vazgeçilmemesi gereken sabiteleri vardır. Bunlardan, “sayımız azdır, gücümüz yeterli değildir, güçleninceye kadar vazgeçebiliriz” tarzı bir düşünceye kapılarak vazgeçmemiz asla mümkün değildir. Bu ilkeler, bir Müslüman için olmazsa olmaz türündün olup sınırları, hedefleri, çerçevesi İlahi vahiy tarafından belirlenmiştir. İlkeli bir Müslüman, vahye uygun olmayan hiçbir faaliyeti yapmaz, yapılmasını da asla kabul etmez. Dolayısıyla bir Müslüman, vahyi dışlayan beşer aklının ürünü olan hiçbir sistemle uzlaşmaz ya da bu mücadelesinde Peygamberî Metodu asla terk etmez. Zor ve ikrah altında olmak, ruhsatı kullanmayı da mübah görür. Böyle bir anda bile azimeti tercih, arzulanandır. Bunun örneği ise Ammar b. Yasir olayıdır. Bu olayda da ikrah altındayken, söylediklerini kalpleriyle tasdik etmemek şartı bulunmaktadır (Nahl, 16/106). Zaten bu da ruhsattır. Bu şartlarda bile azimeti tercih etmek, ruhsattan daha evladır.[1]

İnsanın yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Çünkü Allah, insanları kendisine kulluk/ibadet etmek için yaratmıştır (Zariyat, 51/56). Kulluk/Ubudiyet ise bir mükellefiyeti, bir sorumluluğu gerektirmektedir. Bu sorumluluğun gereği ise Allah’ın belirlediği ve istediği şekilde Sıratü’l-Müstakim üzerinde yani Müslüman olarak hayatı tamamlamak/hitama erdirmektir (Al-i İmran, 3/102). Kul/abd olarak bu sorumluluğu yerine getirmek ise akıl sahibi olmayı gerektirmektedir. Çünkü Allah’u Teâlâ’nın varlığı, tek’liği, O’ndan başka ilah olmadığı, ancak akıl sayesinde bilinebilir. İnsan, akıl sayesinde iyi ile kötüyü, maruf ile münkeri, tevhid ile şirki birbirinden ayırt edebilir. Kısacası İlahi mesaj, ancak akılla kavranabilir. Bu nedenledir ki, İslam, akıl sahibi olanları İslam’ı yaşamakla mükellef tutmuştur. Zaten din olarak İslam da akli yeteneklere sahip olanlara gönderilmiş bir dindir. Bir Hadis-i Şerif’te ‘aklı olmayanın dini de yoktur’ buyurulmuştur. Yani aklı olmayanın dinden ve dinin emirlerinden mükellef tutulması, sorumlu tutulması söz konusu değildir. Zaten insanların ve cinlerin yaratılmalarının ve kulluk yapmakla sorumlu/mükellef tutulmalarının nedeni de onların akıl/irade sahibi olmalarıdır.

Allah’ı tanımada ve O’na kulluk yapmada akıl sahibi olmak, olmazsa olmaz niteliğinde önemlidir, ancak yeterli değildir. Allah’a gereği gibi kulluk yapmada ilahi mesaja ve dolayısıyla bir peygambere de ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki Allah’u Teala, her ümmete bir peygamber göndermiş (Nahl, 16/36) ve peygamber göndermediği kavme de azap etmeyeceğini bildirmiştir (İsra, 17/15). İşte her peygamber, bir yandan Allah’a karşı kulluk/ibadet yapmakla görevi iken (Hicr, 15/99), diğer yandan da peygamberliğinin bir gereği olarak ilahi vahyi insanlara eksiltmeden, arttırmadan ve değiştirmeden ulaştırmakla görevli idi. Aksi halde bir ayette de belirtildiği gibi ‘Ey Peygamber, Rabbinden sana vahy edileni tebliğ etmezsen peygamberlik görevini de yerine getirmemiş olursun’ buyurulmaktadır (Maide, 5/67). Hiçbir peygamber bu görevini yapmaktan vazgeçemez, bu görevini erteleyemez, aksatamaz ve bu konuda cimrilik de yapamaz (Tekvir, 81/24). Peygamber olmak masum olmayı yani ‘günahsız’ olmayı gerektirse de bu durum, peygambere görevini yerine getirmeme hakkını vermez. Nitekim Yunus’un (as) görev yerini izinsiz terk etmiş olması (Enbiya, 21/87), kendisinin peygamber olmasına rağmen ikaz edilmesine neden olmuştur.[2]

Peygamberler de Sorumludurlar!

Peygamberler de bizim gibi insan olmaları dolayısıyla Allah’a ibadet etmekle sorumludurlar. “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/99) ve “Hüküm, sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din, budur” (Yusuf, 12/40) ayetleri de ibadet etme sorumluluğundan peygamberlerin muaf tutulmadığını göstermektedir. Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: “Peygamberimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Ben kendisine;

– Ey Allah’ın Resûlü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan günahlarını Allah Teâlâ bağışladığı halde niçin bu kadar yoruluyorsunuz, dedim. Peygamberimiz:

– Ya Aişe, Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı, buyurdu” (Buhari, Teheccüd).

Dolayısıyla     Peygamberler dâhil her insanın, Allah’a karşı sorumluluğu vardır. İnsanın bu sorumluluğu bir yandan Rabbine karşı, diğer yandan ise dışındaki çevreye karşıdır. Rabbine karşı olan sorumluluğu, Rabbini tanıma, O’na karşı kulluk görevlerini yerine getirme, Müslüman’ca yaşama ve hayatını Müslüman’ca tamamlamasıdır. Kısacası insanın Rabbine karşı sorumluluğu, Allah nasıl istiyorsa öylece, O’na kulluk etmesidir.

Peygamberler de sorumluluklarını yerine getirirlerken hata işlemişler ve yanlış da yapmışlardır. Bu hata ve yanlışları hemen yeni bir ayetle düzeltilerek gelecek nesillerle yanlış ve hata olarak intikali engellenmiştir. Peygamberler, masumdur. Nitekim Fetih Suresi’nde de belirtildiği gibi, bu sorumluluğun yerine getirmesiyle geçmiş ve gelecek günahları da bağışlanacaktır (Fetih, 48/2). Peygamberlerin tebliğ görevlerinin temeli ise kula kulluğu sona erdirerek, tek ilah olan Allah’a kulluğa davet etmek esasına dayanmaktadır. Zaten her peygamberin gönderiliş amacı, insanların ‘Allah’a ibadet etmesi ve tağuttan kaçınmalarını’ (Nahl, 16/36) sağlamaktır. Aslında peygamberlerin, asıl görevi, sorumluluğu budur. Yani insanları tek ilah olan Allah’a ibadet etmeye ve tağuttan kaçınmaya davet etmektir.

Bu nedenle her peygamber, Allah’tan kendilerine gelen vahyi insanlara, hayatları pahasına da olsa, iletmeyi vazgeçilmez bir görev, bir sorumluluk bilmişlerdir. Kimilerinin ateşe atılması, kimilerinin işkencelere tabi tutulması, kimilerinin ise Hz. Zekeriya ve oğlu Hz. Yahya (as) gibi öldürülmesi, onları bu görevlerini, bu sorumluluklarını yerine getirmede alıkoymamıştır. Zaten tersi peygamberlik görevi ile bağdaşmaz. Ayrıca ilahi vahyi değiştirmeden, ilave ya da eksiltme yapmadan insanlara ulaştırmak, peygamberlerin temel görevidir. ‘Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnat etseydi, Biz, onu elbette kudretimizle alıverirdik, sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık’ (Hakka, 69/44-46) ayetleri, böyle bir durumun gerçekleşmesini engellemektedir.

Peygamberler Sorumluluklarını Yerine Getirmişlerdir!

Bilindiği gibi Hz. Âdem (s) ile başlayan peygamberler kervanı, Hz. Muhammed (s) ile sona ermiştir (Ahzab, 33/40). Görev yerini izinsiz terk eden Hz. Yunus (as) (Enbiya, 21/87) da dâhil her peygamber, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine bildirdiği çerçevede tevhid mücadelesini vermişler ve o çizgide de sorumluluklarını yerine getirerek ömürlerini tamamlamışlardır.

Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as) bütün zorluklara, bütün sıkıntılara rağmen peygamber olma, Müslüman olma görevlerini yerine getirmişlerdir. Hz. Nuh’un (as) 950 senelik tevhid mücadelesinde (Ankebut, 29/14) bu görevini yerine getirmiş ancak ayetin tabiriyle ‘her doğan küfür ve fücur üzerine doğması’ (Nuh, 71/27) nedeniyle, şu ana kadar iman edenlerden başkası iman etmeyecektir (Hud, 11/36) denilmesi üzerine de Hz. Nuh (as)’ın bedduası ve tufan olayı gerçekleşmiştir. Ancak Hz. Nuh (as), öz oğlu ve eşinin inkârına rağmen sorumluluğunu yerine getirmek amacıyla uzun süren bir mücadele vermiştir.

Aynı şekilde Hz. İbrahim (as) da Nemrut gibi azgın bir yöneticinin bütün baskılarına ve ateşe atılmasına (Ankebut, 29/24; Saffat, 37/97) rağmen kendi sorumluluğunu yerine getirmiştir. Hz. İbrahim (as) da sorumluluğunu yerine getirme uğruna sadece ateşe atılmakla kalmamış, babasından, ailesinden, aşiretinden ve memleketinden uzaklaşmıştır. Kavminin sapıklığa devam etmesi üzerine O da; “Ben Rabbime gidiyorum, O bana yolunu gösterir” (Saffat, 37/99) demek suretiyle kavmini sapıklık ve küfür içinde bırakarak onlardan uzaklaşmıştı. Ayrılırken kendisine bir tek Hz. Lut (as) iman etmişti (Ankebut, 29/26).

Hz. İbrahim (as), puta tapan babası için “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapıklardandır” (Şuara, 26/86) diye Allah’a yalvarmıştı. Ancak kafirler için yapılacak dua, peygamber tarafından da yapılsa kabul edilmezdi. Çünkü bu konuda Allah’u Teâlâ’nın kesin emri vardı: Ne peygambere, ne iman edenlere akraba bile olsalar cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur” (Tevbe, 9/113). (Devam edecek…)

Ali KAÇAR

[1] Azimeti tercih edenlerle ilgili birçok örnek bulunmaktadır. Bu örneklerden sadece birisi Habib b. Zeyd’in (ra) örnekliğidir. Hz. Habib, Hz. Peygamber (as) tarafından Müseylimetülkezzâb’a elçi olarak gönderilmiştir. Müseylime, ondan Resûl-i Ekrem’in peygamberliğini kabul edip etmediğini sormuştur. Habîb, kabul ettiğini söyleyince, “Benim peygamberliğime de inanıyor musun?” diye sormuş. Bunun üzerine Habîb (ra), sağır olduğunu ve ne dediğini anlamadığını söylemiştir. Müseylime, sorusunu birkaç defa tekrar etmiş ve her sorusunda aynı cevabı almıştır. Her soru ve her cevaptan sonra Habib’in (ra) vücudunda bir parça kesilmiştir. Buna rağmen Müseylime’nin peygamberliğini kabul etmemiştir. Ruhsatı kullanmayan Hz. Habib b. Zeyd (ra), vücudundan parçalar kesile kesile şehid edilmiştir.

[2] Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, N. Mehmed Solmaz, Yeni Şafak Kültür Armağanı, Temmuz 2008, İstanbul, s.227 vd.

GRUBA KATIL