Arşiv Genel Yazarlar

Zaman, Mekan ve Kutsallık

 

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. O (c.c) ki yarattığı her şeye bir görev yükleyendir. Zamanı ve mekânı yaratıp, bunlardan münezzeh olan Allah’ın (c.c) şanı çok yücedir. Zaman ve mekân, insan için hayati öneme sahip iki kavram. Biri somut diğeri soyut olan bu kavramlar, insanın hayatını sürdürdüğü işlerin ve oluşların vuku bulduğu olgulardır.

Yaşadığımız gezegen, bizim için mekan kavramını karşılıyor olsa da, uçsuz bucaksız evreni tahayyül ettiğimizde “mekân” algımız biraz dumura uğruyor. Dünyanın hacmini ve kütlesini anlamakta zorluk çekiyorken gezegenler ve galaksiler hayal gücümüzü oldukça zorluyor. Böylesine büyük ve karmaşık evrende olup biten her iş ve hareket bir güç tarafından, hesapları çok ince yapılmış bir plan üzere kontrol ediliyor. Sayısız kombinasyonu olan bu evren Allahu Teâlâ’nın (c.c) yüceliğinin en büyük delillerindendir. Bilemiyoruz, yaşadığımız dünyada ve Evrende daha nice sırlar saklıdır. Yaratıcının bu muazzam eseri karşısında insanoğlu acze düşüyor. Yerde ve gökte ayetler vardır. Ayet, yani alamet, Allah’ın (c.c) varlığının ve kudretinin, akıl sahipleri için evrene döşediği alametler. O (c.c) yeri ve göğü kendi kudretinin delilleri olarak akıl sahiplerine alamet olarak gösterir.

“Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır. Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır. Geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah’ın gökten rızık (sebebi olarak yağmur) indirip, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, rüzgârları evirip çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.” (Casiye, 3-5) Tabi bu âyetleri görmek için akıl sahibi olmak gerekiyor. Akıl, kevni ayetlere aşina oldukça tefekkür de derinleşerek, yapılmış olan o ince hesaplarında farkına varır. Yüce kudret yarattığı evren ve zaman mefhumlarının içine nice sırlar ve güzellikler serpiştirmiş.

Yüce Rabbimiz, yeryüzünde göze daha hoş gelecek yerler varken, çölün ortasını övüp ya da kutsal ilan ediyor. Kutsamak, mübarek kılmak seçkin bir belde ilan etmek elbette ki bu yüce kudretin hakkıdır. Daha ziyadesi Allah’tan (c.c) başka hangi güç bir belde yi kutsayıp mübarek ilan edebilir. Tarihte ( örneğin İrem bağları) ve hatta günümüzde bu gibi girişimler olsa da başarılı olması söz konusu olmamıştır. Bu noktada “kudsiyyet” nedir? Sorusuna doğru cevabı bulmamız gerekmektedir.

Türkçede kudsiyyet Arapçada “temiz ve pak olmak” anlamındaki kuds kelimesinden alınmıştır. Aynı kökten gelen takdîs “kutsallık nisbet etme”, bundan türeyen mukaddes de “kutsallık nisbet edilmiş” mânasına gelir. Kutsalı belirleyen en önemli unsur kişinin, kaynağı tabiatüstü sayılan varlığa sevgi ve korkuya dayalı bir duyguyla bağlanma eylemidir. Tabiat üstü varlıktan kasıt, zamandan ve mekandan bağımsız olma halidir. Bildiğimiz bütün varlıklar bu iki unsura mahkûmdur. Aynı şekilde zamana kutsallık nispeti de yine yüce yaratıcının tasarrufundadır. Yüce Allah (c.c) bir beldeyi mübarek kıldığı gibi herhangi bir zaman dilimini de mübarek kılabilir. Kur’an-ı Kerim’de mübarek kılınan beldelerden bahsedildiği gibi mübarek kılınan zamanlardan da bahsedilir. Bu mübarek zamanlar ve mekanlar iman edenlere Allah’a (c.c) yaklaşmak için birer fırsat ve vesiledir.

Zaman ve mekan, insanın ömrünü içinde tamamladığı iki realitedir. Mekan zamansız olamayacağı gibi, zamanda mekansız olamaz. Mekandan ve zamandan münezzeh olmak bu açıdan zihin üstü bir kudretin varlığını mecburi kılar. Bu iki realitenin dışında(zaman ve mekan) bir güç ve irade var ise, bu ibadet edilmeye layık olandır.

Kur’an-ı Kerim’de zaman kavramını ayrıntılı şekilde inceleyecek olursak oldukça geniş bir kelime verisine ulaşıyoruz. Bu konuda yapılmış çalışmalar mevcut. Dr. Faiz Kalın’ın “Kur’an’da Zaman Kavramı” bu konuda zengin bir içeriğe sahip.

Zaman, üzerinde hak ettiği kadar tefekkür edilmeyen bir kavram. Her nefesi sayılı olan insan için oldukça iddialı bir tutum var zamana karşı.

Günümüz insanı “zaman” konusunda oldukça dikkatsiz ve müsrif davranıyor. Oysa zaman, insanın inisiyatifine bırakılmış, insanın sahip olduğu yegane değerdir. Şöyle bir düşünelim, zamandan başka neye sahiptir insan. Veya zamandan başka neye ihtiyacı var. Tek sermayesidir zaman insanın. Asr sûresi zamana yemin ederek başlar ve devamında “insanın hüsranda” olduğunu söyler. Devamında ise hüsranda olmayanların özelliklerinden bahseder. Bu sûre zamanın kıymetini anlamak için yeterli içeriğe sahiptir. Bazı müfessirler Asr sûresini tefsir ederken kızgın güneşin altında buz satan bir satıcının hikayesini anlatırlar ki zamanın nasıl eriyip gittiğini etkili bir dille anlatan hikayedir bu.

İman eden bir kalp için her vakit değerlidir. Fakat Allahu Teâlâ’nın övdüğü vakitler nimettir. Her şeyin hakimi olan Allah (c.c) bir şeyi övmüş ise demek ki o şey övülmeye layıktır. Bazen bilerek veya bilmeyerek ardına düştüğümüz sembolleri öylesine heba ederiz ki ayrıntılarla ve bilinmezliklerle uğraşırken o değerin elimizden kayıp gittiğinin farkına dahi varamayız. Nasiplenmek varken kendi mecrasının dışına çekilerek sulandırılmış bir kutsaldan istenilen sonuç çıkmaz.

Hz. Muhammed’den (s.a.v) önceki ümmetler bu hataya sıkça düşmüşler, mübarek kılınanı bayağılaştırarak o kutsalı bir imtihan aracı olarak karşılarında bulmuşlardır. Bayağılaştırmak kadar amacının dışına taşıyarak merasime çevirmekte bu mübarek günleri ve geceleri hedefinden uzaklaştırıyor. Ehli kitabın düştüğü hatalar Müslümanlar içinde büyük bir tehdittir. İnancı ve ibadeti, mukaddes sayılan belli zamanlara hapsederek diğer zamanlarda kural tanımamak büyük bir yanılgı ve gaflettir.

Bir ömre yayılması gereken iman, ibadet, ikram, merhamet ve daha bir sürü insani erdemi sayılı günlerde yapmak o günleri ifa etmek midir?

Huzurun, teslimiyyetin ve ibadetin müslümanlar için bir iklime dönüşmesi gereken fırsatlardır, mübarek kılınmış mekanlar ve zamanlar. Dünya’nın aldatıcılığından, nefsin bencilliği ve tuğyanından, doymak bilmeyen heva ve heveslerimizden sıyrılmak için Allah’ın (c.c) lütfudur. Bu zamanlardan başlayan yolculuklarımızı ömrümüzün sonuna kadar sürdürerek” Hayatı Ramazan olanın ölümü bayram olur” sözünün söz olmaktan öte yaşama biçimi olduğu zamanlardır. Böyle mukaddes iklimlerde şehirlerin, bazen bir ülkenin taşıyla toprağıyla, havası ve suyuyla Allah’ı (c.c) hatırlatıp ibadet ettiklerini hissediyoruz. Topyekün teslim olmuş canlılar ve cansızlarla birlikte kul olma bilincine ulaşmanın fırsatıdır Allah’ın (c.c) sevdiği ve övdüğü zamanlar.”Günah çıkarma” ritüeline dönüştürmeden, teslim olmuş bir kalbin mutmainliği ile hedefi, ruhlar aleminde belirlenmiş kutlu bir menzile giden yollardır rahmet ve bereket zamanları. Aslolan ise bu günlerde kazanılan marifetin bütün ömre yansımasıdır. Belli günleri Allah’a (c.c) has kılıp geri kalan bütün zamanı heba etmek “Kaşıkla toplayıp, kepçe ile dağıtmak” teriminin tam anlam bulduğu davranış olur.

Erdal TUĞRUL

 

Exit mobile version