Filistin’deki Son Gelişmeler Üzerine
Arşiv Yazarlar

Filistin’deki Son Gelişmeler Üzerine

Filistin’de, 100 yılı aşkın süredir devam eden işgalin doğal bir neticesi olan ve 7 Ekim günü, Filistinli gruplarca başlatılan Aksa Tufanı Operasyonu’nun üzerinden yaklaşık bir ay geçti.

Söz konusu operasyon ve sonrasında yaşananlara ilişkin değerlendirilmede bulunmadan önce bu gerçeği, çok iyi idrak etmek gerekiyor. Zira halen birçok kişinin zihninde bazı soru işaretleri, şüphe ve yanılgılar olduğu görülebiliyor.

Bugün bölgede yaşananlara zemin hazırlayan şey, temel olarak, İngiliz askeri gücünün öncülüğündeki küresel sistemin, Siyonist hareketin ve sermaye odağının da desteğiyle, dünyanın farklı bölgelerinden yüz binlerce Yahudi’yi bölgeye taşımak suretiyle Filistin’in sosyolojik yapısıyla oynamasıydı. Filistin bölgesine yığılan yüz binlerce Siyonist, burada İngiliz askeri ve siyasi desteğiyle örgütlendi, milis gruplar ve çeşitli örgütlenmeler tesis etti. Hiçbir destekçisi bulunmayan, kuşatılmış haldeki Filistin halkına yönelik zulümlerde bulunmaya başladı. Siyonist örgütler, 1800’lü yılların sonlarından itibaren artırdıkları gücü, 1917’de Filistin’in İngilizlerce işgal edilmesinin ardından doruğa çıkardılar. Burada İsrail devletinin temelini atmak üzere katliamlara başladılar. Katliamlar, 1948 yılında İsrail’in kurulmasıyla etnik temizliğe dönüştü. 1960’lardan itibaren ABD tarafından yoğun olarak desteklenen İsrail, bölgedeki yerini baskı politikasıyla iyice sağlamlaştırdı.

Burada anlaşılması gereken iki nokta bulunuyor:

Bunların ilki, İsrail’in Filistin’deki Müslüman Araplara yönelik ihlal ve saldırılarının İsrail’deki herhangi bir hükümetle sınırlı olmadığı. Bugün her ne kadar tepki İsrail’de Binyamin Netanyahu öncülüğündeki aşırı sağcı hükümete yöneltilmiş olsa da İsrail’deki problem, İsrail’in bizatihi kendi varlığı. İsrail, kurulduğu 1948’den 1977’ye kadar sürekli olarak sol hükümetlerce yönetilmişti. Bu hükümetler, Müslümanlara yönelik baskı, katliam ve tehcir politikalarında sağcı Siyonistlerden geri kalmadı. Bu sebeple, tepkiyi İsrail devletinin kendisinden alıkoyup belirli bir hükümetle sınırlamak oldukça hatalı bir yaklaşımdır ki belirli kesimler, kasten böyle bir söylem geliştirmektedir.

İkinci nokta ise İsrail’in Filistin’deki cürümlerinin sigortasının kendisini destekleyen küresel sistem olduğu. Siyonist hareketin ilk hamisi, ilk destekçisi, İngiliz askeri gücü öncülüğündeki küresel sistemdi. 1800’lerin ortalarından İkinci Dünya Savaşı dönemine kadar ayakta kalan bu güç odağı, İsrail’in kurulmasını sağladı. İsrail, İngiliz öncülüğündeki bu sistemle beraber yürüyüşünü 1956 Süveyş Krizi’ne kadar sürdürdü. Bu krizin ardından Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız etkisi azalırken İsrail, kendisine küresel sistemin yeni askeri lideri olan ABD’yi müttefik edinmeye başlayacaktı. Bu ittifak, 1960’ların ardından güçlendi ve stratejik ortaklık seviyesine dek ilerledi. Bu durumda ABD siyasi yönetiminde, aynı zamanda sermaye ve medyasında Yahudi ve Siyonistlerin ağırlık sahibi olması da büyük rol oynadı. ABD, 1971’den bu yana İsrail’e resmi rakamlara göre 260 milyar dolardan fazla yardımda bulundu. Özetle şu an İsrail’in hayatiyetini sağlayan şey, ABD liderliğindeki küresel sistemdir.

Filistinli Grupların Askeri Hamlesi

Bu bağlamda, 7 Ekim’de başlatılan Aksa Tufanı Operasyonu’nu yeni bir saldırı olarak değil, zaten sürmekte olan bir savaşın bir safhası olarak algılamak gerekir. Yani tüm bu olaylar durup dururken gelişmemiş, bilakis İsrail’in sürekli hale getirdiği cürümlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

7 Ekim’e Giden Süreçte İsrail;

– Gazze Şeridi’ni 2007’den bu yana kuşatmakta ve bölge halkını ölüme mahkûm etmekteydi.

– Batı Şeria’da her gün gerçekleştirdiği baskınlarla onlarca Filistinliyi katletmekteydi.

– Doğrudan İsrail vatandaşı olan Araplara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmakta ve onları sistematik cinayetlerle sindirme siyaseti gütmekteydi.

Yine 7 Ekim öncesindeki siyasi düzlemde tüm bölge ülkeleri, İsrail ile normalleşme süreci içerisine girmişti. İsrail ile ekonomik ilişkiler zenginleştirilmiş, karşılıklı uçuşlar başlamış, liderler sıcak pozlar vermişti. ABD, bu vasattan yararlanarak İsrail’i İslam alemi içerisine tamamen entegre etmeye yönelik iktisadi planlarına hız vermişti. Muhtemelen Suudi Arabistan-İsrail ve Türkiye-İsrail ilişkilerinde atılması planlanan son adımlarla beraber İsrail, bölgeden ayrılması düşünülemez bir cüz haline getirilecekti. Böylece Filistin’de yaşayan yaklaşık 7 milyon Müslümanın maruz bırakıldığı katliamlar ihmal edilecek, yeni bir normal oluşturulacaktı. Filistin meselesi için ölüm ve Filistin halkı için yeni bir tehcir anlamına gelen bu süreç, 7 Ekim ile beraber en azından bir süreliğine sekteye uğratılmış oldu. Ancak kanaatimce bölge ülkelerinin liderlerine bu konuda itimat etmek güç. Bu liderlerin, bölgede çatışmalar durulduktan bir süre sonra İsrail ile yeniden normalleşmemesi için bir neden yok. İsrail cürümlerine geçen ay başlamadı, bilakis bir asırdır devam ediyor. Bu cürümlere rağmen İsrail’i bağrına basabilen liderler için 7 Ekim’in bir milat olacağını düşünmek, fazla iyi niyetli olacaktır.

Gazze’de Soykırım

İsrail ise 7 Ekim saldırısı sonrasında başta ABD olmak üzere küresel sistemin desteğini de arkasına alarak Gazze’de açık bir soykırım girişimine başladı.

Şimdiye kadar yaklaşık 10 bin Filistinliyi katleden İsrail, 1.5 milyonu aşkın Filistinliyi ise evlerini terk etmek zorunda bıraktı. Gerçekleştirilen katliamlar, vahşetin sınırlarını da aşarak iğrenç bir soykırım boyutuna ulaşmış durumda. Artık ceset olarak tanımlanamayacak şekilde parça parça olmuş yakınlarını yerden toplayan Gazze halkının görüntüleri, insana gerçeklik algısını sorgulatacak cinsten.

Açıkçası bu noktada İsrail’in vahşetini tanımlayabilecek kelime bulmakta zorlanıyorum. Yaşanan şeyi, bir savaş olarak tanımlamanın imkânsızlaştığı bir noktada bulunuyoruz. İsrail, artık şeytani bir katliam yapıyor. Bu katliamları gerçekleştiren kişilerin herhangi bir ilkesi, inancı, vicdanı olmadığı açık.

Bu katliam karşısında, birkaç ay önce İsrail ile normalleşmek için sıraya giren ülkelerin liderlerinin tepkileri de trajikomik bir seviyede kaldı. Ekran karşısına çıkan liderler, bölgede neler yaşandığını süslü laflarla tekrar tekrar ifade etmekle, dünyayı harekete geçmeye çağırmakla ve halklarının gözünü boyamakla yetindiler. Ürdün’den Mısır’a, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Katar’a varıncaya dek bu konuşmaları dinlediğimde tek bir ortak nokta ve tek bir alt metin olduğunu fark ettim. Hepsi, Gazze halkına şunu söylüyordu: Bizden bir adım beklemeyin, tek başınızasınız.

Evet, bunu söylemek, durumu net şekilde ifade edecektir. İslam dünyasında sürekli olarak orduları, uçakları, tankları, milyar dolarları ve imkânları ile gösteriş yapan ülkelerin gücü, İsrail’deki 7 milyon Yahudi’nin kuşattığı 7 milyon Müslümanı kurtarmaya yetmiyor. Tüm bu güç gösterilerinin aslında hiçbir anlamı da olmadığına şahitlik etmiş olduk.

Bundan sonra Gazze’de ne yaşanacağını kestirmek zor olsa da bölgenin tamamen İsrail’in ve küresel sistemin insafına bırakıldığını söylememiz gerekiyor. İsrail’in isteği, Gazze’yi kendisi için bir “tehdit” olmaktan çıkarmak, bölgedeki silahlı grupları tamamen saf dışı bırakmak. Ayrıca gerçekleştirdiği katliamlarla İslam âlemine “gözdağı” vermek: “Bana karşı savaşırsanız sonunuz böyle olur.”

Tüm bunlara rağmen şahsi kanaatim, İsrail’in ne yaparsa yapsın bölgede varlığını sürdüremeyecek bir pozisyonda bulunduğu. Zira İsrail’in yöneticileri sahip oldukları zihin yapısının ve perde gerisindeki itikatlarının bir neticesi olarak, bölgenin asli unsuru olan Müslümanlarla hiçbir zaman uzlaşamayacak kadar kan döktüler. Dökülen bu kan, İslam âleminde Fas’tan Endonezya’ya kadar yüz binlerce gencin “İsrail’i yok etme” şiarıyla yetişmesi sonucunu doğurdu. Bu, anlayanlar için çok şey ifade eder. İsrail, nasıl ortada hiçbir şey yokken “Büyük İsrail” idealiyle bir araya gelen Siyonist Yahudiler tarafından kurulduysa, bu soykırım devletini yok etme idealini benimseyerek bir araya gelen Müslümanlar tarafından da bertaraf edilecektir. Bu, er ya da geç yaşanacak olan şeydir.

Küresel sistemi ayakta tutan Amerikan sermayesi ve askeri gücü, İsrail’i koruyamaz hale geldiğinde, geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi kaçınılmazdır.

Halid ABDURRAHMAN

 

GRUBA KATIL