Genel Gündem Son Sayımız

Ümmet Perspektifi Olmadan

 Erdal BAYRAKTAR

İslami değer ve ilkelere bağlı kalarak fikir ve pratik üretmediğimiz için; pragmatist, günü kurtaran strateji ve buna bağlı taktik davranışlarla zaman kaybediyoruz. Günü kurtardığımızı zannederek, buna sevinerek; geleceği mayınlıyoruz.

İslam geçmişi, ânı ve geleceği bir bütünlük içerisinde algılar. Geçmişte alınan kararlar, yapılan eylemler bu günü etkiledi. Bu gün söylediklerimiz ve yaptıklarımız da geleceği etkileyecektir.

Hayat dinamiktir. Hayatı söz ve eylemleriyle etkilemeyenler, sözü ve eylemi olanlar tarafından yönlendirilirler.

Müslüman halklar, İslami bir İrade’den mahrumiyet ve bunun sonucunda oluşan edilgenlikten dolayı tarihe maruz kalmaya devam ediyorlar. Tarih yapmak; bireysel ve toplumsal gidişata müdahale etmek, yön vermek demektir. Uzun zamandır, tarihe bizim dışımızdakiler, Batılı egemen güçler yön vermeye devam ediyorlar. Bu süreci geçmişte Endülüs’ten çekilişimiz, Osmanlı’nın tasfiyesi, günümüzde ise; Kürt sorunu, Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmeler üzerinden takip edebiliriz.

İslam, Müslümanlardan, İnsanlık ailesi içerisinde olana şahit, İnsanlığın gözünü dikeceği bir örnek Ümmet olmasını ister. Bu uğurda mücadele vermek her Müslüman üzerine bir mükellefiyettir. Bu amacı terk ettiğimiz, bu mükellefiyeti ihmal ettiğimiz için kendimiz ve insanlık, Şirk’in zulmü altında inim inim inlemektedir.

Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.(2–143)

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız.(3–110)

İlahi mesaj ve nebevi öğütler, bizlere, Tevhid’in siyasal açılımının Ümmet olduğunu haber vermektedir. Mü’minler bu dünyada, ya Ümmet olarak yaşarlar ya da eğer Ümmet fonksiyonunu icra edemiyorsa; bunu gerçekleştirmek için mücahede üzere yaşarlar. Başka seçenek yoktur.

Bu gün Müslüman halklar Ümmet imkânından mahrum, ulus ve mezhep çiftliklerinde sanal bir dünya yaşıyorlar. Gerçek dünyanın sahipleri ise; onlar üzerine hesap yapıyor ve bu hesaplarda onlara görev taksimi yapıyorlar.

Müslümanlar geçmişle romantik duygular üzerinden ilişki kuruyorlar. Tarihle, ya mezhebi reflekslerle hazırlanmış metinler ve söylenceler ya da ulus-devletlerin kurguladığı şanlı tarih hikâyeleri üzerinden temasa geçiyorlar. Hepimiz, okul yıllarımızda okuduklarımız ve anlatılanları düşündüğümüzde, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir. Överek de, yererek de tarihe maruz kalabiliriz.

Soru şu: Geçmişte tarih yaptığımız zamanlar da oldu, acaba bunu nasıl gerçekleştirdik? Mekke’de tarihi ve o günü sorguladık. Medine’de sorgulamalarımızın nihayetinde bir medeniyet oluşturduk. Hâlâ insanlık o günkü medeniyeti konuşuyor ve ondan etkileniyor. Bütün problemlerine rağmen -ki olanları anlamak ve yeni çıkış yapmak için müzakere etmek zorundayız- Emevi, Endülüs, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı gibi Hicaz’da, Şam’da, Irak’ta, Hint’te medeniyetler kurduk ve İnsanlık ailesi içerisinde izzetli yaşamlar sürdük. Acaba neden tarihten çekildik ve bu gün neden tarihe maruz kalıyoruz? Bu gün tarihe yeniden nasıl doğabiliriz? Bunun için bugün neler yapmalıyız? Bunlar üzerinde düşünmek ve doğru cevaplar bulmak zorundayız. Dün başaran bu günde başarabilir. Kur’an’da anlatılan kıssaları her dem yeniden yeniden üzerinde düşünerek okumalı ve toplu müzakereler yapmalıyız.

Ümmet perspektifinden uzaklaştığımız için, Müslümanlar olarak birbirimizle İslami dil üzerinden konuşamıyoruz. Türkiye örneğinde, Kürt sorunu üzerinden bu duruma şahit oluyoruz. İki Müslüman kavim sorunlarını İslami değerler ve geçmiş üzerinden müzakere edemiyorlar. Sanki bu topraklarda yeni karşılaşıyorlarmış gibi birbirleriyle muhatap oluyorlar. Bu dünyaya, bu topraklara yeni gelmişler, geçmişte birlikte yaşamamışlar, İslami değerlerle hiç karşılaşmamışlar gibi davranıyorlar. 200 yıllık Batılılaşma macerası Müslümanları hafızasız hale getirdi. Birbirlerine yabancılaştırdı. Bu toprakların tarihini 1923 tarihiyle başlatırsanız olacak olan bu oluyor. Geçmişsiz, hafızasız ve dolaylı olarak geleceksiz bir toplum. Batı saldırıları karşısında zihinsel direnç noktalarını kaybeden halklar, “reel politiğe” mahkûm bir hale geliyorlar. Dün, Batı karşısında yenilen Müslümanlar, o günkü dayatılan çözümsüzlüğü çözüm olarak kabul ettiler. Bu günde aynı zihinsel, ruhsal durum devam ediyor. Kendi kaderlerine kendileri vaziyet edemeyen Müslüman halklar bu gün yine konjonktürün dayattığı çözümlere mahkûm oluyorlar. Çözüm ürettiğini söyleyenler referans olarak batı değer, kavram ve değerlerini gösteriyorlar. Elimde şu kadar Batılı ülkenin çözüm çalışmaları var, bunlar üzerinde çalışarak biz de çözüm üretebiliriz diyerek IRA, BASK modellerini tartışmaya açıyorlar. Mevcut paradigmayı, mevcut dünya düzenini ve onun kurum ve işleyişini sorgulamayan Müslümanlar, onların vaziyet ettiği çözümlere teşne hale geliyorlar. Kürt sorunu o günkü Sevr düzeninin, Lozan düzeninin sonuçlarıydı. Bu gün bölgemizde yeni bir düzen kurulurken; ona uygun çözümleri yine onlar üretiyor veya bizim ürettiğimiz söylenen çözümler onların vesayeti altında hayata geçiriliyor. Geçmişi sorgulamadığımız için, bu günde aynı hataları tekrar ediyoruz. Seküler ulusçuluk ve onun siyasal açılımı ulus devletler, bu sorunların sebebi değil mi? İslam’ın, Müslümanların Türk, Kürt, Arap sorunu olur mu? Etnisite üzerinden siyasal ideolojiler, yapılar oluşturanlar sorunların kaynağıdır. İslam toplumlarında bu zihinsel, siyasal yapılar var olduğu, tasfiye olmadıkları müddetçe çözüldüğü zannedilen sorunlar başka şekiller alarak karşımıza yeniden çıkacak/çıkartılacaklardır.

İslam’ın yöneteceğine inanmadığımız veya bu günkü şartlarda İslam’la hükmetmenin reel politiğe uygun olmadığını düşündüğümüz için, Müslüman halklar ve onlara vaziyet eden önderler İslami taleplerde bulunmuyor, Batılı seküler talepleri gündemlerine alıyorlar. Bunun sonucu olarak, seküler paradigma gereği ulus-devlet temelli projeleri ülkelerinde hayata geçirmeye çalışıyorlar. Arap baharı süreçlerini yaşayan, bu süreç sonucunda iktidara gelen Müslüman yöneticiler tabanlarını ve halklarını bu amaçlar için ikna süreçleri başlatıyor, bu amaçlar için kenetlenmeye çağırıyorlar. Geçiş süreci retoriği üzerinden “reel politik dil” hakikat haline geliyor. Uluslararası hâkim devletler; böyle davranan yeni Müslüman yöneticileri ülkelerinde ziyaret ederek cesaretlendiriyor, bu şekilde devam ederlerse; birlikte çalışacaklarını kamuoyuna, eski iktidar artıklarına duyuruyorlar. Tunus, Mısır, Libya’daki süreçlerin bu şekilde devam ettiğine hep birlikte şahit oluyoruz. Buna muhalefet edenler gerçekçi olmamakla itham ediliyorlar. Reel politiği anlamak ayrı, ona teslim olmak ayrı şeylerdir. İslam bizlere muhalefette de, iktidarda da İlahi değer ve ilkelerden ayrılmamayı öğütler.

Müslüman halklar ve onlara vaziyet edenler; dünyaya ulus-devlet penceresinden, mezhep penceresinden bakıyor, dünyanın kendi ulus-devlet çiftliklerinden, mezheplerinden ibaret olduğunu zannediyorlar. Küresel bir dünyada yaşadıklarını unutuyorlar. Küresel çağda ulus-devletler yeni bir aşamaya geçerken; hâlâ bu durumda ısrar etmek, sanal bir dünyada yaşamak demektir. Dün menfaatleri gereği ulusçuluğu, ulus-devleti ihdas edenler, bu gün onu, yeni duruma uygun revize çalışmaları yapıyorlar. Ulus devleti ve yaşadığı süreçleri, Küreselleşme’yi doğru anlamadığınız zaman; sizi, Türkiye’de “one munite” ile sevindirik hale getirirken, Türkiye-İsrail ticaret hacmi katlanarak artar, Kürecik’e radar, Sütçü İmam’ın memleketine patriot yerleştirirler, Mısır’da; Mısır’ı, Uluslar arası sermayeye açtıktan, Mısır ekonomisine çeki-düzen vermek için IMF ile görüşmeler yaptıktan, bölge meselelerini, İsrail-Mısır, İsrail-Filistin meselelerini Amerika üzerinden müzakere ettikten sonra istediğiniz kadar, istediğiniz düzeyde Gazze ziyareti yapabilirsiniz. Seküler ulus-devletin başına Müslüman yöneticilerin gelmesi mevcut ideoloji ve siyasal yapıyı dönüştürdüğümüz anlamına mı gelmeli?

Her an yeni bir dünya kuruluyor. Eski kavramlarla, eski alışkanlıklarla yol alamayız. Müslümanlar, Ümmet perspektifini kaybetmeden, Küresel İdeoloji, Küreselleşme süreçleri üzerinde düşünmek zorundalar.

Uluslar arası güç odakları, Müslümanların zaaflarını kendilerinin lehine, Müslümanların aleyhine olacak şekilde kışkırtıyorlar. Afrika’da, Ortadoğu’da, Irak ve Suriye örnekleri üzerinden süreci takip ettiğimizde; mezhepçilik, Ümmet’in aleyhine olacak şekilde tahrik ediliyor ve maalesef Müslümanlar bu oyuna geliyorlar. Uluslararası güçler, hem Şii hilali, hem Sünni hilali propagandası yaparak Müslümanları birbirine düşman hale getiriyorlar. Şii Müslümanlar da, Sünni Müslümanlar da kendi hilallerinin genişlemesinden heyecan duyuyorlar. İran, Irak, Bahreyn üzerinden Şii hilal geliştirilirken, Suud, Katar, Suriye, Türkiye üzerinden Sünni hilal oluşturuluyor. Ulus-devletlerin stratejik hesapları için mezheplerin nasıl kullanıldığını İran, Türkiye, Suriye, Suudi devletleri üzerinden takip edebiliriz.

İslam dünyasının bu durumunu bilen Uluslararası güç odakları, Suriye örneğinde olduğu gibi; iç savaşı istedikleri kadar uzatarak muhalefeti tedip ediyor, ulus devletleri yeni düzene iknaya mecbur ediyorlar. Bu istikrarsız durum, Siyonist devletin Kudüs davasını Gazze meselesine dönüştürmesine, Filistin halkını ve Müslümanları aşağılamasına imkân sunuyor. İslam dünyası, Uluslararası güçlerin stratejik hesaplarının kurbanı oluyor. Myanmar örneğinde olduğu gibi; Müslüman halkların başına gelenler, stratejik hesapların konusu olduğu zaman kamuoyu tarafından duyuluyor. Ümmet bilincimiz, Ümmet hedefimiz olmadığı için, Batılı güçler bize duyurduğu zaman, bizde, Müslüman halkların yaşadıklarından haberdar oluyoruz.

Ümmet perspektifine, Ümmet İradesi’ne sahip olmadığınız/olamadığınız zaman, Uluslar arası ve ulusal seküler güçlerin stratejik hesap konusu olursunuz. Stratejik hesap konusu olmak; insan olmaktan çıkmak, nesneleşmek demektir.

Ümmet perspektifine sahip olmayan İslami cemaat, cemiyet, vakıf ve dernekler iktidarda kendilerinden biri olduğu zaman devletlerin, iktidarların politikalarına eklemleniyorlar. İslam dünyasında bu gün ulus-devlet temelli iktidarlar bulunuyor. Bu yapılara muhalefet ederek halktan maddi ve manevi destek alan İslami yapılar, süreç içerisinde iktidarın stratejik hesaplarının payandası oluyorlar. Türkiye’de sağ iktidarlar üzerinden bu süreci takip edebiliriz. Tarihsel süreci doğru takip ettiğimizde; iktidarların dini değerleri, kültürel değerleri, halk katmanlarını kendi amaçları için istismar ettiğine şahit oluyoruz. İslam; bize, izzeti Allah’ta, Resul’de, mü’minlerde aramamız gerektiğini salık verir. İzzeti iktidar mevkilerinde arayanların, sonuçta, nasıl zillete düştüğünü basiretle tarihe bakanlar göreceklerdir. Dünyevi ikbal için halklarını aldatanlar, dünyada da ahirette de kahrı üzerlerine çekeceklerdir.

İslami birikimlerimizi, enerjimizi Küresel ve ulusal stratejiler içinde rol almak için değil, kendi hedeflerimizi gerçekleştirecek stratejiler için değerlendirelim.

Gelecek perspektifi, Ümmet hedefi olmayanlar, geleceğe yön vermeye çalışanların figüranı olurlar.

İslam için aslolan Ümmet’in güçlü olmasıdır. Ümmet güçlü olduğu zaman; zorluk anları da, zafer anları da geçilebilecek kolay eşik haline gelir. Mekke de, Medine de, Uhud da Bedir de bir imtihandır. Aslolan imtihanı yüz akıyla geçmektir. Çünkü imtihan günleri üzerimizde döndürülecektir.

Bu günkü zillet halinin, Tevhid ve Ümmet şuurunu kaybetmekle oluştuğunu hatırdan çıkarmamamız gerekiyor.

Tarihe, gerçeğe uyanmamız, geleceği kaybetmememiz için; ilk önce bir bilinç devrimine ihtiyacımız var.

Ümmet, yeniden hayata, bilinç devrimini gerçekleştirenler eliyle dönecektir.

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Mayıs-2013 sayısında yayımlanmıştır.

Exit mobile version