Dünyevileşmek; yaşantımızda dini inanç ve değerlerin günlük hayatın dışına itilmesi veya enerjimizin tamamını dünyevi menfaatlere harcamamız, dünyevi hedeflerimizin hayatımızda öncelikli hale gelmesidir.
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek, insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar, dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek yerin güzeli, Allah katındadır” (Ali İmran, 14). Ayetten anlaşılacağı gibi Rabbimiz, fıtraten bizleri dünya nimetlerine meyilli olarak yaratmıştır. Fıtraten dünya nimetlerine meyilli olmamız, dünyevileşmemize mazeret olamaz. Rabbimiz, bizlere ayetleri ile uyarılar göndermiş, dünya hayatının geçiciliğini bildirmiş, ahiret ile uyarmış, bizlere akıl vermiş, kalıcı mekânın ahiret olduğunu, yine ayetleri ile bildirmiştir: “Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (Kasas, 60).
Sözümün burasında, oryantalizmin çıkış sebebi, amaçları, hedefleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapacağım.
1. Oryantalizmin Felsefesi: Tanırsan Yönetirsin
Oryantalizmin ortaya çıkışı, 700 yıl öncesine dayanır. Çıkış sebebi, İslam’ı kendilerine tehdit olarak görmeleridir. Eyüp el-Ensari (ra), 669 yılında (1350 yıl önce) Konstantiniye (İstanbul) kuşatmasına katılmış, hastalanarak vefat etmiştir. Selahaddin Eyyübi, 1187 yılında (836 yıl önce) Kudüs’ü fethetmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, 1529 yılında (494 yıl önce) 1. Viyana kuşatmasını yapmıştır. 4. Mehmet, 1683 yılında 2. Viyana kuşatmasını yapmıştır.
Avrupalılar, İslam korkusundan, İslam’ı araştırmaya başlamışlardır. Araştırmalarının amacı, hayır için değildir; İslam’ın açık tarafını, yumuşak karnını bulmak amacını taşımaktadır. Oryantalizmin felsefesi, tanırsan yönetirsin. İslam tehlikesinden emin olabilmek için, doğu (Orient) ilimlerini (inanç, töre, kültür, dil) öğrenme yoluna gitmişlerdir. Bu konuda âlim, hoca, molla, hafız kılığında aramıza girip kültürümüzü incelemişler; neye kızarız, neye üzülürüz, neye ağlarız, İslam’a ne kadar bağlıyız, sosyologları bizi çözmüşler. Kitaplarımızı, Batı dillerine çevirip araştırmacıların incelemelerine açmışlar. Bütün bunları, İslam korkusundan yapmışlar.
Kapitalistler, inançları para kazanmak olduğu için bu uğurda sosyologları ve başkalarını kendilerine hizmet etmek için kullanmışlardır. Para kazanmak için kimlerin hizmet etmesi gerekiyorsa bulmuşlardır.
Kapitalistler, inançlarının gereğini yerine getirmektedirler; bu konuda işlerini de iyi yapmaktadırlar. İşlerini iyi yapmayanlar, bizleriz yani Müslümanlar! Rüzgârın önündeki yaprak gibi, bir o yana bir bu yana toplum mühendislerinin planları çerçevesinde, onların istediği tarafa savrulup duruyoruz.
Toplum mühendislerinin; bizleri şekillendirme, biçimleme, düşünce tarzımızda değişim yapma gibi konularda isteklerine sorunsuzca tabi oluyoruz. Onların, plan ve projeleri var. Bizlerin, tezi geçelim, anti tezimiz bile yok. Oysa Müslüman, edilgen değil, etken olmalı değil mi idi?
Ali Şeriati, “Medeniyet ve Modernizm” kitabında bir anısını naklediyor: Fransa’da doktora yaparken (1960), son sınıfa geldiğimde aldığım bursların baskısı altında eziliyordum. Sonunda çalışmaya karar verdim. Bir sosyolog olarak iş arıyorum. Gazete ilanlarına bakıyorum. Bir yerde, sosyolog arayan bir ilan gördüm. Gittim ve beni bir salona aldılar. Bir de ne göreyim; iki sene önce doktorada hocam, emekli olmuş bir profesör sosyolog. Beni karşısına aldı, biraz sohbetten sonra “Hocam, biz sosyologuz. Bunlar ise fabrikatör. Biz bunlara nasıl hizmet verebiliriz ki, dedim.” “Olur, mu” dedi, “Asıl bizim onlara verebileceğimiz önemli hizmetler var. Biz yıllardır bunlara hizmet sunuyoruz.”
Onun bu sözleri kafamı karıştırdı. Ben, tekrar “Hocam, bunlara nasıl bir hizmet sunabiliriz ki? Bunlar, araba, makine üretiyor; bizler ise sosyologuz, toplum ile ilgileniyoruz.” dediğimde “Otur, sana bir hadise anlatacağım” dedi ve anlatmaya başladı: “Avrupa, kendi ihtiyacını karşılamak üzere araba üretti. İhtiyaç fazlası araç yığını oluşunca bu arabaları ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ve sonra bu arabaları başka toplumlara satmaya karar verdiler. Sonunda birkaç sosyologu Afrika’ya gönderdiler. Bu sosyologlar, o toplumları inceleyip araştırdılar. Yapısını çözdüler ve bir raporla geri döndüler.” Bu toplumlarda kabile reisleri var. Kabile reisleri birbirlerini kıskanırlar ve birbiriyle rekabet içindedirler. Bunların farklı zevkleri var. Mesela kabile reisinin en büyük zevki, o toplumun en iyi atına sahip olmaktır. Her sabah atına biner, sekiz on kilometrelik bir alanda çıkar gezer. “Ben varım” der. O, bir üstünlük göstergesidir. Sonra geri döner. Bu kabile reisleri değerli taşlara sahiptir.
“Bizim, buraya araba satmamız zor ama eğer bunların zevklerini değiştirebilirsek araba satabiliriz.” dediler. Bunun üzerine bir proje üretildi ve proje gereği değerli taşlarla, mücevherlerle süslü özel bir araba ürettiler. Belirli bir kabile reisi seçildi ve bu araba ona hediye edildi. Ardından arabanın üzerinde gideceği bir yol lazım. Ona sekiz km.lik bir yol yapılır. Bu arabayı sürecek bir şoföre ihtiyaç var. Kabile reisine Avrupa’dan özel bir şoför tayin edilir. Bu arabanın benzine ihtiyacı olacaktır. Oraya bir benzin istasyonu kuruldu. Oraya iki hanım konuldu. Bu hanımlar, Avrupa’daki özel süs ve makyajlarıyla oraya yerleştiler. Şoför, her gün kabile reisini alıyor, sekiz km.lik yolda şöyle bir gezdiriyor. Bu da kabile reisi için büyük bir zevk ve gösteriş oluyor.
Arkasından bunu gören diğer kabile Reisleri de araba istemeye başladılar. Mücevherlerle süslü araba istediler. Bunun için değerli taş vermesi lazım. Onlar, değerli taş verdi, Avrupalılar araba yaptı. Onlar, değerli taş verdiler, yollar yapıldı. Onlar, değerli taş verdiler, benzin istasyonu yaptılar. Değerli taş verdiler, güzel hanımlar gördüler. Böylece bütün kabile reisleri araba almaya başladı ve kabile reislerinin zevkleri değişmeye başladı.”
Batı, sosyologları ile, toplum mühendisleri ile bizleri araştırıp zevklerimizi, töremizi, nelere kızıp, nelere güldüğümüzü, nelere tepki verdiğimizi araştırıp, bizim üzerimizde projeler uyguluyorlar. Bizler de çaresizce projelerini hayata geçirmelerini izlemekle meşgul oluyoruz.
Batı, bizlere bir araba ile gelmiyor, kurumsal bir yapı ile geliyorlar. Araba, yollar, benzinlik, bakımlı kadın, süslü eşyalar, kozmetik, “onda var bende neden olmasın”, Batı’ya yedek parça ve yakıt bağımlılığı… Batı’nın kültür ve gelenekleri, yaşam tarzı, alışkanlıkları, zevkleri, giyimleri ile geliyorlar. Batı projeleri ile gelip, zevklerimizi, giyimlerimizi, yaşam tarzımızı değiştiriyorlar. Bugün bizlerin ve çocuklarımızın coni’den, hans’dan ne farkı var?
2. Rabbimiz, Rahman ve Rahimdir
Bakara 163. ayette “İlahınız, tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O, rahmandır, rahimdir” buyrulmaktadır. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, neden bize Maraş depremi gibi bir acıyı yaşatır? 50 bin canı neden vefat ettirir? Peşine, Urfa ve Adıyaman’a, neden sel felaketi verir? Bunun bir sebebi olmalı? Rabbimizin gazabını çekecek ne yapmış olabiliriz?
Hazreti Ömer (ra) şöyle anlatır: Bir defasında Resulullah’a (sav), esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın, büyük bir endişe ile kaybettiği çocuğunu arıyor. Esirler arasında çocuğunu bulduğu vakit, onu alıyor, göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Resulullah (sav), bize, “Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. “Hayır, vallahi asla atamaz” dedik. Nebi-i Ekrem efendimiz: “İşte Allah Teâlâ, kullarına bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir” buyurdu (Buhari, Edep 18; Müslim, Tövbe 22).
Bir sürü yetim, dul, sakat, evsiz ve işsiz kimse kaldı. Allah Resulü’nün (sav) bahsettiği, Allah (cc) şefkati, merhameti bizlere uğramadı da neden bizlere gazap olarak uğradı? Allah Resulü mü (sav) yanlış söyledi? Hâşâ! Yoksa hadis ravileri mi yanlış aktardı? Yoksa biz, bir yerlerde yanlışa mı saptık? Tıpta hastalık ne kadar büyükse, tedavisi de o kadar zahmetli ve sancılıdır. Kanser, ne kadar ilerlemiş ise tedavisi de zehir içme (kemoterapi), cerrahi müdahale, atom (radyasyon) alma ve benzeri tedavilerle devam eder. Peki, doktorlar bu kadar meşakkati hastaya neden uygularlar? Hastaya garezleri mi vardır? Neden zehir verip kesip biçerler? Hastada kurtulma ümidi varsa doktorlar hastanın canını yakarlar, görünüşte ona zulmederler. Bu yaptıkları, hastayı kurtarmak içindir. Onu sağlığına kavuşturmak içindir. Amaçları, hastaya eziyet etmek değildir. Eğer doktorumuz bizlere; “dilediğince ye, iç, gönlünce gez”, diyorsa işte o zaman vay halimize! Bizden ümit kesilmiş demektir.
Rabbimiz, bizlere, böyle büyük acılar yaşatıyorsa bu hastalığımızın büyüklüğü sebebiyledir. Böylesine büyük bir hastalığın, pansuman tedavilerle iyileşmesi mümkün olmazdı. Büyük cerrahi müdahale zaruret haline gelmiş demektir. Rabbim, bizlere cerrahi müdahale yapıyorsa “acaba nerede hastalığımız var” diye düşünmeliyiz. Veya “kanser nerelerimize sirayet etmiş” diye düşünmeliyiz. Neremize sirayet etmemiş ki! Deprem öncesi konuştuklarımızı hatırlarsak, emeklilikte yaşa takılanlar, asgari ücret, zamlar, hayat pahalılığı, ev fiyatları, sıfır araç bulamama, seçimler, yemek programları, moda, kim kimin eşi, kim öldürdü programları, hepsi dünyalık; ne de çok dünyevileşmişiz farkında olmadan.
Böyle bir dünyevileşmenin sonucunda Rabbimiz, bizleri, kendi halimize bıraksa idi, Müslümanların akıbeti nasıl olurdu? Cennetlik mi olurduk yoksa cehennemlik mi olurduk? Rabbim, Furkan suresi 17-18. ayetlerde, ahirette müşriklere, dünyada tapmış oldukları putlara hitaben, “Onları, siz mi sapıklığa düşürdünüz? Yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” diye sorar. Onlar, “Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Sen, bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular” diyecekler.
Dünya nimetleri; bizleri şımarttı, azgınlaştırdı, yoldan çıkarttı, dünyalıklara meylimiz arttı. Sapıklıklar, bizleri çevrelemeye başladı. “And olsun ki, sizi yerde yerleştirdik ve size orada geçim vasıtaları meydana getirdik, siz ise pek az şükredersiniz” (Araf, 10). Rabbimiz, gidişatımıza müdahale etmeseydi de cehenneme gitseydik; bu durum, Rabbimizin Rahman ve Rahim sıfatına uymaz idi. Rabbim, bizden hala ümidini kesmemiştir. Hala bizleri kurtarmak ümidiyle cerrahi müdahalelere girişmektedir, canımızı yakmaktadır. Rabbimiz, cehenneme, ateşe düşme ihtimalimizden dolayı bizleri kurtarmaya çalışmaktadır.
3. Mülkün Sahibi Rabbimizdir
“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz.” (Buhari, Rikak 10; Müslim, zekât 116-119). Hadisin başka rivayetlerinde; iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister, “gözünü” yerine “karnını” ifadesi olarak da geçmektedir. Hadiste anlatılmak istenen, insanoğlunun mal ve dünyalığa olan düşkünlüğüdür. Fıtraten düşkünlüğümüz olsa da imanımız ve aklımız, bunların geçici olduğunu bizlere bildirmektedir. Ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, dünyalıklarımızı burada bırakıp gideceğimiz, hepimizin malumudur.
Ömrümüzü verip biriktirdiğimiz mal-mülk, sadece altmış beş saniyelik bir silkeleme ile yerle bir oluveriyor. Dün, zengin veya milyarder diye adlandırdığımız kimseler, bir silkeleme ile sıcak çorbaya muhtaç hale gelebiliyor. Rabbim, uyanmamız için zaman zaman bizleri silkeliyor, üstümüze yığılan dünyalık tozları silkeliyor ki üzerimizden atılsın, kirlerimizden kurtulalım. İnşallah, yeryüzü hareketlerinden ders alan kullarından oluruz.
“Kendisini müstağni gördüğünden” (Alak, 7) ayeti, mealen insanoğlunun kendini yeterli gördüğünden, kimseye ihtiyacı olmadığından, kendini ihtiyaçtan uzak gördüğünden bahseder. Günümüzde insanoğlu, malına-mülküne bakıp gururlanır, kibirlenir, “malımın gücü ile açlık rızık endişesi taşımam” diye düşünür. Bilinmelidir ki mülkün sahibi, Rabbimdir. Belli aralıklarla da bizlere hatırlatmaktadır. Maraş depremi ile bizlere, mülkün sahibinin kendisi olduğunu hatırlattı: “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğunu görmediler mi? Onlar, güçleri ve yeryüzünde bıraktıkları eserler itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Böyleyken Allah, onları, günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı; kendilerini Allah’a karşı koruyan da olmadı” (Mümin, 21). Rabbim, akıbetimizi, geçmiş ümmetlerin akıbetine benzetmesin, musibetlerden ders alan kullarından kılsın.
Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Onlar, yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden önce yaşamış toplumların akıbetlerinin nasıl olduğuna ibretle bakmazlar mı? Oysa onlar, bunlardan daha güçlü kuvvetli idiler. Ama ne göklerde ve ne de yerde Allah’ın elinden kaçıp kurtulabilecek hiçbir şey yoktur” (Fatır, 44). Dün, milyarder olan müteahhitler, gıpta ile bakılanlar, bugün hapishanelere ya da mahkeme koridorlarına gitmektedirler. Dün, “çok güzel evi var” dediklerimizi, bugün bir tas çorba kuyruğunda görebiliriz. Dün, fayansları, kalebodurları ile gururlananlar; bugün evleri, kendilerinin Azrail’i olmuş, ailenin bir kaçını ya da tamamını dünyadan koparmıştır. Dünyevilik mallar, bizim geçici yoldaşlarımızdır; bu yoldaşlığımız, bazen bizlere zarar olarak dönmektedir. Çok sevdiğimiz evlerimiz, bizlere kabir olabilir, ailemizin cellâdı olabilirler. İnsanoğlu olarak dünya nimetlerine güvenmemeliyiz. Onların yoldaşlığı, bizler musallaya gidene kadardır.
4. Başınıza Gelen Musibet, Kendi Ellerinizle Kazandıklarınızdandır
Değer verdiğimiz dünyalıklar, gelip geçici metalardır. Rabbim, bunu, bizlere 1999’da Gölcük’te, şimdi de Maraş depremi ile göstermektedir. “Tarih, tekerrürden ibarettir” bir atasözüdür. Benzer bir sözü de Mehmed Akif Ersoy söylemiştir: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Elbette ibret almıyoruz, aynı hataları tekrar edip Akif’i haklı çıkarmaya devam ediyoruz. 24 yıl önce aynı acıyı yaşamamıza rağmen eski binalar kentsel dönüşümle yenilenmemiş. Yeni yapılar, hala çökmeye devam ediyor. Müteahhitler, belediyeler ve yapı denetimciler, 24 yılda dünyalık menfaatlerine tekrar meyletmişler. Eksik yapı malzemeleri ve denetim eksikliği ile binlerce canımızın aramızdan ayrılmasına vesile oldular. Gölcük’ten ibret alsaydık bugün bu yaşanılanların cüz-i acısı ile canımız yanardı. Böylesi vahim bir tablo ile yüz yüze gelmezdik!
Türkiye, Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü olmasından dolayı fay kırılmaları yoğunlukta yaşanmaktadır. Deprem, bu toprakların bir gerçeği; fakat bizden daha fazla bu gerçekle yüz yüze olan Japonya’da, bu tür vahim tablolar görülmemektedir. Japonlar, depremi engelleyemeseler de tedbirlerini almaktadırlar. Rabbimiz, bir ayetinde: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah, yine de çoğunu affeder” (Şura, 30) buyurmaktadır. Kahramanmaraş depreminde kaybettiğimiz canların sorumluları, şimdi vicdan azabı çekiyorlar mıdır? Çekmeliler. Bunun vebalini bu dünyada olmasa da ahirette hesabını verecekler. Geçici dünyalık için ahiretlerini mahvettiler: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, başına gelen her fenalık ise senin kendi nefsindendir” (Nisa, 79).
Hepimizin bildiği bir atasözü var: “Bir musibet, bin nasihatten iyidir.” Musibeti arzu etmeyiz elbette. Ama bu musibet, bizlere, dünya malının geçiciliğini en acı şekilde göstermiştir. Gururlandığımız, kibirlendiğimiz malımızın, evlatlarımızın, altmış beş saniyeden ibaret olduğunu bizlere göstermiştir. Rabbim, deprem, sel felaketi ve benzeri acıları bir daha yaşatmasın. Rabbim, ibret alan kullarından kılsın.
Cefai DEMİREL

Follow