İslam’da Şura Ve İstişare-II
Gündem Son Sayımız

İslam’da Şura Ve İstişare-II

M. Ali Furkan

Rasulullah’ın yaptığı istişarelerde misal olarak şu konuları zikretmek mümkündür.

I-Savaş

Rasulullah’ın savaş ve onunla ilgili olan hususlardaki istişarelerine misaller pek çoktur. Bunlardan bir kısmını şu şekilde sıralamak mümkündür.

a- Bedir’de

Bedir Savaşı yapılmadan önce, Ebu Süfyan’ın kervanının yol değiştirip kaçtığı haberi üzerine, Rasulullah sahabeleriyle istişare etmiş ve onlara savaşıp savaşmayacaklarını sormuştu. Bu konuda Enes b. Malik diyor ki: Ebu Süfyan’ın yolda olduğu haberi Rasulullah’a ulaşınca o, ashabı ile istişare etti. Ebu Bekir konuştu. Rasulullah ona aldırış etmedi. Sonra Ömer konuştu. Rasulullah ona aldırış etmedi. Bunun üzerine Sad b. Ubade ayağa kalktı ve şunları söyledi: Ey Allah’ın Resulü! Galiba bizim konuşmamızı istiyorsun. Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, bu atlarla denize dalmamızı emretsen, şüphesiz oraya dalarız.”
Enes diyor ki: “İşte bundan sonra Rasulullah hareket edilmesini emretti. İnsanlar da hareket ettiler ve Bedir mevkiine vardılar.”
Rasulullah II. Akabe bey’atında sadece kendisini koruyacaklarına dair Ensar’dan bey’at aldığından, Kureyşlilere karşı hücuma geçmek için yeniden Ensar’ın desteğini alma ihtiyacını hissetmiş ve bu maksatla onlarla istişare etmiştir.

b- Bedir Savaşında Ordunun Karargah Kuracağı Yer Hakkında Hubab B. Münzir İle İstişare Etmesi,

Kureyşliler Bedir savaşında vadinin Medine’ye en uzak kenarında ve büyük bir kum yığınının arkasında karargâh kurmuşlardı. Bu vadinin Medine tarafında kuyular bulunuyordu. Bu kuyuların bulunduğu yer vadinin Medine’ye en yakın kenarıydı. Yağmur, yağınca Rasulullah ve Müslümanların kolayca yürümelerini sağladı. Kureyş’in ise yürümesine engel oldu. Rasulullah suyun başına varmak için Kureyşlilerle yarıştı. Bedir’in kendi taraflarındaki en yakın suyuna ulaşınca orayı orduya karargâh yaptı. İşte o sırada Hubab b. Munzir ile Rasulullah (as) arasında şöyle bir konuşma geçti:
Hubab: “Ey Allah’ın Resulü! Bu konaklanan yeri karargâh kılmanı Allah mı sana bildirdi? Eğer öyle ise, artık bizim ileri veya geri gitme hakkımız yoktur, yoksa bu bir görüş, bir savaş taktiği midir?”
Rasulullah: “Bu bir görüş, bir savaş taktiğidir” buyurdu.
Hubab: “Ey Allah’ın Resulü! Burası senin konaklayacağın uygun bir yer değildir. Sen, insanları kaldır. Düşman kavme en yakın olan suyun başına gidelim. Oraya karargâh kuralım. O suyun dışındaki kuyuları doldurup kapatalım. Bizim suyun yanında bir de havuz yapalım. Onu suyla dolduralım. Sonra düşman kavimle savaşalım. Biz sudan içeriz onlar ise içemezler” dedi.
Rasulullah: “Sen doğru bir görüş beyan ettin” buyurdu. Rasulullah ve sahabeleri kalkıp düşman kavme en yakın olan suyun yanına vardılar. Rasulullah, orada karargâh kurdu. Diğer kuyuların doldurulmasını emretti. Kuyular kapatıldı. Yanında bulundukları kuyunun kenarında bir havuz yapıp onu suyla doldurdular. Kaplarını onun içine attılar. Burada Rasulullah tek kişinin görüşünü kabul etmiştir.

c- Bedir Esirlerinin Öldürülmeleri Veya Sağ Bırakılmaları Hakkında İstişare Etmesi.

Bu meseleyi Hz. Ömer, Enes b. Malik ve Abdullah b. Mes’ud rivayet etmişlerdir.
Abdullah b. Abbas, Ömer bin Hattab’ın şunları söylediğini rivayet ediyor: “Müslümanlar, Bedir’de esirler alınca Rasulullah, Ebu Bekir ve Ömer’e: “Bu esirler hakkında görüşünüz nedir? (Bunları ne yapalım?)” diye sordu.
Ebu Bekir: “Ey Allah’ın Resulü! Onlar bizim amcaoğullarımız ve akrabalarımızdır. Benim görüşüm şudur: Sen onlardan fidye al ve onları salıver. Bu fidye kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Umulur ki, Allah bu esirleri İslam’a eriştirir” dedi.
Rasulullah: “Ey Hattab’ın oğlu senin görüşün nedir?” buyurdu.
Ben de dedim ki: Vallahi ya Rasulullah! Ben Ebu Bekir’in görüşünde değilim. Benim görüşüm şu ki: Bize izin ver, onların boynunu vuralım. Ali’ye izin ver (kardeşi) Akil’in boynunu vursun. Bana izin ver, şu akrabamın boynunu vurayım. Zira bu adamlar, kâfirlerin önderleri ve ileri gelenleridir.” Hz. Ömer diyor ki: Rasulullah Ebu Bekir’in konuştuklarına meyletti. Benim konuştuklarıma meyletmedi. (Esirleri fidye alarak salıverdi.)
Ertesi gün geldim, bir de ne göreyim, Rasulullah ve Ebu Bekir oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki:
Ey Allah’ın Resulü! Senin ve arkadaşının neden ağladığını bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım! Eğer böyle bir şey yoksa sizin ağlamanıza ortak olmak için ağlayayım!” Rasulullah: “Arkadaşlarının esirlerden fidye almamı teklif etmelerinden dolayı ağlıyorum. Onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın bir mesafeden gösterildi.” buyurdu. Bunun üzerine şu ayetler nazil oldu. “Hiç bir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Eğer Allah’ın geçmişte bir yazması (söz vermesi) olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azab dokunurdu. Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup-sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enfal, 8/67-69)
Burada Rasulullah, istişare sonucunda ihtilaf eden sahabelerden birinin görüşünü tercih etmiştir. Ancak Allah Teâlâ tercih edilen bu görüşün doğru olmadığını beyan etmiştir. Bu da istişare sonucunda tercih edilen görüşün mutlaka doğru olacağı kanaatine kapılmamayı göstermektedir. Tercih yapılır. Sonuç Allah’a bırakılır. Yanlış olduğu anlaşılırsa ondan vazgeçilir.

d- Rasulullah’ın Uhud Savaşındaki İstişaresi,

Hz. Muhammed, Bedir’de yenilmeyi sindiremeyen ve üç bin kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüyen Kureyş müşriklerine karşı Medine’yi içten mi savunalım, yoksa Medine’nin dışına çıkarak onu dıştan mı savunalım diye sahabeleriyle istişare etmiştir.
Rasulullah gördüğü bir rüyasından dolayı Medine’yi içten savunmayı istiyordu. Ancak, Bedir savaşında bulunmayan sahabeler, savaşmak isteyen gençler ve Hz. Hamza gibi cengâverler meydan savaşı yapmayı tercih ediyorlardı. Rasulullah burada çoğunluğun görüşüne katıldı ve Uhud’da meydan muharebesi yapmaya karar verdi ve savaştı.
İmam Buhari bu olayı şöyle anlatmaktadır:
Rasulullah, Medine’nin içinde kalıp savunmada bulunmak veyahut şehrin dışına çıkıp düşmanla meydan savaşı yapmak hususunda sahabeleriyle istişare etmiştir.
Sahabeleri Medine’nin dışına çıkarak düşmanla savaşmak istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine Rasulullah evine gidip zırhını giydi. Düşmanla meydan savaşı yapmaya karar verdi. Sahabeler, Rasulullah’ı bu vaziyette görünce görüşlerinden caydılar. “Medine’nin içinde durarak onu savunalım” dediler. Fakat Rasulullah karar verdikten sonra artık kimsenin kanaatine eğilmedi ve şöyle buyurdu: “Zırhını giyen bir peygambere Allah hükmünü verinceye kadar onu çıkarması yakışmaz.”
Cabir b. Abdullah bu hadiseyi şöyle nakletmektedir:
Rasulullah sahabeleriyle istişarede bulunarak onlara şöyle buyurmuştur:
Medine’nin içinde beklesek ve düşman buraya girmeye çalışınca burada onlarla savaşsak nasıl olur?
Sahabeler: Vallahi onlar cahiliyet devrinde burada içimize girmediler. İslam döneminde mi buraya girecekler?” diye cevap verdiler.
Rasulullah: “O halde sizi serbest bırakıyorum” dedi.
Ensar’dan olan sahabeler: “Birbirlerine Rasulullah’ın görüşünü kabullenmedik” dediler ve Rasulullah’a gelerek: “Sen nasıl istersen öyle yap” dediler.
Rasulullah da: “Şimdi mi? Bir peygamber teçhizatını kuşandı mı artık savaşmadan onu yerine bırakmaz” buyurdu.
Görüldüğü gibi burada Rasulullah, çoğunluğun görüşünü almıştır.

e- Rasulullah’ın Hendek Savaşında Medine’nin Nasıl Savunulacağı Hususunda İstişare Etmesi,

Rasulullah’ın Selman-ı Farisi’nin teklifini kabul ederek Medine’nin çevresine Hendek kazdırması da savaş hakkında yaptığı istişarelerinden biridir.
Hz. Selman-ı Farisi: “Ey Allah’ın Resulü! Biz Fars’ta kuşatıldığımız zaman çevremizde hendek kazardık” dedi. Bu söz üzerine Rasulullah da onun görüşünü kabul etmiştir. Müşrikler Medine’nin çevresinde hendekleri görünce: “Vallahi bu, Arapların bilmedikleri bir tuzak” demeye başladılar.

f- Rasulullah’ın Sahabelerinin Hudeybiye’de İhramdan Çıkmak İstemeyişleri üzerine Ümmü Seleme ile İstişare Etmesi,

Rasulullah Hudeybiye sulhunu yazma işini bitirince, sahabelerine: “Kalkın kurbanlarınızı kesin. Sonra da tıraş olun (ihramdan çıkın)” buyurdu. Allah’a yemin olsun ki, sahabelerden bir tek adam dahi kalkmadı. Öyle ki, Rasulullah bu sözünü üç defa tekrar etti. Yine de onlardan kimse kalkmadı. Bunun üzerine Resullulah hanımı Ümmü Seleme’nin çadırına girdi. İnsanlardan gördüğü tavrı anlattı. Ümmü Seleme ona: “Ey Allahın Resulü! Sen bunun yapılmasını istiyor musun? Eğer istiyorsan çadırından çık. Kurbanını kestikten sonra berberini çağırıp tıraş oluncaya kadar onların herhangi biriyle tek kelime dahi konuşma” dedi.
Rasulullah dışarı çıktı. Bu işleri yapmadan önce onlardan herhangi biriyle konuşmadı. Kurbanını kesti. Berberini çağırıp tıraş oldu.
Sahabeler Rasulullah’ın böyle yaptığını görünce, kurbanlarını kestiler. Birbirlerini tıraş ettiler. Üzüntülerinden dolayı nerede ise birbirlerini öldüreceklerdi.
Bu hadis-i şerif de tecrübeli saliha kadınlarla da istişare edilebileceğini ve bunların görüşlerinin alınabileceğini göstermektedir.

2- Rasulullah’ın İbadetler Hususunda İstişaresi

İnsanların Namaza Nasıl Çağrılacakları Hususundaki İstişaresi

Abdullah b. Ömer, namaza nasıl çağırılacağı ile ilgili şöyle bir rivayette bulunmuştur; Rasulullah sahabeleriyle, namaza çağırmanın zorluğu hakkında işaret ettiğinde, sahabeler ona: Borazan çalınmasını hatırlattılar. Rasulullah, Yahudiler kullandıklarından dolayı borazan çalınmasını hoş karşılamadı. Sahabeler, sonra Rasulullah’a çan çalmayı zikrettiler. Rasulullah, bunu da Hıristiyanlar kullandıklarından dolayı hoş görmedi.
İşte o gecede Ensar’dan olan Abdullah b. Zeyd isimli bir sahabeye rüyasında ezan okunması gösterildi. Ömer b. Hattab da aynı rüyayı görmüştü. Ensar’dan olan bu zat, geceleyin Rasulullah’a geldi. Rasulullah da Bilal’e emretti. Bilal de ezanı okudu.

3-Cezaları Uygulama Şartlarının Mevcut Olup Olmadığı Hususunda İstişare Etmesi,

a) Abdullah b. Abbas diyor ki: “Halifeliği döneminde Ömer b. Hattab’a, zina etmiş olan deli bir kadın getirildi. Hz. Ömer ona ceza verilip verilmeyeceği hususunda insanlarla istişare etti, sonra taşlanarak öldürülmesini, recm edilmesini emretti. O kadının yanından Ali b. Ebu Talib geçiyordu. “Bunun neyi var?” diye sordu. Orada bulunanlar: “Bu falan kabilenin deli kadını, zina etti. Ömer de bunun recm edilmesini emretti” dediler.
Hz. Ali: “Alın bunu geri götürün” dedi. Sonra Ömer’in yanına vardı ve ona: “Ey mü’minlerin emiri! Sen bilmiyorsun musun ki, üç kimseden kalem kaldırılmıştır. (onların yaptıkları suç sayılmaz.) İyileşinceye kadar deliden, uyanıncaya kadar uyuyandan ve erginlik çağına ulaşıncaya kadar çocuktan.” Ömer: “Evet biliyorum” dedi. Ali: “O halde bu kadının suçu nedir ki, recm ediliyor?” Ömer: “Hiçbir şey” dedi. Ali: “O halde bunu serbest bırak” dedi. Ömer de onu serbest bıraktı ve “Allah’u Ekber” diyerek tekbir getirmeye başladı.
b) Hz. Ömer, içki içene ne kadar sopa vurulacağı hakkında da istişare etmiştir. Enes b. Malik Rasulullah’a içki içen bir adamın getirildiğini Rasulullah’ın on iki hurma dalıyla kırk kez vurdurduğunu ve Ebubekir’in de aynı davrandığını bildirmiştir. Fakat Hz. Ömer halife olunca bu ceza hakkında diğer sahabelerle istişare etmiş, Abdurrahman b. Avf da sopa cezalarının en hafifinin seksen sopa vurmak olduğun söylemiştir. Bunun üzerine Ömer de içki içenlere seksen sopa vurulmasını emretmiştir.

Hulefa-i Raşidin Döneminde de Aynen Bu Yol Takip Edilmiştir.

Meymun b. Mihran diyor ki: “Ebu Bekir’e bir davacı veya davalı geldiği zaman, Allah’ın kitabına bakardı. Eğer onda hüküm verecek bir şey bulursa aralarında onunla hüküm verirdi. Eğer Allah’ın kitabında böyle bir hüküm bulunmaz ve Ebu Bekir de Rasulullah’ın sünnetinde konu ile ilgili bir hüküm biliyorsa, onunla hüküm verirdi. Eğer bundan da aciz kalırsa çıkıp Müslümanlara sorardı: “Bana şöyle şöyle bir mesele geldi. Sizler Rasulullah’ın bu mesele hakkında herhangi bir hüküm verdiğini biliyor musunuz?” diye sorardı. Çoğu zaman Ebu Bekir’in yanına insanlar toplanır ve hepsi o konu hakkında Rasulullah tarafından verilen bir hüküm zikrederlerdi. Ebu Bekir de: “Aramızda peygamberimizin sünnetini muhafaza eden kişileri var eden Allah’a hamdolsun” derdi.
Şayet Ebu Bekir, mesele hakkında Rasulullah’dan bir sünnet bulmaktan da aciz kalırsa, işte o zaman insanların ileri gelenlerini ve seçkinlerini bir araya toplar ve onlarla istişare ederdi. Konu hakkında bir görüşte ittifak ederlerse onunla hüküm verirdi.

4- Halifenin Seçiminde İstişare

Peygamber Efendimiz, halifenin seçiminde istişare etmenin önemli bir mesele olduğuna işarete ederek şöyle buyurmuşlardır: “Eğer ben insanlarla istişare etmeden birini onlara emir tayin edecek olsaydım, Abdullah b. Mes’ud’u onlara emir tayin ederdim.
Görüldüğü gibi Rasulullah Müslümanlarla istişare ettikten sonra emir tayin ettiğini ifade buyurmaktadır.
Hz. Ömer, Müslümanlarla istişare etmeden herhangi bir kimseye biat edip onu lider kabul edenin ve kendisine bu şekilde biat edilenin halife olma haklarını ebediyen kaybedeceklerini ve kendilerini tehlikeye sürükleyeceklerini beyan ederek buyuruyor ki: “Kim Müslümanlarla istişare etmeksizin bir kimseye biat edecek olursa ne biat edene uyulur ne de kendisine biat edilene. Zira ikisinin de kendilerini ölüme sürüklemelerinden korkulur.”
Halifenin seçiminde istişareye başvurmak, İslam nizamının ruhuna uygun bir davranıştır. Zira İslam, hakkında nass bulunmayan hususlarda tamamen istişareye dayanmaktadır. Halifenin kim olacağına dair açık bir nass olmadığına göre “şura”dan başka bir yol yoktur.
Burada hatırımıza şu soru gelmiş olabilir: “Niçin Kur’an-ı Kerim hilafetin ana prensiplerini zikretmemiş ve Sünnet-i Seniyye hilafetin şartlarını ve halifenin sıfatlarını açık bir şekilde beyan etmemiştir?”
Buna verilecek cevap şudur: İslam’ın ana kaynakları olan Kur’an ve Sünnet, İslami yönetimin şu üç temel prensibi esas aldığını açıklamışlar ve bunlara uyulduğu takdirde halifeyi seçmenin zor bir şey olmayacağını beyan etmişlerdir. Böylece Müslümanları demirden kalıplar içine koyma yerine, zaman ve zemine göre serbest davranabilmelerine imkân sağlamışlar ve onların yerine ve zamanına en uygun olan zatı kendilerine yönetici yapmalarına imkân sağlamışlardır. İslam’ın esas aldığı üç prensip ise şunlardır:
1- Adalet: “Şüphesiz ki Allah adaletli davranmayı emreder.” (Nahl, 16/90) “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 4/58)
2- İstişare: “Müslümanlar işlerini aralarında istişare ile yürütürler.” (Şura, 42/38)
3- Kendilerinden olan ulu’l-Emr’e İtaat: “Ey İman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan idarecilere de itaat edin.” (Nisa, 4/59) Ancak idareci bir günah işlemeyi emredecek olursa artık onu dinlemek ve ona itaat etmek caiz değildir.
Abdullah b. Ömer, Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kendisine günah bir şey emredilmedikçe (Müslüman’ın idarecisine söyleyeceği) sözü dinlemek, (vereceği) emre itaat etmek onun üzerinde bir haktır. Fakat kendisine günah bir şey emredilecek olursa, artık dinlemek ve ona itaat etmek caiz değildir.
Gerçekten de İslam nizamı, üzerine kurulduğu bu üç direği beyan etmiştir. Şüphesiz ki idareciyi seçme onun icraatlarını denetleme ve onun yetkilerini tayin etmede prensip sayılan istişare, toplumlara, milletlere ve farklı durumlara göre değişik olabilir.
İşte bu sebeple istişare için belli bir usul tayin etmek uygun görülmemiştir. Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz halifenin seçimi için belli bir yol ve değişmez bir usul koymamıştır. Sadece onun istişare ile seçileceğine işaret etmişlerdir. Bu bakımdan Müslümanlar bu konuda farklı tekliflerde bulunmuşlardır.

Rasulullah’ın Vefatından Sonra Halifenin Seçimi

Müslümanlar, Rasulullah’ın vefatından sonra onun yerine kimin halife olması gerektiğini görüşmek üzere Beni Saide Sakifesinde bir araya gelmişler ve şu üç alternatif üzerinde istişare etmişlerdir:
– Ensar, Peygamber Efendimizi ve Müslümanları barındırmak ve onlara yardım etmek meziyetlerinden dolayı halifenin kendilerinden olması gerektiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.
– Muhacirler, kendilerinin daha önce Müslüman olmaları ve Arapların ancak Kureyşlilere itaat edebilecekleri gerekçesiyle halifenin Kureyşlilerden olması görüşünü savunmuşlardır.
– Üçüncü bir grup Müslümanlar ise, halifenin Peygamber Efendimizin ailesi olan Haşimoğullarından olmasını ileri sürmüşler ve ilk Müslümanlardan olması, zor durumlarda İslam’ı savunması, ilimde ve dini anlamada ileri bir seviyede bulunması hasebiyle Hz. Ali’nin halife seçilmesini teklif etmişlerdir.
Ancak tartışmalar fazla sürmedi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in katıldığı grup Beni Saide Sakifesinde ağır bastı ve halifeliğe Hz. Ebubekir seçildi. Ensar’dan olan Said b. Ubade hariç, “şura”ya katılanlar Hz. Ebubekir’e biat ettiler. Hz. Ali de altı ay sonra biat etti. Böylece birinci halife seçilmiş oldu.
Rasulullah’ın vefatından sona seçilen dört halifenin hepsi aynı şekilde seçilmişlerdir. Bunların seçimlerinde şu üç usul takip edilmiştir.

a-İstişare Sonunda Seçme usulü

Hz. Ebubekir, Beni Saide Sakifesinde bu yolla halifeliğe getirilmiştir. Hz. Ali de bu yolla seçilmiştir. Bu iki halifenin Rasulullah tarafından halife olarak tayin edildiği iddiaları sıhhatli delillere dayanmamaktadır. Sadece hissi kanaatlerdir.

b-Tek Aday Gösterme Usulü

Hz. Ömer bu yolla halifeliğe getirilmiştir. Hz. Ebubekir kendisinden sonra Hz. Ömer’in halife yapılmasını teklif etmiştir. Müslümanlar da bu teklifi uygun görerek Hz. Ömer’e biat etmişlerdir. Şüphesiz ki, bu bir tekliftir. Hz. Ebubekir tarafından bir atama değildir ve bağlayıcı bir yönü yoktur.
O dönemde Müslümanlar, Arap ülkelerinde görülen dinden dönme hadiselerini yaşamışlar ve İslam orduları, cihad etmek maksadıyla çeşitli yönlere dağılmışlardır. Hz. Ebubekir, halifelik hususunda ihtilafa düşeceklerinden korkarak akrabası olmayan Hz. Ömer’in halife olmasını teklif etmişti. Bu teklifin arkasında Hz. Ömer’in dinine bağlılığı ve Müslümanlara karşı samimi olmasından başka bir sebep yoktu.
Hz. Ebubekir’in bu teklifinden sonra Müslümanlar onunla bu meseleyi tartıştılar. Ebubekir’in haklı olduğunu anlayınca kendi iradeleriyle, herhangi bir baskı olmaksızın serbestçe, Hz. Ömer’e biat ettiler. Bu bakımdan kimsenin bu usulü istismar ederek veliahd tayin etmesine ve bunu haklı göstermesine herhangi bir hakkı yoktur.

c- Birkaç Kişiyi Aday Gösterme Usulü

Rasulullah’ın herhangi bir kimseyi halife seçmediğini ve kendisinin Hz. Ebubekir tarafından aday gösterildiğini gören Hz. Ömer şunları söylemiştir: “Eğer herhangi bir kimseyi halifeliğe aday göstermezsem, yanlış bir iş yapmış olmam. Zira benden hayırlı olan Hz. Peygamber de kimseyi tayin etmemiştir.
Şayet Herhangi bir kimseyi halifeliğe aday gösterirsem, yine yanlış bir iş yapmış olmam. Çünkü benden hayırlı olan Ebubekir de aynı işi yapmıştır.
Hz. Ömer, hilafet meselesini, istişare ile aralarından birini seçecek olan altı kişiye havale etmiştir. Bunlar da Osman b. Affan, Ali b. Ebu Talib, Zubeyr b. İbnu’l Avvam, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf ve Said b. Ebi Vakkas’dır.
Hz. Ömer’in bu davranışı da bir tayin olmayıp sadece bir teklifti. Eğer Müslümanlar biat etmemiş olsalardı Hz. Osman halife olamazdı.

NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin 173.sayısında (Ekim-2013) yayımlanmıştır.

GRUBA KATIL