Hak ve Batıl
Arşiv Yazarlar

Hak ve Batıl

Hak ve batıl, insanlık tarihinin amansız mücadelesinin iki tarafı. Bir tarafta hak (tevhid), diğer tarafta batıl (şirk). Her ne kadar resmi tarih kitaplarında bu mücadeleye çok yer verilmese de, inkâr da edilememekte. Bu iki taraf, tarihin muhtelif zamanlarında mütemadiyen karşı karşıya gelmiştir. 

Batıl (şirk), bu mücadelede her şeyi mubah görür. Ahlaki ve insani hiçbir değer gözetmeksizin savaşır. Mücadelesinde, çoğu zaman bir önceki kendi kurallarını bile ihlal eder. Hiçbir değer yargısı olmadığı için sürekli hudud, renk, söylem ve maske değiştirir. Bunu yaparken kılıfını hazırlamayı ihmal etmez. Bu yüzden batıl, tarihi süreçte değişik kisve ve söylemlerle hakk’ın karşına çıkar. 

Sürekli değişken olan batıl, sadece düşmanını değiştirmez. Onun tek düşmanı, hakk’tır.

“Kâfir olanlar, birbirlerinin dostudur” (Enfal, 73) ayet-i kerimesinden anlaşılacağı üzere azgınlık, bozgunculuk, talan, katl, kaos, insanı köleleştirme, ekini ve nesli yok etmede ve daha bir çok kötü haslette birleştirici bir yanı vardır batılın. “Kendilerine, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde ‘Biz, sadece ıslah edicileriz’ derler” (Bakara, 11).

En büyük silahlarından biri, sinsiliği olsa gerek; “Karda yürür, izini belli etmez” ya da dost görünen amansız bir düşmandır. Dedik ya, hiçbir değer yargısı yok, sınırsız ve ölçüsüz hareket alanına sahip. Bazen hakk’tanmış gibi gözükür. Sevgisini ve dostluğunu sunar hatta buna Allah’ı şahit tutar. Yaptığı işi meşru göstermek için yeminler eder, görünürde güzel ameller işler. “Zarar vermek, küfrü (yaymak), müminlerin arasını açmak, Allah’a ve Resulüne daha önceden harp ilan etmişlerin karargâhı olsun diye mescid edinenler ve: ‘Biz, güzellik ve hayırdan başka bir şey kastetmedik.’ diye Allah adına yemin edenler (var ya), Allah onların gerçek yalancılar olduğuna şahitlik eder” (Tevbe, 107).

Ve daha sayılamayacak kadar fazla yol, yöntem, tutum ve davranış. Bu zamana ve mekâna göre batılın ayarlama yaptığı, kan alacağı damarı bilmesi ya da “nabza göre şerbet vermesi”dir. 

Batıl ya da şirk cenahı, bütün bunları yaparken hedef kitle, daima hakk’ın taraftarlarıdır. Hatta bunun için hakk olanın safında gözükmek dahi batılın yöntemlerinden biridir. Ali Şeriati’nin dediği gibi “dine karşı din” ile hakk’ın karşısına çıkar. 

Kökünü kazımanın mümkün olmadığını anladıklarında yozlaştırma, pasifize etme, aksini sevdirme, alternatif fikirler ya da kendi yetiştirdikleri “din bilginleri” eliyle ifsad etme hareketi başlatırlar. 

Bazen iki karşıt olanı, hak ile batılı birbirine karıştırarak iman edenlerin zihinlerini zehirlemeye yeltenirler. “Kendiniz bilip dururken (bile bile) hakkı batıla karıştırıp, hakikati gizlemeyin” (Bakara, 42) . Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de çok fazla örnek bulabiliriz. Al-i İmran suresi 69-72. ayetler de batılın bu yaklaşımına güzel bir örnektir. 

Dönüp ardımıza sakince ve tefekkür ederek baktığımız zaman, bozulmanın nasıl ince ince işlendiğini açık şekilde görürüz. Ve birçok inanan, tevhid ehli olduğunu düşünen insanın batılın çarkında nasıl bir dişli olduğuna şahit oluruz. 

Evet, birçok yöntem deneyen batılın, yaşadığımız zamanda da silahları ve maskeleri elbette var ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. Müslümanın, bu karanlık ve bin bir surat olan odaklara karşı en büyük savunma kalkanı, şüphesiz Allah’a ve gönderdiği mesaja gönülden bağlılığıdır. Nitekim yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, bu odakları nasıl tanırız, vasıfları, sıfatları, davranış biçimleri, yaklaşımları ve daha da ilerisi dış görünüşleri bile çok açık bir dille anlatılmıştır:

“Sen, onları gördüğün zaman görünüşleri (cüsseleri) hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar, sanki elbise giyindirilmiş kütükler gibidirler. Her kuvvetli sesi aleyhlerine sanırlar. Onlar, düşmandır. Onlardan sakın! Allah, onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar” (Münafikun, 4).

Yakın tarihte komünizm ve sosyalizm ile (ki bu ideolojiler, ateizmi tetikledi) insanlığın gündemine oturan batıl, insanların bu fikirlerle kan uyuşmazlığı yaşadığını görmüş olmalı ki bu ideolojilere alternatif olarak kapitalizme sarıldı. Her şeye rağmen bir eksik vardı, insanın bedenine hitap ederken insanda olan cevher (ruh) ihmal ediliyordu. 

Şimdi bütün bu problemi ortadan kaldıracak yeni bir isim, yeni bir inanış biçimi bulmak ve makul derecede kimseyi incitmeden toplumun gündemine sunmak gerekiyordu. Yaşadığımız zaman dilimde bu maskelerden biri, “deizm”dir.

Deizm, Ateizm gibi bir yaratıcının varlığını inkar etmez, komünizm gibi kutsalı ve bireysel hakları inkar etmez, darwinizm gibi evrim yoluyla var olduğunu kabul etmez ve bir yaratıcı tarafından bütün âlemin yaratıldığına inanır.

Ateizmle net bir çizgi ile ayrıldığı nokta, yaratıcıya inanıyor olması ki aslında deist düşünce, kendi arasında da farklı inanışlara sahiptir ama bu farklılıkları burada yazmak uzun olacaktır. Deizm bir yaratıcının varlığına inanır. Fakat yaratıcının yaratma eyleminden sonra kendi makamına çekildiğini ve hiçbir şekilde hiçbir olaya müdahil olmadığını; Peygamber, kitap, vahiy, kısacası insanla ve evrenle hiçbir iletişime girmediğini savunur. 

İnsanın, sahip olduğu akıl yoluyla ahlaki kurallara ulaşıp Allah’ı bilebileceğini, insanın kâmil olma durumuna akıl vasıtası ile varacağını öngörür ve insana, hiçbir ibadet yapmadan, hiçbir ilahi hududun olmadığı bir yaşam tarzı ve inanış biçimi sunar. 

İletişimin bu kadar hızlı olduğu bir çağda, etkileşim de haliyle aynı oranda hızlı olmaktadır. 

Batıl olan bütün ideoloji ve fikirler, bu kadar çok koldan ve değişik versiyonlarla yaşadığımız çağın bütün teknolojik olanaklarını ölümcül bir silah gibi kullanarak mücadelesini verirken, hakkın taraftarları ne yapmalı? Kendini, neslini ve insanlığı nasıl koruyup ebedi kurtuluşa ulaştırmalı. 

En başta da dediğimiz gibi, insanlık tarihinin başından beri iki taraf karşı karşıya, batıl ne kadar sınır tanımadı ise hak, her zaman kurallı ve kaideli bir duruş sergiledi. Zaten ne zaman ki insanlar kendinden aşağı varlıklar gibi davranmaya başladı, sömürü sistemleri kuruldu, hakkın hududu çiğnendi, insanın sahip olduğu akli ve fıtri değerleri hiçe sayıldı ise ilahi müdahale o zaman tecelli etmiştir. 

Evet, batıl, bütün yolları ve maskeleri kullanırken hakk, ilk vahiyden son gönderdiği vahye kadar aynı dille aynı değerleri savundu.

İnsan için “bilmek” paha biçilemez bir değerdir. Bir şeyin ne olduğunu bilmiyorsak ne olmadığını da bilemeyiz. Hiçbir fikrimizin olmadığı şeyin, dost mu düşman mı, iyi mi kötü mü, hak mı batıl mı olduğunu da bilemeyiz. Bu anlamda bilmek, duracağımız yerin en etkin eylemidir. 

Hayatı sorgulayan, düzenleri, sistemleri sorgulayan, insanlar, ülkeler ve ırklar arasındaki adaletsizlik ve zulmü gören her bir fert, sahip olduğu akıldan dolayı sorumludur ve insan olmanın gereği olarak duyarsız kalamaz. Bundan dolayı ilk önce “bilmek”, idrak etmek gerekir. Nasıl bir inanışa sahip olduğunu, hayatının neye göre şekillendiği, insanlık âlemindeki konumunun, yaşam tarzının dünyaya, tabiata ve diğer varlıklara ne kattığını ya da nasıl zarar verdiğini “bilmek” gibi bir eylemle farkındalık oluşturmak, her bir ferdi gerçek anlamda “ferd”e dönüştürür. 

Yaşadığımız çağda çoğu insan, ya direkt deist bir inanışa sahip ya da dolaylı olarak (deist olduğunu bilmeden hatta deizmi ya da ateizmi reddederek) bu inanışın öğretileri doğrultusunda hayat sürmekte. İnandığını, iman ettiğini söyler ama Allah’a, hayatının hiçbir alanında söz hakkı tanımaz. Ve yine hesap, mizan, ahiret, cennet, cehennem, helal, haram, ayet, hadis ve kısacası hiçbir ilahi kelam yokmuş gibi bir hayat yaşar. Aslında bu gibi anlayışlar, etkileşim halinde olduğu diğer insanlara örneklik teşkil eder ve onları batıla sürükler. 

Şimdi Ne mi Yapmalı?

Ey iman edenler! İman eden erkekler, kadınlar, delikanlılar, genç kızlar, yaşlılar ve çocuklar!

İnandığımız Allah, bizi yarattı ve başıboş bırakmadı, diyenler!

İnsan olarak yaratıldıysam bunun bir bedeli, ölçüsü ve nedeni var, diyenler! 

Ben, Allah’ın boyası ile renk aldım, diyenler ve Allahın ipine sımsıkı sarılanlar! 

Yaptığı her işin bir hesabının olduğuna ve zerrelerin hesabının sorulacağına inananlar!

Allah’ın müdahalesi ile, vahiyle yetişmiş, peygamberin ahlakı ile ahlaklanmış, fıtratını inkar etmemişler olarak örnekliğinize, şahitliğinize çok ihtiyaç var. 

Ey iman eden kadınlar, genç kızlar!

Tesettür nedir? Hayâ, kadına nasıl yakışır; kadının gerçek süsünün ve onu değerli kılan şeyin bedeninin olmadığını yeniden öğretin, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda.

Ey iman eden erkekler!

Evlerinizde, iş yerlerinizde, bulunduğunuz yerlerde, okullarda, pazarlarda, Müslüman kimdir? Hak-hukuk, adalet-doğruluk, tevazu-vakar, alacak-verecek iş ve işçi hukuku nasıl olmalı? Hayatımızın müdahili olan Allah, nasıl bir insan istiyor ve eğitiyor? Gösterin, hayatına Allah’ı dâhil etmeyenlere. 

Bugünün dünyasında meta, madde, çıkarcılık, bencillik ve bireysel mutluluk arayışında olan insanlar hâkimiyet kurmuş. 

Yeniden merhametin, paylaşmanın, adaletin, ahlakın, izzet ve şerefin insana nasıl yakıştığını gösterin. 

Tarihte, hakkın hâkim olduğu ve hakkın emrine teslim olmuş insanların nasıl bir medeniyet kurdukları, dünyaya neler kazandırdıkları oldukça aşikâr. Bütün bilim dallarında insanlığa neler kattıkları ortada. 

Allah’ı hayatlarına müdahil etmeyenlerin dünyasında, savaş, açlık, adaletsizlik, bozgunculuk, garibanın hakkına tecavüz ve bin bir hile hurda işler dönüyor. Kendi çıkarları ve kazançları için ekini ve nesli yok ederek küçük bir azınlığın mutluluğu için koca dünyayı sömürmek, kitleleri açlığa, sefalete ve ölüme terk etmek, bunu yaparken de (pişkin pişkin) sefalet içinde bıraktıkları ülkelere yardım adı altında fonlar oluşturup dernekler kurmak, Allah’ı hayatlarına müdahil etmeyenlerin tipolojisidir.

Hakk’ın taraftarlarının yaptıkları her amelin sonundaki kâr beklentisi, sadece ama sadece Allah’ın rızasına ulaşmaktır. Bu rızaya ulaşmak, Allah’ı hoşnut etmek, her Müslümanın yegâne hedefidir. Eğer bir gün Hakk’ın taraftarları, gerçek anlamda Allah’ı razı ederek bir mümin gibi O’nun ipine topluca ve sımsıkı sarılırsa işte hakkın batılı yerle bir ettiği gün, o gündür. 

“Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da (hak) onun (batılın) beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir…” (Enbiya, 18).

“İşte böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında, onların taptıkları ise şüphesiz batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür” (Hac, 62).

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur” (İsra, 81).

Erdal TUĞRUL

GRUBA KATIL