Filistin Direnişi ve Toprak Meselesi – II
Yazarlar

Filistin Direnişi ve Toprak Meselesi – II

Geçen sayımızda Yahudilerin Filistin’e göç etme ve toprak satın alma konusundaki çabaları üzerinde durmuştuk. II. Abdülhamit’in ise önce ülke içerisinde, Filistin dışında, başka bölgelere yerleşmelerine müsaade ettiği ancak Yahudilerin ısrarla Filistin’e yerleşmek ve toprak almak için çeşitli hileli yollara başvurmaları üzerine bundan da vazgeçerek Yahudilere toprak satılmasını yasaklamıştır. Ancak II. Abdülhamit’in bu tavrı, Yahudilerin Jön Türklerle birlikte hareket ederek Abdülhamit’in tahttan indirilmesine neden olmuştur. II. Abdülhamit’in bu yasağına rağmen Yahudilerin Filistin’e yerleşme ve yurt edinme yönelik ısrarlı çalışmalarını Siyonizm’in de kurucusu olan Theodor Herzl devam ettirmiştir.

Theodor Herzl’in Toprak Satın Alma Çabaları

Theodor Herzl, nabız yoklamak maksadıyla ilk kez Haziran 1896’da İstanbul’a gelmiştir. Herzl, Sultan II. Abdülhamît Han’dan, Filistin’in Yahudi göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudi idaresine sahip olmasına karşılık, Osmanlının Avrupa devletlerine olan borçlarını ödeme ve Avrupa basınında padişah lehine propaganda yapma tekliflerini sunmak için görüşme talebinde bulunmuştur. Ancak padişah ile görüşemeyip tekliflerini yakın adamı Polonyalı Philip Newlinsky vasıtasıyla yapmıştır.

Sultan II Abdülhamit Han ise bu tekliflere hiddetlenmiş ve şöyle cevap vermiştir: “Eğer Herzl, senin arkadaşın ise ona nasihat et, bu mevzuda bir adım daha atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim, bu toprakları savaşta kanlarını dökerek kazanmış, onu kanları ile verimli kılmıştır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımız ile sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmeyi düşünmemiş, muharebe meydanlarda canlarını vermişlerdir. Türk İmparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir, ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”[1]

Bu cevap üzerine Herzl, hayal kırıklığına uğrayarak ikamet ettiği Viyana’ya geri dönmüştür.

29-30 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde bir “Dünya Siyonist Kongresi” toplanarak Basel Programı denen ve Filistin’i bir “Yahudi Millî Yurdu” hâline getirmeyi ihtiva eden bir karar alınmıştır. Dünya Siyonist Kongresinin toplanmasını sağlayan Theodor Herzl, Filistin’i Yahudi millî yurdu hâline getirecek olan komitenin de başkanlığına getirilmiştir.

Meşru yollarla Sultan II. Abdülhamit Han’a isteklerini kabul ettiremeyeceklerini anlayan Yahudiler, kendi emellerinin gerçekleşmesi önünde, Sultan II. Abdülhamit Han’ı büyük bir mani olarak görmüşlerdir. Onun için de sultanı tahttan uzaklaştırmanın yolunu aramaya ve bu maksatla Jön Türk grubu içerisinde çalışmalara başlamışlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde büyük rolü bulunan Emmanuel Carasso, bu yolda en çok faaliyet gösterenlerden biri olmuştur.

Emmanuel Carasso, Siyonist bir heyetle 17 Eylül 1901’de Sultan II. Abdülhamit Han’ın huzuruna çıkarak Rusya’da zulüm gören Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmesi ve muhtar idareye sahip olmaları karşılığı olarak 20 milyon altın teklif etmiştir. Bu tekliflere sinirlenen Sultan II. Abdülhamit Han, heyeti huzurundan kovmuştur.[2]

Yahudiler ret cevabı alınca Sultan Abdülhamit Han’a karşı fiili tavır alarak sultanı tahttan indirme faaliyetlerini arttırmışlardır. Filistin’den toprak satın alıp yerleşmek için bu sefer bazı sanayi ve ziraat şirketleri kurarak, şirket için toprak satın aldıklarını basamak olarak gösterip büyük topraklar satın alma yoluna gitmişlerdir. Devlet idaresi, bunu fark edince Suriye ve Beyrut vilayetleri ile Kudüs sancağında bu çeşit şirketlerin kurulmasını yasaklamıştır.

Sultan II. Abdülhamit Han zamanında, Filistin’de yabancıların toprak alım ve satımına çok dikkat edilmiştir. Nablus sancağına tâbi Kefersaya köyünde arazi satın almış olan Fransa tebaasından Nersis Natanel’e, geçici senet verilmiştir. Çünkü yapılan incelemede, aldığı araziye Musevi iskân edeceği anlaşıldığından asıl senet verilmemiştir. Daha sonra da Nersis Natanel’in vekili, araziye ağaç ekme izni istemiştir. Müracaatı değerlendiren Meclis-i Vükelâ,[3] 21 Nisan 1908’de aldığı kararda, araziyi işleme açısından asıl senet ile geçici senet arasında bir fark olmadığını ve araziye ağaç ekebileceğini belirtmiş ama oraya, Yahudi göçmenlerin yerleştirilmesine kesinlikle müsaade edilmemesini istemiştir.

Reşat Paşa, Yahudi ve Hristiyanlara, Bâb-ı Ali’nin koyduğu sınırların üstünde inşa izni verdiği için, daha mutasarrıflığının[4] ilk yılı dolmadan vazifeden uzaklaştırılmıştır.

Osman Kâzım Bey, İngiliz-Filistin şirketi mukaddes topraklarda şubeler açıp mali muamelelere başlayınca mutasarrıflığın bazı hizmetlerini karşılamak için Siyonistlerden borç almaktan çekinmemişti. Sultan Abdülhamit Han, bu durumu öğrenince Osman Kâzım Bey’i Kudüs’ten alarak Halep’e tayin etmiştir.

1904 yılında Osman Kâzım Bey’in yerine tayin edilen Ahmet Reşit Bey de aynı şeyi yapmış, vilayetin vergi açığını kapatabilmek için İngiliz şirketinden borç alınca derhal vazifesinden alınmıştır. Kanun ve yasaklar, Sultan II. Abdülhamit Han tahtta olduğu müddetçe çok sıkı takip edilmiş ancak II. Meşrutiyet’in ilanındaki serbest durumdan faydalanan Yahudiler, faaliyetlerini iyice arttırmaya başlamışlardı.

Washington’daki Osmanlı büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte, “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar; hükumetimiz, Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir.” diyordu. Ali Ferruh Bey, aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasi bir mesele olduğunu, bu nedenle de maliye nezaretini ilgilendirmediğini söylemişti.[5]

  1. Abdülhamit, Siyonizm’e karşı sadece ülke sınırları içinde tedbir almamış, aynı zamanda uluslararası arenada da önleyici politikalar izlemiştir. Nitekim II. Abdülhamit, Amerika’da çok etkin olan Yahudi lobisini Siyonizm’den vazgeçirebilmek için, 1898’de Amerikalı Müslümanların lideri Muhammed Webb aracılığı ile Amerikan Yahudilerinin lideri Richard Gottheil’e ulaşmayı başarmış ve ona, ”Filistin’e Yahudi iskânı” emelinden vazgeçme çağrısı yapmıştır. Ayrıca Osmanlı devleti, özellikle de Amerika ve Rusya’daki dindar ve reformcu Yahudi gruplarla temas kurmuş ve onlara, Filistin’de bağımsız bir devlet kurulursa vatandaşı oldukları ve müreffeh yaşadıkları ABD ve Rusya gibi ülkelerde her şeylerine el konulacağını, kendilerinin hiçbir maddi imkânı olmayan Filistin’e sürüleceklerini anlatmıştır. ABD’de, Siyonist Federasyonunun üye kaybetmesi, bu girişimlerin etkili olduğunu göstermiştir.[6]
  2. Meşrutiyetin İlanı ve Yahudilere Serbestlik Verilmesi

İttihatçılar, II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Filistin’e Yahudi göçlerini yasaklayan Sultan II. Abdülhamit Han’ın bütün kararlarını kaldırmışlar ve padişaha ait hazine-i hassa topraklarını devletleştirmişlerdir. Meşrutiyet’in ilanından sonra Siyonistler, merkezi Yafa olmak üzere, bir Filistin ofisi açmışlar ve bu ofisin teşebbüsüyle Filistin Toprak Geliştirme şirketini kurmuşlardır. Bu şirketin başına getirilen Alman asıllı bir iktisatçı olan Dr. Ruppin, Filistin’e gelen göçmenleri koloniler kurarak istihdam etmiştir. Yahudiler, 1908-1914 yılları arasında satın aldıkları elli bin dönüm arazi üzerinde dokuz yeni çiftlik ve yerleşim merkezi kurmuşlardır. Ruppin, Yafa yakınlarında 139 haneden ve 1500 kişiden oluşan bir Yahudi şehri olan Tel-Aviv’in (İlkbahar Tepesi) temellerini atmıştır.[7]

  1. Meşrutiyet’le birlikte İttihat ve Terakki’nin, Sultan II. Abdülhamit Han’ın koyduğu kanunları kaldırması ile Filistin’e Yahudi göçleri hızlanmıştır. İttihatçılar, dört sene gibi bir zaman içinde koca devleti savaşların ve felaketlerin içerisine sürüklediklerinden, devletin bu göç ve toprak satışlarına mani olacak gücü de kalmamıştır. Buna rağmen hadisenin vahametini anlayıp Filistin’de ecnebilere toprak satışını yasakladılarsa da artık ipin ucu kaçmıştı. Yahudiler, 1908-1914 arasında 50 bin dönüm arazi satın alıp 10 tane koloni kurmuşlardır. 1913’te de hazine-i hassa arazilerini Rothschildler satın almıştı.

Osmanlı nüfus sayımlarına göre Filistin’de 1881’de 9500; 1896’da 12500; 1906’da 14200; 1914’te 31 bin Yahudi yaşamaktadır.[8]

Balfour Deklarasyonu ve 1918 İngilizlerin Filistin’i İşgali

“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak anılan sömürgeci Britanya yani İngiltere, 1917 yılında Balfour Deklerasyonunu yayınlayarak Yahudilere, Filistin’de ulusal yurt vadetmiştir. Kısa bir süre sonra Filistin’in içinde bulunduğu bölge, 1918 yılında İngilizler tarafından işgal edilmiştir. 25 Nisan 1920’de de Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) tarafından Filistin topraklarında, manda yönetiminin kurulma yetkisi İngiltere’ye verilmiştir. Böylece Filistin, 1918 yılı itibariyle -1948 yılına kadar- 30 yıl İngilizlerin işgali altında kalmıştır.

1918 yılına kadar ya da İngilizlerin 30 yıllık işgali süresinde, Filistinlilerin arazilerini iddia edildiği gibi gönüllü bir şekilde Yahudilere ve Siyonistlere sattığına dair iddialar, tamamen asılsızdır. Çünkü bu iddialara delil olabilecek hiçbir belge yoktur. Aksine tarihî belgeler açıkça göstermektedir ki Osmanlı döneminden başlayarak işgal süresince, Filistinli köylülerin arazileri; çeşitli baskı, borçlandırma, hile ve sahtecilik gibi yöntemlerle ellerinden alınmıştır. Bu süreçte, Filistin’de birtakım kesimlerin (rüşvet alan asker ve sivil bürokratlar), kişisel menfaatleri için Yahudilerle iş birliği yaptıkları da bir vakıadır. Ancak bu iş birliği, Filistin halkı tarafından asla tasvip edilmemiş hatta kınanmış ve dışlanmışlardır. Bunlar, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, sayıları yok denecek kadar az olan bir avuç menfaatperesttir.

Araziler, Genellikle Hristiyanlar Tarafından Satılmıştır

1930’lu yıllarda arazilerin çoğu, arazi sahiplerinden satın alınmıştır. Yahudilerin satın aldığı toprakların %52,6’sı Filistinli olmayan toprak sahiplerinden (1858 Arazi Kanunnamesi neticesinde toprak sahibi olmuş, toprakla doğrudan bağı olmayan ve şehirlerde yaşayan zengin Suriyeli ve Lübnanlı fertler); %24,6’sı Filistinli toprak sahiplerinden, %13,4’ü hükumetten, kiliselerden ve yabancı şirketlerden ve yalnızca %9,4’ü toprağı doğrudan işleyen çiftçilerden satın alınmıştır.

Columbia Üniversitesinden tarihçi Rashid Khalidi, toprakların büyük bir kısmının Lübnan ve Suriye asıllı Araplar tarafından satıldığını, Filistin kökenli mülk sahiplerinin Yahudilere satılan topraklar içindeki payının %5 ile %7 arasında olduğunu aktarmıştır.[9] Üstelik bu arazileri satan emlak sahipleri de Filistinli değil, yörede geniş arazileri ve çiftlikleri olan Lübnanlı Maruniler ile Suriyeli Ortodoks Hristiyanlardır.

Sözgelimi Beyrutlu Hristiyan Emil Sursoq, Siyonist İskâncılık Derneğine 2 bin 400 dönümlü arazi satınca dönemin Filistin gazeteleri kendisini kınamışlardı. Bu kesimdekiler, Arap ve Osmanlı yönetimindeki Bilad-i Şam (Şam Eyaleti) sınırları içinde yaşayan Osmanlı tebaası olduklarından, kanunlara göre o yöredeki herkese toprak satabiliyor veya toprak alımı yapabiliyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlı; Filistin, Lübnan ve Suriye’den çekilirken yukarıda bahsedilen Lübnanlı Maruniler ile Suriyeli Ortodoks Hristiyanlar, dolaylı-dolaysız yollarla farklı Yahudi kesimlerine Filistin topraklarını peyderpey satmışlardır. Öyle ki bundan 5-10 yıl öncesine kadar 10 kuruş eden araziler, şimdi Yahudiler tarafından 200-300 kuruşa ve bazen daha yüksek fiyata alınıp satılabilmektedir.[10]

İngiliz işgali döneminde Filistinliler, ekonomik cihetten zor vaziyete düşürülerek topraklarını satmaya mecbur edilmekteydi. Mesela hasat zamanı limana yanaşan buğday yüklü gemiler, buğday fiyatının düşmesine sebep oluyor; bu hadise ertesi sene de tekrarlanınca evvelce toprağını ipotek ettirmiş olan köylü, bu sefer toprağını satmak mecburiyetinde bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlılar zamanında fazla vergi vermemek için halk, arazisini kendi adına tescil ettirmez veya yüzölçümünü düşük göstermekteydi. İşte bu topraklar da satın alma yoluyla Yahudilerin eline geçmişti.[11]

Filistin’de direniş ve mücadelenin içinde olanlar, toprak satışına her zaman karşı çıkmış ve toprak satan ya da buna aracılık eden kişilere karşı sert tavır almışlardır. Bu konuda eski Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni’nin verdiği bilgiler, meselenin özünü ortaya koyacak niteliktedir. Emin el-Huseyni, konuyla ilgili bir soruya verdiği cevapta, Yahudilerin toprak satın almalarının tarihi hakkında özet bilgiler verdikten sonra şöyle diyor: “Görüldüğü gibi Yahudilerin söz konusu dönemde ele geçirdikleri arazilerin sekizde yedisi tamamen Filistinlilerle ilgisi olmayan yollardan onların eline geçmiştir. Bununla birlikte arazilerini gönüllü olarak satan veya bu işin simsarlığını yapanlar içinde, Filistin topraklarını terk ederek başka ülkelere iltica edenler dışında bir tek kişi, Filistin halkı tarafından cezalandırılmaktan kurtulamamıştır. Bunlardan bazılarının mal karşılığında affedildikleri yönündeki iddialar ise kesinlikle doğru değildir. Bu türden hiçbir gelişme olmamıştır. Bilakis tam aksi olmuştur. Bizim yıllık olarak düzenlediğimiz âlimler kongrelerinde ve dinî heyetler toplantılarında, arazilerini satanların veya bunun için simsarlık yapanların küfrüne hükmediliyor, mürtet olduklarına hükmediliyor, dolayısıyla kendileriyle tüm ilişkiler kesiliyor ve öldükleri zaman da Müslümanların kabristanlarına gömülmüyorlardı. Hatta Hristiyan Ortodoks din adamlarının bir kongresinde, buna benzer kararlar alınmıştır.”[12]

1918-1948 Manda Yönetimi

Bütün çabalara rağmen 1918’de Osmanlı hâkimiyeti sona erdiği sırada Filistin topraklarının ancak %1,5’u Yahudilerin eline geçmişti. Bu toprakların %93’ü ise Filistin’i terk etmek zorunda kalan Lübnanlı toprak sahiplerinden alınmıştı. Lübnan ile Filistin’in ayrılması sebebiyle bu aileler, topraklarını satmaya mecbur kalmışlardı. Bu devirde, Siyonist tehdidin Arap halkı tarafından bilinmesi veya ciddiye alınması beklenmez.

1918’de başlayan İngiliz himaye rejimi zamanında, yani 30 yıllık sürede Yahudiler, Filistin arazisinin ancak % 4,5’unu daha satın almışlardır. Bunların bir kısmı, İngilizlerin el koydukları miri araziden, yani devlet topraklarından Yahudilere satılmış veya bedelsiz verilmiştir. Bu toprakların bir kısmı da (%55,5) yine Filistin’e girmesi yasaklanan Lübnanlı toprak sahiplerince mecburen satılmıştır.

1935’te Arap âlimler, Yahudilere toprak satmanın caiz olmadığına ve Yahudilere toprak satan veya satılmasına vasıta olanların Müslüman mezarlığına gömülmeyeceğine dair fetvaları, halka ilan etmiştir. Ulema, buna dair geniş bir kampanya başlatmış ve her yerde halkı toplayarak buna dair söz almıştır. Ayrıca vakıflar, bazı köylerdeki arazileri, satılmasına mani olmak maksadıyla satın almıştır. Filistinli iktisatçı Ahmet Hilmi Paşa’nın idare ettiği bir fon, bu satın almaları finanse etmekteydi.

1948’te Siyonist rejim kur(dur)ulduğunda Filistinliler, topraklarının %94’ünü ellerinde tutuyordu. Harpten sonra Arap halkının %58’i topraklarını terk etmek zorunda bırakılmış ya da sürülmüştü. Manda hükumeti ise bu arazileri Yahudi köylülere dağıtmıştır. Netice itibariyle 1918’de Arap ve Yahudilerin elindeki toprak nispeti %98,5 – %1,5 iken 1948’te bu nispet %94 – %6 (veya %93’e %7) olmuştur ki mübalağa edilecek bir mesele olmadığı aşikârdır.

Yahudilerin Filistin topraklarında mülk edinmelerinin tarihine bir bakalım: Filistin toprakları, 28 milyon dönümdür. 1948’de İsrail işgal devleti kurulduğunda Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı, 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının %7’si. Yahudiler, bu 2 milyon dönümlük toprağın da 650 bin dönümünü Osmanlı devleti döneminde mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk Yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi’nin Kanuni’yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni, ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla 1917’de Filistin’in işgaline kadar ki süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.

300 bin dönümünü İngiliz işgalciler, onlara bağışlamışlardır. Şöyle ki İngilizler, Filistinlilere ağır arazi vergileri uyguluyor, bu vergileri ödeyemediklerinde de mülklerine el koyuyor ve sonra buraları, Yahudi göçmenlere peşkeş çekiyorlardı. 200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, Yahudilere göstermelik bir şekilde parayla satmışlardır. Bu şekilde satılan arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satış işlemi, sembolik paralarla gerçekleştirilmişti. 600 bin dönüm araziyi de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş bazı Arap toprak ağalarından satın almışlardır.

250 bin dönüm araziyi, Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı, Filistin topraklarının %0,9’una (binde 9’una) tekabül ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardı.[13]

Filistinlilerin arazilerini sattıkları iddiasını, bu halk aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışanların da itiraf ettikleri gibi arazilerini satanlar, Filistin topraklarını terk etmişlerdir. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere Filistin halkının oldukça basit bir kısmını teşkil eden bu insanların, ya aldıkları paralarla başka yerlerde mülk edinmek amacıyla ya da şiddetli tepkilerle karşılaşmaları sebebiyle Filistin topraklarını terk ettikleri bir gerçektir. Yani bugün, Filistin topraklarında yaşamaya devam edip de o toprakların İslami kimliğini savunanlar, her türlü zorluğa katlanarak  ölümü başlarının ucunda sürekli hissederek direnenler, toprak satanlar veya onların çocukları değildir. Bu durumda bu insanların başlarına gelenlerin, arazilerin Yahudilere satılmasından kaynaklanan ceza olduğunun iddia edilmesi, Allah’ın adaletine bir iftira olmaz mı?

1933’e kadar İngiliz işgalcilerin tüm teşviklerine rağmen, Filistin topraklarına yerleşen Yahudi sayısı, 150-200 bin civarındaydı. Bunların da epey bir kısmını Osmanlı döneminde yerleşmiş olanlar oluşturuyordu. Nazi tehdidinden dolayı Filistin’e göç eden Yahudilerle 1945’e kadar bu nüfus 800 bine çıkmıştı.

Siyonist oluşumlar, göçmen Yahudilerin gençlerini kullanarak çeşitli terör örgütleri kurmuşlardır. Bu terör örgütleri, sivillere yönelik akıl almaz katliamlar gerçekleştirmişlerdir. Bütün bu katliamların ve saldırıların amacı, Filistinlileri yıldırmak ve üzerlerinde bir tehdit gücü oluşturmaktı. Ancak yaptıkları bütün saldırılara rağmen bir Siyonist devlet kurulmadan önce Filistinlileri göçe zorlama konusunda başarılı olamamışlardır.

Siyonist devletin ortaya çıkması ise Siyonist terör örgütlerinin başarısıyla değil, dönemin emperyal güçlerinin yardımlarıyla ve Arap ülkelerindeki kukla yönetimlerin ihanetleriyle olmuştur. İşte bu ihanetin sonucunda, bir işgal devleti ortaya çıkmış ve Filistinlilerin göçe zorlanması, o devletin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Yahudilerin geniş mülkler edinmeleri, büyük arazilere el koymaları, bundan sonradır.[14]

Toprak Sattılar İftirasının Nedenleri

Siyonistlerin söz konusu iddiaları ortaya atmalarının temel amacı, Müslüman halkların Filistin davasına ilgilerini zayıflatmak ve Filistin halkının mağduriyetine bigâne kalmalarına sebep olmaktır. Ne yazık ki bu konuda amaçlarını, İslam dünyası genelinde kısmen, Türkiye’de ise büyük ölçüde gerçekleştirdiklerini de görüyoruz. Çünkü Filistin davasına ilgisiz kalanlar, genellikle “toprak sattılar” iddiasını  gerekçe gösteriyorlar.

Filistin halkı, İsrail işgal devletinin ve onun arkasında duran emperyalist güçlerin bütün entrikalarına rağmen, vatana dönüş haklarından vazgeçmedi ve vazgeçmeyeceklerini ısrarla da söylüyorlar. Topraklarını satmış olsalardı böyle bir haktan söz etmeleri bile mümkün olmazdı. Topraklarına sahip çıkma hassasiyeti taşımasalardı mülteci kamplarında beklemek yerine Siyonizm’e destek veren uluslararası güçlerin sunduğu imkânlardan yararlanarak bir yerlere yerleşmeyi tercih ederlerdi. Onları göçe zorlayan şey, vatanları konusunda duyarsız olmaları değil, Müslümanların kendilerini yalnız bırakmaları ve İslam coğrafyasında ortaya çıkan kukla yönetimlerin, işgalcilerin arkasında duran emperyalistlerle iş birliği yapmalarıdır. Zaten her savaşta, bu tür toplu göç olayları olur. Çünkü kalabalık kitlelerin bütün fertleri, savaşma gücüne sahip değildir.[15]

Ali KAÇAR

[1] Doç. Dr. Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Akçağ Yayınları, 1973, Ankara, s. 108-109

[2] https://gercekabdulhamidhan.blogspot.com/2013/07/sultan-abdulhamid-hann-filistinde.html; Ayrıca bkz; Süleyman Kocabaş, Siyonizm ve Türkiye, Yakın Plan Yayınları, 4. bsk. Ocak 2018, İstanbul, s.192

[3] Meclis-i Vükelâ, başvekilin veya sadrazamın başkanlığında toplanıp önemli devlet işlerini görüşür ve icra işlerinde nezâretler arasında koordinasyonu sağlardı. Günümüz deyimiyle bakanlar kurulu.

[4] Mutasarrıf: Tanzimat’tan sonra bir sancağın (liva) en büyük mülkî amirine verilen unvan. Osmanlı Devletinde ülke; vilayet, sancak, kaza, nahiye olmak üzere idarî birimlere ayrılmıştı. “Vilayet”in başında “vali”, “sancak”ta “mutasarrıf”, “kaza”da “kaymakam”, “nahiye”de ise “nahiye müdürü” bulunuyordu. Mutasarrıfın rütbesi, kaymakamdan büyük, validen küçüktü. Bu yönetim şekli, Cumhuriyet’ten sonra kaldırıldı.

[5] https://www.dogrulus.com/yazi/915/TARIHIN-ARA-SOKAKLARI/FILISTINI-KIM-SATTI.html

[6] https://www.dogrulus.com/yazi/915/TARIHIN-ARA-SOKAKLARI/FILISTINI-KIM-SATTI.html Süleyman Kocabaş, age. s.142; ayrıca bkz; M Kemal Öke, age. s. 69 vd.

[7] https://turkpover.wordpress.com/2014/11/11/sultan-ii-abdulhamid-han/

[8] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin görüşleri için bkz; https://serbestiyet.com/haberler/tartisma-israil-filistinlilerin-sattigi-topraklarla-mi-kuruldu-145439/

[9] https://serbestiyet.com/haberler/tartisma-israil-filistinlilerin-sattigi-topraklarla-mi-kuruldu-145439/

[10] Bulut, agm.

[11] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin görüşleri için bkz; https://serbestiyet.com/haberler/tartisma-israil-filistinlilerin-sattigi-topraklarla-mi-kuruldu-145439/

[12] Ahmet Varol, Filistin Hakkında Yanılgılar, Beka Yayınları, Kasım 2009, İstanbul s. 70-71

[13] Varol, age. s. 61-62

[14] Varol, age. s. 68-69

[15] Varol, age. s. 67

GRUBA KATIL