Beytu El- Atik
Arşiv Yazarlar

Beytu El- Atik

Atik kelimesi sözlükte “güzel, soylu, hür, şerefli, eski” manalarına gelmekte ve Kur’an-ı Kerîm’de Kâbe anlamında kullanılan “el-Beyt”in sıfatı olarak geçmektedir (el-Hac 22/29, 33). Bir hadîs-i şerifte ifade edildiği üzere, Kâbe zorbaların zulmünden kurtarıldığı için (Tirmizî, “Tefsîr”, 23) Hasan-ı Basri’den gelen rivayete göre yeryüzünde kurulan mâbedlerin en eskisi olduğu için (Âl-i İmrân 3/96), Saîd b. Cübeyr’e göre ise şerefi ve yüksek itibarı sebebiyle “el-Beytü’l-atîk” diye anılmıştır.
Kâbe’yi yıkmak maksadıyla Mekke’ye kadar gelen ve Ashâb-ı- fil diye bilinen Ebrehe ordusundan zarar görmeyip korunması, tarih boyunca hiç kimsenin hükmü altına girmemesi de ona bu sıfatı kazandırmıştır.
Belde; Mübarek. Âdem (Aleyhisselam) dan başlayan İbrahim (Aleyhisselam) ile kıymetlenen ve İsmail (Aleyhisselam) ile kutsallaşan muhterem. Beldeleri önemli ya da önemsiz kılan içerinde oluşmuş, gelişmiş ve sonuçlanmış olan icraatlardır. Mekke ‘nin önemi de Rabbimizin takdiriyle içerisinde vuku bulmuş olaylarladır. O olaylara bağlı olarak belde o günden kıyamete kadar sürecek bir ihtiram üzere iken bugün Lut gölünün altında helak edilmiş olarak yerini alan lanetlenmiş bir kavim ve bir belde, oda ismini vuku bulmuş olaydan almıştır. Aynen “ASRI-SAADET” gibi o asırda, içindeki insanlara göre isimlendirilmiş. (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun)
Mekke halkı 570-571 yıllarında daha Efendimiz (Aleyhisselam)’ın doğumuna elli gün kala yaşadığı büyük meşhur ”FİL” olayına binaen Araplar içerisinde kendi ırklarından daha üst bir statüye ulaşmıştı. Kureyş’ten olmak ayrıcalıktı çünkü Allah onları ordusu yenilmez Ebrehe’nin ordusundan ve fillerinden kurtarmış Ebrehe’yi ve ordusunu helak etmişti. Bu çok önemli bir ayrıcalıktı öyle ki soyguncular için çöllerde yakalanan bir arabın sigortasıydı Kureyş ten olmak.
Bu ayrıcalıkta o kavmin içerisinde Allah’ın emrine karşı gelenleri korumadı Allah’ın elinden. Ayrıcalık, Allah’ın emrine bağlanmaktı insanların hür iradeleriyle seçimleriydi. Bu ne kavimde ne beldede ne ırkta idi. Korunmamız Âlemlerin Rabbine ve onun seçip gönderdiği Resulüne ittibada idi buna da “İMAN” dedi Rabbimiz.
Evet, bu belde böyle bir imtihana daha tabii tutulmuştu aynen annemiz Hacer (Radiyallahu anha )’nın tevekkülünün çağlar üstü anılması ve hac ve umre ibadetlerinin menasiklerinden, vaciplerinden biri olarak yerini alarak onun evladına su arayışını sembolize etmesinin yankısı gibi.
Bu beldede kıyamete kadar hak ve batılın tevhid ve şirkin son ümmet olan Muhammed ümmetinin hayat programının eliyle belirlendiği o beldenin evladı MUHAMMED (sav)‘in beldesi olacaktı. .
Subhanallah Rabbimiz;
“Allah abes iş görmez” o yüzden her şey takdir edildiği üzeredir.
Peygamberimiz, Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e Allah’ın emriyle nübüvvet görevi o beldede verilmeden önce “Emin” denilen şahsiyet yalanlanıyor kovuluyor ve ona tabi olan müntesipleri bin bir türlü işkenceden geçiriliyordu. Bu zorlu yolculukta Rasulullah Efendimiz ashabına önce tevhidi imanı öğretiyor onları küfürden şirkten temizliyor itikadi bir güce ulaştırıyordu.
Cündüb b. Abdillah (radıyallahu anh) şöyle anlatır:
“Bizler ergenlik çağında iken üç-beş genç olarak Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber bulunduk. Biz, Kur’an’ı öğrenmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’an’ı öğrendik. Bu sayede de imanımız arttı.” (İbni Mace Hadis No.61-Hadis Sahihtir)
Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahu anh) de şöyle der:
“Uzun bir ömür sürdüm. Bizim her birimize Kur’an’dan önce iman veriliyordu. Sonra öyle insanlar gördüm ki, onlara imandan önce Kur’an veriliyor, o da Fatiha’dan sonuna kadar onu okuyor, ama ne emrettiğini, neleri yasakladığını ve nelerin bellenmesi gerektiğini bilmiyor.”(Hadislerle Müslümanlık/Muhammed Yusuf Kandehlevi 3/512)
Bu rivayetlerden anladığımıza göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), etrafındaki insanlara öncelikle akideyi, imanı ve ona ilişkin meseleleri anlatıyor ve öğretiyordu. Bu gün birilerinin yaptığı gibi daha tevhitten haberi olmayan, şirk ve küfür nedir bilmeyen insanların eline bir Kur’an (Türkçe meal) tutuşturmuyordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in onlara yaptığı ilk şey akideyi ve tevhidi anlatmak ve öncelikle bu noktadaki eksiklikleri gidermekti.
Bu hakikati bilen bir insanın artık her şeyden önce tevhidi, imanı, akideyi ve bunları bozup insanı ebedî bir cehennemle yüz yüze bırakan şirki, küfrü öğrenmesi gerekir.
Eğer bunları etraflıca öğrenmeden Kur’an okumaya (anlamaya) kalkarsa o zaman –Allah korusun– bir takım hatalara düşmekten kendisini kurtaramaz.
Hidayet gözüyle bakınca buradaki tehlikeyi yaşadığımız hayatta çok açık görüyoruz ne dir o? İslam itikadını tam anlamamış onunla temizlenmemiş bir insan Kuranı okuduğunda oluşmamış itikadına göre Kuranı anlayacaktır ki bu çok büyük bir yanılgıdır eğer imanlar safileşmemiş olsaydı Mekke’de işkence döneminde imanların haykırılıp safların netleştiği o günde kim dayanabilirdi ki bu zulme işkenceye.
Asrısaadete baktığımızda okadar çok yaşanmış bedel ödenmiş hayat görürüz ki. Her biri birbirinden nadide. Meşhur olan Bilal’i Habeş (Radıyallahu anhu)Efendimizin ve birçok muhacirin yaşantısına şahit oluyoruz. Habbab bin Eret ler, Suheyb bin Rumi, Sümeyyeler vs. hayatları hayatımıza ışık tutan nadire şahsiyetler. Bunlardan çok adı duyulmamış kahramanlardan birisi olan Efendilerimizden örnek verirsek sevgilerini, korkularını ve umutlarını nasıl tevhid edip o potada eridiklerini daha iyi anlarız.
İnsanın canından ödün vermesi sevdiklerinden ödün vermesinden kolaydır, sevdikleri uğruna hayatından, dininden vazgeçenleri de görmüşüzdür.
Bütün yüksek şahsiyetleri Mekke tarihinde görebiliyoruz makamından vazgeçen Ebu Bekir (Darun Nedve’de Bakan (Diyet işleriyle),
Hz. Ömer Darun Nedve’de Safari Bakanı (Radiyallahu anhum),
Babasından vazgeçen Habibe binti Ebu Süfyan (Annemiz) Evladından vaz geçen Ümmü Seleme (Annemiz) vs.
Binlerce örnek verebiliriz. Özellikle; itikadından dolayı canından çok sevdiği birinden nasıl vaz geçilir işte efendimiz Mersed. (Radiyallahu anhu)
Mersed bin. Ebu Mersed el- Ğanevi (Radıyallahu anhu) Mersed bin Ebû Mersed (r.a), kuvvetli ve cesaretli bir zat idi. Kendisi Mekke’nin ileride gelen gözü pek insanlardandı. Haşmetinden hemen hemen herkes korkar ve çekinirdi.
Öyle ki, İslâm’ın ilk zorlu günlerinde Müslümanlara yapılan işkence kendisine yapılamıyordu. Hadislerle tanıdığımız Mersed Efendimiz sevgisini nasıl itikadına feda ettiğini göreceğiz.
Ogün onlar hangi şartlar altında olursa olsun “ama mecburum ama çok seviyorum, onsuz yaşayamam” gibi nefsi mazeretlere sığındıklarını göremezsiniz.
Onlar için Emrullah ve Emru Rasulullah yeterdi. (Allah’ın Rahmeti üzerlerine olsun) İşte buydu şartsız iman.
Bu olayı Amr bin Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden rivâyet eder:
“-Mersed bin Ebû Mersed (r.a), adında bir adam vardı. Mekke’den Medine’ye esir taşırdı. Mekke’de Anâk adında ahlaksız bir kadın vardı. İslâm’dan önce ve ilişki kurduğu Mersed‘in eski dostu idi. Mersed (r.a) Mekke esirlerinden birine, kendisini Medine’ye götüreceğini vaad etmişti.
Mersed bin Ebi Mersed olayı şöyle anlatır:
“-Ay ışığının parıldadığı bir gecede Mekke surlarından birinin dibine kadar ilerledim. O sırada Anâk isimli kadın geldi. Kadın benim duvarın kenarına akseden gölgemi gördü, yanıma gelince beni tanıdı ve
“-Mersed sen misin? Dedi.
“-Evet, Mersed! Dedim.
“-Merhâba, hoş geldin, gel bizde yat!”dedi.
“-Yâ Anâk, Allah zinâyı haram kıldı! Dedim.
O zaman kadın:
“-Ey ahâli, bu adam esirlerinizi kaçırıyor!”diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine sekiz kişi peşime düştü. Ben de, Handeme Dağı’nın tepesine doğru kaçmaya başladım. Bir mağaraya veya kaya kovuğuna rastladım ve oraya girdim. Adamlar geldiler, hatta tam başımın üzerinde durup üzerime tuvaletlerini yaptılar. Fakat Allah, onları kör etmiş, beni görmelerini engellemişti. Sonra dönüp gittiler. Ben de söz verdiğim arkadaşıma gittim. Onu yüklendim. Çok ağır bir adamdı. İzhir’e kadar götürdüm. Bağlarını çözdüm, onu taşımaya devam ettim.
Beni çok yordu, ama sonunda Medine’ye ulaştım, Rasulullah’a gidip dedim ki:
“-Ey Allah’ın Rasûlü! Anâk adlı kadınla evlenebilir miyim?”
Resûlullah (s.a.v) sustu, cevap vermedi. Sonunda şu ayet nazil oldu:
“-Zina eden bir erkek, ancak zina eden veya müşrike olan bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadın da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkekle nikâhlanır!” (NUR SURESİ-3)
Ebu Davud 2051, Nesei 3228, Tirmizi 3389, Albânî İrvau’l-Ğalil Fi Tahrici Ehadisi Menari’s-Sebil 1886)
Resûlullah (s.a.v) şöyle dedi:
“-Ey Mersed! Zina eden bir erkek, ancak zina eden veya müşrike olan bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadın da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkekle evlenir. Binâenaleyh onunla evlenme!” (Câmiu’l-Usûl-Tefsir-22-727-Tirmizi Tefsir-25-3177-Ebû Dâvûd Nikâh-5-2051-Nesâi-Nikâh-12)
Kendisini çok sevdiği halde Allah’ın emrine ters diye terk ettiği kadın üzerine, zanilerle nikâhın haram olduğu ayeti indiriliyor. Bu ayetlerin nüzul sebibide Mersed (Radiyallahu) ve onun tercihiyle Rasulullah’ın övgüsünü kazandığı bu olaydır.
O günkü MEKKE ve bugünkü Mekke’ler hiç değişmedi hak ve batıl, küfür ve şirk, işkenceler eziyetler Allah yolunda zindanlar, mağduriyetler hep aynı, çağlar değişti insanlar değişti tek değişmeyen “SÜNNETULLAH”dır.
Önemli olan hakka tabi olup Rabbimizin rızasını kazanmak ve Rasulullah’ın sünneti üzere kalabilmektir.
En Emine Emanet Olunuz.
Sümeyye Demirci

GRUBA KATIL