İhvan üzerindeki ilk ciddi baskı 1940’ların başında başlamıştır. Bu baskının görünür nedeni İhvan’ın, Mısır kukla yönetiminin İngilizlerle beraber İkinci Dünya Savaşı’na girmesine gösterdiği tepki olmuştur. Çünkü İhvan, İngilizlerin Yahudileri gizlice silahlandırdığını biliyordu. Zaten Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının temelleri, aslında 1917 Balfour Deklarasyonu ile atılmıştı.
İhvan, sadece protestolarla, gösterilerle yetinmemiş; 1940 yılında, İngilizleri Mısır’dan atmak ve tam bağımsızlık için gizli bir milis ordusunun temellerini atmıştı. 1948’de deşifre olan bu gizli ordunun ismi En-Nizam-ül Has idi.
12 Aralık 1947’de Ezher’den başlayan kalabalık bir protesto gösterisi düzenleyen cemiyet, 6 Mayıs 1948’de bütün Arap ülkelerini Filistin’de cihada davet etmiştir. Bu da tabii olarak İsrail’in hamisi batılı devletlerin hoşuna gitmemiş ve gözlerini İhvan-ı Müslimin Hareketi üzerine dikmelerine sebep olmuştur.
İhvan güç kazandıkça düşmanlarının baskısı ve engellemeleri de artmaya başlamıştı. Daha önceleri sadece Mısır kraliyet gizli servisi tarafından takip edilirken zamanla bunların yerini İngiliz, Amerikan, (henüz adı konulmamış olsa da) İsrail gizli servisleri almıştı ve bunlar akla hayale gelmedik senaryolarla, içinden zor sıyrılabilecekleri ağlarla, komplolarla İhvan’ı yakın takibe almışlardı.
Maalesef İhvan’ın içindeki heyecanlı kimseler, bu sinsi tuzaklar karşısında soğukkanlılığını muhafaza edememişlerdir. Bu durumu Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatmaktadır: “Teşkilattan bazı heyecanlı gençler daha mücadeleci ve daha aktif olmayı tercih ederek ayrılıp ‘Şebabu Muhammed’ isimli bir cemiyet kurdular. Mustafa Sabri Efendi, bu gençlerle ilgili olarak “Evet, onları, sessiz sakin, mücadelesiz buldular. Dört nala gidiyorlar. Allah encamını hayreylesin. Bunlar siyasetin ne demek olduğunun farkında değiller. Dinsizlerle mücadeleyi kolay zannediyorlar. Dinsizleri, Mısır’da gördüklerinden ibaret sanıyorlar.’ demiş idi. İki hadise teşkilata tesir ederek sıkıntılara sebep oldu: 1944’te Mısır başvekili Ahmet Mahir Paşa ve 1946’da Mahmut Nakraşi Paşa vuruldu. Her iki hadise de Müslüman Kardeşlere yüklendi. Sonunda teşkilatın kapatıldığı haberleri geliyordu.”
Müslüman Kardeşlerin kapatılarak mal varlığına el konulması ve Benna’ya yönelik suikastın gerçekleştirilme süreci, 1940’lı yıllara kadar giden bir süreçtir. Zaten son yıllarda işgalci İngiliz güçleri ve onların güdümünde olan Kral ve Mısır hükûmeti, Hasan el-Benna’ya ve Müslüman Kardeşlere karşı gittikçe sertleşmeye başlamıştı.
Ahmet Mahir Paşa, 1945 seçimlerinden sonra İngiliz yanlısı tavrını devam ettirmiş ve İngilizlerin tarafında, Almanya’nın başını çektiği Mihver devletlerine karşı savaş açmıştır. Müslüman Kardeşler ve Vefd Partisi mensuplarının da içinde bulunduğu kalabalıklar tarafından protesto edilmiştir. Ancak buna rağmen Başbakan Ahmet Mahir Paşa, bu husustaki ısrarını sürdürerek 24 Şubat 1945 tarihinde mecliste Mihver kuvvetlerine karşı savaş bildirgesini okumuştur. Toplum nezdinde büyük bir infiale yol açan bu olayın ardından Ahmet Mahir Paşa, Ulusal Parti mensubu biri tarafından düzenlenen suikastla hayatını kaybetmiştir. Ahmet Mahir Paşa’nın öldürülmesiyle boşalan başbakanlık makamına atanan ve Ahmet Mahir’in yakın arkadaşı olan Mahmut Fehmi en-Nukraşi Paşa, bu olayın soruşturulması emrini vermiştir. Suikast olayının gerçekleşmesiyle Müslüman Kardeşler teşkilatı, ciddi şekilde töhmet altında bırakılmıştır. Özellikle Mısır yetkililerince varlığı bilinen Gizli Aygıt üyelerince bu saldırının gerçekleştirilmiş olması ihtimali üzerine, Hasan el-Benna ve Ahmet es- Sukkeri tutuklanmıştır. Fakat saldırganın kısa sürede yakalanması ve Kardeşler mensubu olmadığının anlaşılması üzerine Benna ve Sukkeri serbest bırakılmıştır. Benna’nın, serbest bırakıldıktan sonra yeni başbakan Nukraşi Paşa’ya taziye ziyaretinde bulunmuş olması, teşkilat üzerindeki baskıyı hafifletse de hükûmet tarafından yakın gözetim altında tutulmaktan kurtaramamıştır.
1947 ve 48 yılları, Müslüman Kardeşler için çok zorlu yıllar olmuştur. Ama ayrıca teşkilatın zirve yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde Gizli Aygıt menşeli olduğu düşünülen bazı silahlı ve bombalı eylemlerin gerçekleşmesi, Müslüman Kardeşler yapılanmasının hükûmeti ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri şeklinde algılanarak resmi statüsünü kaybetmesine yol açtı. Her ne kadar bu tür eylemlerle Müslüman Kardeşlerin alakasının olmadığı yönünde açıklamalar yapılsa da Benna, bu tür eylemleri şiddetle kınadığını ifade etse de teşkilatın, hükûmetin şiddetli bastırma politikasından kurtulması için yeterli olmamıştır.
Teşkilatın ülke çapında gerçekleştirdiği bombalı saldırı ve suikastlar, 1948 yılında şiddetini artırmış ve bu yapının deşifre olmasına neden olmuştur. İngilizlere ve onların hamisi konumundaki kişilere düzenlenen seri saldırıların ardından, özellikle de 22 Mart’ta hakim Ahmet Hazendar’ın ve 3 Aralık’ta da Yüzbaşı Zeki’nin öldürülmesi, Özel Teşkilat adlı bir örgütün varlığına işaret etmiş ancak bu gizli silahlı gurubun varlığı, kamuoyunda ilk defa 15 Kasım 1948 tarihinde İhvan üyelerine ait olduğu anlaşılan ve içindeki askeri mühimmat ve gizli evraklarla birlikte ele geçirilen bir cip ile ortaya çıkmıştır. Bir cipin içinde ele geçirilen evraklar, bu teşkilat hakkındaki her şeyi ele verir nitelikte olmuştur.
Bu cip hadisesini bir fırsat olarak değerlendiren hükûmet, henüz soruşturma sürerken yani suçlunun, bu cipin kime ait olduğu ile ilgili yargı henüz kararını vermemiş iken 8 Aralık 1948 tarihinde, cemaatin terörist faaliyetlerde bulunan bir örgüt olduğunu belirterek cemaatin bütün şubelerini kapatmış, mallarına el koymuş, geniş çaplı tutuklama çıkarmış ve ülke çapında her türlü cemaatsel faaliyetleri yasaklamıştır. Kendileriyle birlikte cemaatten en az 400 küsur kişinin tutuklanarak sorguya çekildiğini ifade eden Adil Kemal, mahkemeden önce sadece soruşturmanın kendisinin bir yıl sürdüğünü belirtmiştir.
Kardeşler teşkilatının ilk defa bu kadar katı yaptırıma maruz kalması ve çok sayıda teşkilat mensubunun tutuklanması, Hasan el-Benna’nın çözülmesi oldukça güç bir sorunla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Ona göre bu yaptırımlar, öncelikle Kardeşleri, Mısır’ın İngiliz baskısından kurtulması için faaliyet gösteren ve fanatik milliyetçi gören İngilizlerin, Mısır hükûmetine müdahalesi sonucunda gerçekleşmişti. İkinci olarak ise yaptırımların gerekçesi, Nukraşi Paşa ve diğer Saadcı yöneticilerin gelecek seçimlerde Kardeşleri seçim zaferinin önündeki en büyük engel olarak görmeleriydi. Benna ayrıca Müslüman Kardeşlerin Filistin mücadelesindeki konumunun, bu sorunun sabit bir hâle dönüşmesini istemeyen Arap hükûmetlerini rahatsız ettiğini, Kardeşlerin Arap toplumlarındaki etkisinden çekinen dış güçlerin, Mısır hükümetine, Kardeşler teşkilatının kapatılması yönünde baskı yaptıklarını da iddia etmekteydi.
Müslüman Kardeşlerin 63 No’lu askeri talimatça kapatılmasından yirmi gün sonra, Mustafa Fehmi en-Nukraşi Paşa, 28 Aralık 1948’de içişleri bakanlığına geldiği esnada 1944’ten beri Müslüman Kardeşler üyesi ve veterinerlik fakültesi öğrencisi Abdülmecit Ahmet Hasan tarafından düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti. Saldırganın yakalanmasının ardından yapılan tahkikat sonucunda zanlının, Kardeşler üyesi olduğunun anlaşılmasının yanı sıra teşkilatın kapatılma kararının ardından bu saldırının gerçekleşmesi, tüm şüpheleri doğrudan Müslüman Kardeşler üzerine çekmişti. Bununla birlikte Hasan el-Benna’nın saldırıyı kınamasına ve saldırının düzenlenmesiyle Kardeşlerin kesinlikle bir alakasının olmadığını ve bir kurguyla karşılaştıklarını ifade etmesine rağmen, bu serzenişi hiçbir şekilde karşılık bulmadı. Hatta Nukraşi Paşa’nın cenaze töreninde katılımcıların “Hasan el-Benna’ya ölüm” sloganı atması, Benna ve Kardeşleri daha zor ve sancılı günlerin beklediğinin ilk emareleriydi. (Mercan, s.102)
Mahkeme, 3 yıl süren bir soruşturmadan sonra Benna’nın sorumluluğundaki cemaatin hiçbir terörist eylemde bulunmadığını ve hedefinin şiddet olmayıp dini yaymak olduğuna karar verip sadece Özel Teşkilat üyelerini cezalandırsa da Nukraşi Paşa, bu kararlar çıkmadan önce, cemaatin kapatılma kararının ardından, 28 Aralık 1948 tarihinde Özel Teşkilat’ın bir üyesi olan Abdülmecit Ahmet tarafından öldürülmüştür. Bu hadise, Benna’nın öldürülmesine de ön ayak olan büyük bir kaosu beraberinde getirmiştir.
12 Ocak 1949’da Kral Faruk hükûmeti, İhvan’ı yasa dışı ilan etmiş, bürolarını kapatmış, mal varlıklarına el koymuş, fabrikalarını kamulaştırmıştır. Binlerce İhvan mensubu tutuklanmıştır. Ama ne hikmetse Hasan el Benna tutuklanmıyordu. Amaç, onu tecrit etmek ve bir suikastla ortadan kaldırmaktı.
Bu meş’um planın tipik bir sırıtışını kaynaklar şöyle anlatıyor: “Üstat Hasan el-Benna da tutuklanan arkadaşlarıyla birlikte arabaya binmek istemiş ancak başkomiser: “Elimizdeki emre göre Hasan el-Benna’nın tutuklanmaması gerekir.” demiş ve Üstadı arabadan indirmek istemiştir. Ancak Üstat, arabadan inmemiş ve arkadaşlarından ayrılmayacağını söylemiştir. Fakat polisler başkomiserin emriyle arabaya girip Hasan el-Benna’yı zorla indirmişlerdir. Üstat, polislerin arasında arabadan indirilirken gözyaşlarıyla şöyle haykırmıştır: “Beni arkadaşlarımdan ayırmayın. Tutuklamamakla ve onlardan ayırmakla bana ölüm acısını tattırıyorsunuz.”
Benna, resmî otoritelere bizzat çıkışarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Mademki Müslüman Kardeşler cemaatini feshettiniz ve Mısır’da olsun, Filistin’de olsun tüm üyelerini tutuklayıp Tur Dağı’ndaki sürgün kampına gönderdiniz, öyle ise beni de onlarla birlikte tutuklayın. Çünkü onları eğitip yetiştiren benim. Beni tutuklamamakla öldürmeyi planlıyorsunuz. Kardeşlerim zindanda iken benim burada serbestçe yaşamam haram olsun. Bırakın da herhangi bir Arap ülkesine gidip orada yaşayayım, rabbime hicret edeyim.” Tabii ki Benna’nın tüm teklifleri reddedilmiştir.
Bunun üzerine Benna, cemiyetin kapatılma kararının kaldırılması ile ilgili olarak parlamentonun önünde dört saat süren bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma sırasında yetkililere seslenen Benna, Kardeşler cemiyetinin kapatılması kararının, krallık sarayının temsilcileriyle emperyalist Batılı devletlerce birlikte alındığını belirterek kararın ardındaki odakları teşhir etmiştir.
Said Havva ise “Hasan el-Benna, tutuklanan arkadaşlarıyla birlikte polis arabasına binmek isteyince polisler müdahale etti ve ‘el-Benna’nın yakalanmamasına dair karar var.’ dediler. Lakin bununla birlikte şehit imam ısrar etti ve tutuklanan arkadaşlarıyla birlikte arabaya bindi. Merkeze gidildiğinde yetkililer, tekrar serbest olduğunu ve kendisinin tutuklanmayacağını bildirdiler. O zaman el-Benna: ‘Beni tutuklamamakla, beni öldürmüş oluyorsunuz.’ demişti.
Ardından birkaç gün sonra Nukraşî Paşa, düzenlenen bir suikast sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bu suikast üzerine ortam iyice gerilmiştir. Suikasttan İhvan’ı sorumlu tutan krallık rejimi, İngilizlerin desteğiyle intikam almak üzere harekete geçmiştir. Her siyasi lider ve cemiyet başkanı gibi Benna da tabanca taşıma ruhsatına sahipti. Bu ruhsatı iptal edilerek tabancası elinden alınmıştır. Benna’nın sürekli yanında bulunan ve âdeta koruması gibi dolaşan iki kardeşi de tutuklanmıştır. Benna, yetkililere müracaat ederek silahının geri verilmesini ve maaşını kendisi vermek üzere silahlı bir korumanın kendisine tahsis edilmesini istediyse de bu taleplerin hiçbiri dikkate alınmamıştır.
Kız kardeşinin kocası Abdulhakim Abidin’e ait olan ve Hasan el-Benna’nın kullandığı bir otomobili vardı. Hükûmet, otomobile de el koydu. Benna, gelişmelerin birer rastlantı olmadığını fark etmişti. Tüm atılan adımlar, kaçınılmaz sonu hazırlamak için düzenli biçimde ayarlanıyordu sanki. Benna, uğrayabileceği saldırıdan devletin sorumlu olacağını bildiren bir açıklama dahi yapmıştı.
9 Şubat 1949 günü Benna’nın yanından ayırmadığı Hacı Abdullah Nebravi de tutuklandı. Nebravi, aynı zamanda Benna ile hükûmet arasında ara buluculuk misyonu görüyordu. Yine Benna’nın yakın çalışma arkadaşlarından Müslüman Gençler Cemiyeti yöneticilerinden Muhammet Nagi, Posta İşleri Genel Müdürü Ali Zeki de tutuklanarak zindana atılmıştır.
Benna, bu yapılanların sıradan, tesadüfi olarak yapılmadığını, kendisine yönelik ciddi birtakım tuzakların kurulduğunu, bu tuzakların da sadece Mısır yönetimi tarafından kurulmadığını biliyordu. Çünkü Mısır krallık yönetimi; işgalci, emperyalist İngiliz güçlerinin piyonu konumunda idi. Dolayısıyla bu tuzağı asıl kuranların işgalci İngiliz güçleri olduğunu biliyordu. Üstelik bu tuzak; cezaevine, zindana değil, sonucu ölüm olan bir tuzaktı. Bu nedenle Mısır yönetimine, uğrayabileceği saldırıdan kendilerinin sorumlu olacaklarını bildirmişti.
Bu dönemde – Mısır İçişleri Bakanlığı Cinayetleri Soruşturma Genel Müdürü olan- hain Albay Mahmut Abdülmecit, İmam’ın öldürülme planlarını hazırlıyordu. Mısır emniyetinden birkaç kişiyi, bu işle görevlendirmiş ve 9979 plakalı makam arabasını onlara tahsis etmişti. Bunun tafsilatı, 1952 tarihli Mısır genel parlamento zabıtlarında vardır.
Etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Her hareketi sınırlanıp çevresi iyice daraltılınca Pakistan sefaretinden sığınma ve himaye teklifi almıştır. Buna cevabı şu olmuştur: “Ben, şimdiye kadar kardeşlerimle beraber yaşadım. Onları meydanda yalnız bırakıp kaçamam. Onlar sıkıntıda iken ben nasıl rahat edebilirim?”
Etrafında uğursuz gölgelerin dolaştığı günlerden bir gün… Bir rüya görmüştü. Müjdeli bir rüya… Sadık ve mesut bir rüya… Ama aynı zamanda ümmet için hicran dolu bir rüya… “Dün gece rüyamda Hz. Ömer’i gördüm.” dedi arkadaşlarına, “Bana yüksek bir sesle şöyle dedi: ‘Ey Hasan, sen şehit olacaksın!’ Bunun üzerine uyandım ve yüce Allah’a şükrettim. Sabaha kadar namaz ve dua ile meşgul oldum.”
Benna’ya Suikast
Bütün hareketleri sınırlanan ve takibe alınan Benna, bir akşam avukat olan eniştesiyle birlikte bir yere, ziyarete gitmişlerdi. O geceyi eniştesi şöyle anlatmıştır: “Merhum Benna ile gittiğimiz cemiyet binasından çıktık. Arabamız olmadığından taksi beklemekteydik. Vakit de akşamla yatsı arası idi. Bulunduğumuz cadde, anormal derecede karanlıktı. Nasıl olur da Kahire’nin en mühim caddesi sayılan “Melike Nazlı” karanlık olurdu? Tamirat bahanesiyle trafiğe kapatılan caddeden araba geçmiyordu. Aniden bir cip önümüzde durdu, içinden inen kişiler, üstada altı el ateş ettiler ve cipe binip hızla uzaklaştılar. Benna can havli ile “Burada, yakında bir poliklinik var” dedi. Ben çok telaşlı idim. Koluma girip koşmak istiyordu. Alaca karanlıkta pantolonun paçasından akan kan damlalarını fark ediyordum. Bu hâl ile polikliniğe varabildik. Fakat ne garipti ki orada da elektrikler kesikti. “Bu gece hastane çalışmayacak ” dendiği için kimse gelmemiş. Oraya koştum, buraya koştum fakat nafile. Benna’yı sırtıma alarak oraya yakın, şehir merkezindeki hastaneye götürdüm. Orada da serviste doktor yoktu.
Hükûmetin hazırladığı komploya göre Hasan el-Benna ve beraberinde bulunan Abdülkerim Mansur, suç için hazırlanan taksinin içinde öldürülecekler ve taksiden dışarı çıkmalarına fırsat verilmeyecekti. Lakin el-Benna, taksinin kapısını açıp dışarı çıkabildi ve ana caddede kendisine kurşun sıkanı kovalayabildi.
Hasan el Benna vurulduğunda bana: “Arabanın numarasını alabildin mi?” dedi. “Karanlıktı alamadım” dedim. Ayağa kalktı: “Şurada bir sağlık merkezi olacaktı, oraya gidelim.” dedi. Hızlı hızlı yürüdü. Adeta koşuyordu. Bir taraftan da kanı pantolonundan yere damlıyordu. Sağlık merkezine vardık. Kimse yok. Elektrik kesik, bu gece hastahane çalışmayacak, diye herkesi göndermişler. Yalnız bir bekçi var.
Ben telaşla, çaresizlik içinde sağa sola koşturdum. Kimseyi bulamadım. Üstat, kan kaybediyordu. Bana şunları söyledi: “Muhammed, ben yolcuyum, elhamdülillah. Bugüne kadar ne diyorduk? Şiarımız, neşidemiz ne idi? Gayemiz Allah’tır, liderimiz Peygamber-i zişandır, anayasamız Kur’an’dır, yolumuz Allah yolunda çalışmak, cihat etmektir, en büyük emelimiz Allah yolunda şehit düşmektir. Ben emelime erdim, elhamdülillah. Ben gidiyorum Kardeşlerime selam söyle. Ben fani bir insanım, fani ömrüm bitiyor. Allah bakidir, Muhammed Mustafa’nın nübüvveti kıyamete kadar bakidir, davamız bakidir. Üzülmesinler. Üstadımızı kaybettik, diye sakın ye’se düşmesinler. Dava bakidir.”
Üstat bunları, bir vasiyet gibi söyledi ve vefat etti. Neden sonra tabipler geldi. Elektrik geldi. Baktılar. Aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Adamcağız ölsün, diye ihmal edilmiş. Kan verilseymiş yaşarmış. Kurşunların hiçbiri öldürecek yerlere gelmemiş. Kan kaybından olmuş.”
Hasan el-Benna’nın aldığı yaralar, aslında ağır yaralar değildi. Çünkü o, ilk vurulduğu zaman katillerin peşinden koşabilmiş, arabanın plaka numarasını almış ve tekrar dönerek etraftan yardım istemiş, ağır yaralı arkadaşının arabadan çıkartılmasına yardım etmiştir. Olayı gören bütün şahitler, bunu doğrulamaktadır. Hastanede elbiselerini bizzat kendisi çıkartıp ameliyat masasına yatmıştır. Bunu o sırada ameliyat odasında görevli olan Muhammed el-Leysî söylemektedir. Şahit olarak dinlenen Muhammed el-Leysî şöyle diyor: “Üstat Hasan el-Benna, yaralı olarak ameliyat odasına getirildiği zaman orada görevli idim. Elbiselerini bizzat kendisi çıkartıp ameliyat masasına uzandı. Operasyondan sonra emniyet amiri Muhammed el-Vasfi, doktordan Üstat’ın durumunu sordu. Doktor, durumun tehlikeli olmadığını ve yaralarının hafif olduğunu söyledi. Bunun üzerine emniyet amiri Muhammed Vasfi, ameliyat odasının hemen boşaltılmasını emretti. Benim gördüklerim, bildiklerim bundan ibarettir.”
İşte bütün bunlar, bir tek sonuca bağlanmaktadır. O da el-Benna’nın aldığı kurşun yaraları ile değil, sonradan hastanede şehit edildiğidir. Nitekim doktorlar da Muhammed el-Leysi’yi doğrulamışlardır. Yani doktorlar, Benna’nın durumunu soran Binbaşı Muhammed Vasfı’ye hastanın yaralarının tehlikeli olmadığını bizzat söylemişlerdi. Bunun üzerine Binbaşı, ameliyat odasındaki herkesin dışarıya çıkarılmasını emretti. İçeriye hiçbir doktor, sağlık görevlisi ya da yakınının alınmasına izin verilmedi. Bu şahıs, Benna’ya müdahaleye engel olarak sürekli kan kaybetmesini sağladı. Tehdit edilen doktorlar ise tedaviye cesaret edemediler. Yarasının ölümcül olmadığı açık olan Benna’nın ameliyat masasında bu şekilde kan kaybından ölmesini bizzat söz konusu binbaşı temin etmişti. Böylece imam el Benna, yaralı olarak kurtulduğu suikasttan sonra hastanede infaz edilerek 12 Şubat 1949’da şehit edildi.
Benna’nın şehit edildiği 12 Şubat günü, son çocuğu dünyaya geldi. Kız olan çocuğuna ‘Şahadet’ adı verildi.
Said Havva, Muhammed el Leysi’nin ifadesinden yola çıkarak diyor ki Hasan el-Benna, kurşun yaralarıyla ölmemiştir. Ya doktorların müdahale etmesi engellenerek kan kaybından ölmesi sağlanmış ya da Kral Faruk’un zebanilerinden Binbaşı Muhammed Vasfi, bizzat kendisi ikinci bir cinayetle Benna’yı hastanede, ameliyat masasında öldürmüştür.
Tahkikat esnasında şahitlerin ifadeleri, ikinci şıkkı doğrulamaktadır. Çünkü Muhammed Vasfi, ameliyat odasında bulunan herkesi dışarı çıkarıp kendisiyle ona itaat eden doktorla yalnız başlarına kalmışlardır… Bu son ihtimal, Krallık Köşkü’nün özel sekreterinin dili üzere de doğrulanmıştır. Buna göre Kral, şayet Hasan el-Benna hâlâ hayatta ise işini bitirmek üzere Muhammed Vasfi’yi görevlendirmiştir.
Zamanın Mısır hükûmeti, Hasan el-Benna’nın toprağa verilinceye kadar hastaneden çıkarılmamasını emretmiştir. Ailesinin itirazları ve ısrarları üzerine sabah çok erken vakitte gömülmesi ve hiç kimsenin taziyeye kabul edilmemesi şartıyla cesedi teslim etme konusunda anlaşma sağlandı. Defin işlemi yapılıncaya kadar Benna’nın evine yaklaşan herkes tutuklandı. Böylece Hasan el-Benna’nın cesedini, kadınlar mezarlığa taşımışlardır. Çünkü cenazenin teşyiinde, erkek olarak sadece şehidin babası bulunuyordu ve o da cenazeyi taşımayı reddedip komutan ve polislere: “Onu siz öldürdünüz. O hâlde halkın gözleri önünde cesedini siz alın taşıyın.” demişti. Babası kendi eliyle oğlunu yıkamak için resmî mercilere ısrarla başvurması üzerine, dokuzuncu gün toprağa verilmek şartıyla şehit oğlunun cesedi kendisine verilmiştir. Herhangi bir törenin yapılması da engellenmiştir.
Babası, aziz şehide şöyle hitap etmişti: “Seni geceleyin kanlar akarak omuzlamıştım. Orman yılanlarının vermediği eziyeti sana, insan denen ejderler, cesedini delik deşik etmekle verdiler. Vurulduğun gün, sevimli yüzünü görmek için üzerindeki beyaz örtüyü açıp altında senin nurlu çehreni, şehadetin verdiği manevi güzelliği tatlı tatlı seyre dalıyorum. Göz yaşarır, gönül üzülür. Biz ise ancak rabbimizin razı olacağını deriz. Biz Allah’ın kuluyuz ve öldükten sonra da yine ona döneceğiz. Oğlum, yaşlı gözlerle seni yıkıyor, kefenliyorum. Sonra cenazenin peşinde ölgün adımlarla, yarı canımı ben, yarı canım beni taşıyor. Bütün hâlimi Allah’a bırakıyorum. Muhakkak ki Allah, kullarını sever. Sen ise her secdede arzu ettiğin şehitlik mertebesine ulaştın, yavrucuğum ne mutlu sana!”
Büyük şehidin temiz cesedi toprağa verilmeden önce ailesinden kendisine yakınlığı bulunan bütün erkekler tutuklandı. Evinin etrafı polis ve askerlerle doldu. Mübarek naaşı sadece kadınların omuzlarında taşınarak evden çıkarıldı. Onun tabutunun altında, yüreği yaralı babasından başka hiçbir erkek yoktu. Böylece çıkarıldıktan sonra, tabutu almak isteyen polis ve askere babası şöyle haykırmıştı: “Oğlumu öldüren sizlersiniz. Şimdi de bütün insanların gözleri önünde onun cesedini alıp götürünüz ey zalimler!”
Ne gariptir ki bu kadar sevilen insanın cenazesine hiç kimsenin katılmasına müsaade edilmemiş, sadece ailesinden bazı hanım akrabaları, ihtiyar babası ve o zamanın maliye bakanı olan Makram Ubeyd katılmıştı. Benna’nın cenaze namazını babası kıldırmıştı. Defin esnasında orada bulunan hanımlardan birisi şöyle anlatıyor: “Makram Ubeyd, Hristiyan olduğu için, bizimle namaz kılmadı ama kabrine kadar başından ayrılmadı ve sonunda şunları söyledi: “İman, sabır, ihlas ve mertliğine hayran olduğum Benna’nın cenazesini yalnız bırakmak, bana göre cinayet ve ihanettir.”
1952 senesinde suikastta tetikçi olarak görev yapan üç gizli polis teşkilatı memuru, ömür boyu hapse mahkûm oldu. Asıl “sayyad-ı bi insaflar” ise büyük mahkeme gününü beklemektedir.
Hasan el-Benna’nın şehadetinin kendi üzerinde yaptığı etkiyi merhum Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatıyor: “1946’da Mısır’dan ayrıldığımdan, orada olup bitenleri Medine’ye gelenlerden, radyo ve gazetelerden takip edebiliyordum. Üstadın zor durumda olduğunun farkında idim. Acı haber çabuk duyulur derler, Benna’nın vefat haberini radyodan işitince şok oldum. Çok üzüldüm, âdeta yıkılmıştım, bir an için hiçbir şey düşünemez hâle geldim. Babamın vefat haberi geldiğinde de çok üzülmüş idim. O zamanlar ben Mısır’da idim. O, sadece benim babam olduğu için son derece üzülmüştüm. Benna ise binlerce gencin manevi babasıydı ve hepimizin mürşidi ve muallimi idi.
Doğruca Ravza-i Mutahhara’ya gidip kendisi için dua ederek bir hatme başladım. İki gün sonra bitirip Ravza’da ruhuna bağışladım, mahzun ve mukedder olarak evime döndüm. O gece rüyamda kendimi mahşer meydanında gördüm. Tarife sığmayan bir kalabalık vardı, telaş ve sıkıntının tasviri mümkün değildi. Bir tren beklenmekteydi, izdihamın arasında kargaşa sesleri yükseliyordu. Trenin sesi duyulmaya başlayınca telaş ve çırpınma arttı. Tren geldi ama nasıl imkân bulup da kalabalığı geçip binebilecektim? Derken kendimi kaldırımın üzerinde buldum ve trenle aramda bir adım kalmıştı. Üstat, siyah sakalı ve aynı nurlu yüzüyle trenden elini uzatıp beni çekti ve abasının altına sardı. Böylece uyandım, rüyanın tesiriyle bir müddet kendime gelemedim.”
Her ne kadar Benna’nın katilleri, hükûmetin görevlendirdiği birkaç kişi olarak yakalanıp yargılanarak hapse atılsa da o kişilerin Benna’yı hangi gerekçeyle öldürdüklerine dair yeterli ve tatminkâr bir gerekçe sunulmadığı için, Benna’nın ölümünün ardındaki sır perdesi günümüze kadar gizemini korumuştur. Bu yüzden yıllarca, bu konu üzerinde farklı makaleler yazılmış ve iddialar ortaya atılmıştır. Mahmut Abdulhalim, Cuma Emin ve Ahmet Adil Kemal, Benna’nın hükûmet tarafından öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Ancak, 5 yıl süreyle 3 defa ayrı ayrı açılan soruşturmalar sonucunda Benna’nın katilleri olarak ilan edilen kişiler 1954 yılında 5 senelik cezaya çarptırılmış ancak cezaları bitmeden bir sene ya da daha az bir süre zarfında sağlık meseleleri bahane edilerek serbest bırakılmışlardır.
Allah şehadetini kabul etsin ve başlattığı kutsal davasını zafere erdirsin inşallah!

Follow