Gündem Son Sayımız Yazarlar

Tükenmeyen Hazine

“Yeryüzündeki her canlının rızkını Allah üstlenmiştir.”(Hud-6)

Mülkün sahibi olan Allah(c.c) kâinattaki her şeyi insan için yaratmış ve ona sonsuz hazinesinden çeşitli nimetler vermiştir. Yaratılan her varlığın rızkı için de teminat vermiştir. Az yada çok her varlığa hayatını sürdürmesi için imkânlar bahşetmiştir. Ama insan haddi aşan ruh haliyle(Yunus-12), cahilliği ve aceleciliğiyle(Ahzab-72), nankörlük ve şımarıklığıyla(Hud-9,10), dönekliğiyle(Rum,33-36), tartışmacılığıyla/cedelleşmesiyle(Kehf-54), mal toplama tutkusuyla(Mearic-19) bir yaşam sürdürdüğünde gözü doymaz. Allah’ın(c.c)  taksimatına rıza göstermeyerek, insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri olan kanaat şuurunu kaybeder.

Sözlükte payına razı olmak anlamına gelen kanaat kelimesi, insanın azla yetinip elindekine razı olmasıdır. Sahip olduğu imkânla yetinip, başkalarının elindeki şeylere göz dikmemesidir.Aşırı şekilde hazlara düşkünlük ve mal/dünya tutkusunun kalpten silen kişi kanaatkandilini tutuşturur.

“Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler.”(Bakara-273) Ashab-ı Suffe hakkında inenbu ayet,”Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler.” bölümünde kanaatkâr davranan kişilerin yüzsüzlük etmekten kaçındıklarını bildirir. İffet ve edepleri sebebiyle istemekten ar eden bu kişilerin simalarından tanınabileceğini ifade eder. Bu ayet her devirde bu nitelikleri taşıyan insanların övgüye layık olduklarını vurgular. Keseleri boş olsa bile gözleri ve gönülleritok olan bu insanlar izzetlidir. Zorda kalmalarına rağmen dilenmeyen bu insanları görüp, gözetmek lazım.

Kanaatkâr olmak, tok gözlülük ve gönül zenginliğidir.Kanaat tükenmeyen bir hazinedir.Kanaatkâr olmak öncelikle ruhi/manevi yönden bir erdemdir.Kanaat kalptedir, kalbi zengin olanın eli de zengin olur, kalbi yoksul olanın mal zenginliği kendisine fayda sağlamaz. Hidayete kavuşup sahip olduğu rızka kanaat eden kişi övgüye layıktır. Kanaatkâr olmak şükrün en ileri derecesine ulaşmaktır. Asıl zenginlik mal çokluğu değil gönül zenginliğidir.

Peygamber Efendimiz(s.a.v): “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur”(Buhari-Müslim) derken kanaatin insanda ruhî meleke haline gelmesi gerektiğine işaret etmiştir. Gönül tokluğu ve kalp zenginliği insanı boş şeylerden kurtararak, vakitlerini güzellikler ve mükemmellikler peşinde harcamaya sevkeder.Bitip tükenmeyen bu üstünlükler yok olmaya mahkûm maddi şeylerden daha faydalı ve daha gereklidir. Kanaat şuurunu hayatında hakkıyla yerleştiren kişinin hayatında zühde ait örneklemeleri de çoğalır. Peygamber ahlakını yaşamak hedefiyle manevi hasletlerini çoğaltır. Duygu ve anlayış zenginliğini önceleyerek nefsi olgunluğa ve kemale taşıyacak ameller yapar. İlim tahsili ve nefis terbiyesi için çalışmak, gerçek zenginliğe kavuşma çabasıdır. Mal her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır ama ilim bitmek tükenmek bilmeyen bir hazinedir. Mal sadece daha çok dünya sınırlarını aşmaz fakat ilimle hakkıyla amel edildiğinde hem dünyada hem de ahirette saadet sunar.

“Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.”(Müslim-Tirmizi) Bu hadiste herkes için kurtuluş olan bir yaşamın üç özelliğine dikkat çekilmektedir. Kurtuluşun inanç yönü İslam, yaşamın ekonomik tarafı geçimini sağlamak ve varoluşun ahlaki/psikolojik taraflarından biri olan kanaate vurgu yapılmaktadır. Bu da insana huzur ve mutluluk katar. “Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücudu sıhhat ve afiyette, günlük azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.”(Tirmizi) KanaatAllah’ın kuluna lütfettiği en büyük nimetlerdendir.Azla yetinmeyi bilmek, mal hırsına kapılarak haram/haksız kazanç aramaktan ve başkasının elindekine göz dikmekten sakınmak ilkeleri insanın kanaatkâr olmasına yardımcı olur. Kanaat şuuru, kişinin meşruiyet çerçevesinde kalarak fazla kazanç elde etmesine engel değildir. Malının zekâtını veriyor, Allah yolunda harcıyor ve cömert davranıyorsa çalışıp kazanmanın hiç bir zararı yoktur. Bilakis ihtiyaç sahiplerini gözettiği için ecir kazanır.İslam, sefalete ve yoksulluğa yol açabilecek yanlış kanaat anlayışına şiddetle karşıdır. Ümmetin ihtiyaçlarına çare olmak için ihtiyaçtan fazlasını kazananlar takdire lâyıktır.

İnsanda dünya malına düşkünlük vardır. Bu zaafından dolayı insan asla kınanmaz. “Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzelyer, Allah’ın katındadır.”(Al-i İmran-14) Önemli olan helal ölçülerde hareket edilmesidir. Hırs göstermeden, bayağı olana tenezzül etmeden, edep dairesinde kalarak sahip olmaktır. “Ey Hâkim! Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi kişi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan obur gibidir.Üsteki/veren el, alttaki/alan elden daha hayırlıdır.”(Buhari-Müslim)

“İnsanoğlu iki vadi dolusu altına sahip olsa buna bir üçüncüsünü daha eklemek ister” (Müslim) Bu hadiste hırs ve tamahkârlıkyerilerek, dolayısıyla kanaatkârlık övülmektedir. Hırs ve tamahkârlıktan kurtulup kanaat erdemini kazanabilmek için zihni ve ahlaki bazı değişimlerden geçmek gerekir.Hırsın kişiyi zillete düşüreceğine inanmak, zenginliğin bir şeref ölçüsü olmadığını bilmek, fazla malın çeşitli risklerinin olacağını düşünmek aslında insanı kanaat şuuruna ulaştırması gerekir. Bununla birlikte kanaatkârlık mutlaka yoksul olmak anlamına gelmez. Kanaatkâr olanların zengin olmaları da mümkündür, kınanacak bir durum değildir. Bu durumda kanaat şuurunu kuşanan zengin, cömertlik göstererek imkânlarını başkalarıyla paylaşarak, toplumsal düzelmeye ve iyileşmeye yardımcı olur. Çünkü cömertlik peygamberlerin, salihlerin, zahidlerin ve âlimlerin erdemlerindendir.

Kanaatin ahlaki bir erdem olmasının yanında insanın hem kişiliğini ve onurunu koruyup geliştirmesinin hem de mutlu ve huzurlu yaşamasının bir şartıdır, aynı zamanda.Kanaatkâr olan insan, onurlu ve özgür bir hayat sürer, gönlü huzura erer ve rahata kavuşur.Kanaatle yaşayanın hayatı hakikat çizgisinde ilerler, heva ve hevesi terkederekgünahın yükünden kurtularak hür olur. “İslam’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse ne kadar mutludur/ne mutlu ona”(Tirmizi) “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah’a güvenen kimseye O yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü var etmiştir.”(Talak-2,3)

Üzüntü ve mutsuzluğun başlıca sebeplerinden biri de kanaatsizliktir. Kanaatsiz kimse rahatsızdır, huzursuzdur, mutsuzdur.Kazandığıyla tatmin olmaz. Dünyayı yutsa doymaz.Şükretmek asla aklına gelmez, o sürekli açtır. Doyumsuzdur, başkasının elindekine göz diker.Gönül zenginliğindeki hoşluğu ve bereketi asla tadamaz.

kkkk
Kalp hastalıkları nefsin insana hâkimiyetinden ileri gelir. İnsanın iç âlemindeki çirkinlikler hastalıklı durumlar olarak ortaya çıkar. Günümüzde genellikle hastalık denilince ilk etapta maddi olan, eksiklik denilince yine maddi olanı anlıyoruz. Çağın hastalıkları aslında maneviyata dayalı. Ruhsal hastalıkların tetikleyicisi olan hırs da çok tehlikeli manevi rahatsızlıklarındandır. Sözlükte bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu gelmeyen istek, taşkın arzu, aç gözlülük” gibi anlamlara gelen bu kelime özellikle mal tutkusu için de kullanılır.Bir şeyi elde edilmesi yönünde yoğun çaba göstererek bir şeyi istemek olarak tarif edebiliriz. Hırs, hastalıklı kötü huyu ifade eder. Hırs, nefiste yerleşmiş olan tamahkârlığın dışa yansımasıdır.Hırs, cimrilik şeklinde tezahürleri vardır. Hırs kelimesi, kanaatin zıddı olarak daha çok para ve mal düşkünlüğünü ifade etmek için kullanılır.

Bir amaca ulaşma hususunda kişinin bütün benliğini saran istek ve tutku olarak tarif edilebilecek bu terimin ahlaki, psikolojik ve sosyolojik boyutları vardır. Hastalıklı bu durum, şahsiyet gelişimine zarar verir.Kişinin bütün benliğini kaplayarak onu erdemlerden yoksun bırakır.İnsanı iyiliklerden alıkoyarak,yanlış ve şüpheli işlere sürükler. Hırs insanın aklını, ruhunu, kalbini hırpalar. Duygularını tahrip eder. Tabiatında doyumsuzluk olan insanın duygu ve davranışlarını tehlikeye sokar. İradesinihayırda kullanamayan, aşırı isteklerinden kurtulamayan kişi zarara doğru ilerler. Böylece insan ömür boyu, hırsın yakıcı ve yıkıcı etkilerine maruz kalır. “İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır. Biri çok kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu.”(Buhari-Müslim)

“İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister; onun gözünü ancak toprak doyurur; tövbe edenlerin tövbesini Allah kabul eder” (Buhari-Müslim) İnsanın haris ve tamahkâr bir tabiata sahip olduğuna delil olarak gösterilmiş, bu duygunun dizginlenmesinin gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuştur. Hırs ahlaki ve manevi hayattatahribat yapar, kişilik aşınmasına yol açar.Kanaat şeref ve onurdur, hırsise zillettir.Hırs kalpleri etkileyenen zararlı araçlardan biridir. Bu hastalık girdiği yeri karartır ve kurutur.İnsanların gözlerini kör, gönüllerini duyarsız hale getirir.“Senin bir şeye olan aşırı sevgin gözünü kör eder, kulağını da sağırlaştırır”(Müsned-Ebû Dâvûd).

İslam düşünürleri başkalarının malına, canına, namus ve şerefine zarar verici sonuçlar doğuran hırsı hoş karşılamamıştır. Çünkü hırs, ferdeahlakiolarak ve psikolojik olarak zarar verir. Sosyal hayatın düzenini bozar. Toplumda barış, kardeşlik, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerleri tahrip eder.Dayanışma ve paylaşma ruhunu öldürür.Haksızlık ve zulümlere yol açar.Hırs illetine yakalanmış toplumlarda yönetim ehliyetsiz ve kabiliyetsiz kişilerin eline geçer.Hırsızlık, dolandırıcılıkgibi ahlak kurallarına aykırı durumlar ortaya çıkar. Hem ferdi planda hem de sosyal alanda ortaya çıkan problemlerin temelinde kontrol edilmeyen hırs duyguları yatmaktadır.

Doksanlı yıllarda dünya hızla değişti. Bu değişimden Türkiye ve tüm İslam coğrafyası da etkilendi. Bu değişim bugün de katlanarak hızla sürmektedir. Bu dönemin en belirleyici özellikleri haz/hız ve kolaycılık olmuştur. Her şeye kolay ulaşım arzusu ve sınırsız tüketim hırsı insanın gözünü ve gönlünü bürümüştür. Son yüz yıl, insanlık tarihinin en açgözlü toplumlarıyla karşı karşıyadır. Mutluluk ve mutsuzluk yanındakine göre belirlenmektedir. İnsan, elindeki nimete şükretmek yerine komşunun elindekine göz dikmektedir. Hırs, ihtiras ve aç gözlülük onların ahlakı olmuştur. Elindeki imkânlara kanaat etmeyenler, ne kadar varlıklı olsalar da daima açgözlüdürler, doymak bilmezler.

Kanaatkâr olanları Allah kimseye muhtaç etmez. Nefsin isteklerine karşı tok gözlü ve onurlu olanı nefis alt edemez. Çünkü nefis ipleri çekilirse itaat eder. Dizginleri serbest bırakılırsa sahibini peşinden sürükler. Hırs bataklıklarına ve ihtiras uçurumlarına götürür.

Hırs ve ihtirasın, tatminsizliğin neticesi toplum ve fert planında sömürgeciliktir. Aç gözlülük emperyalistçe bir özelliktir. İnsanı “tüketen” olarak tarif eden kapitalizm, felsefesini kazanç ve çıkar üzerine inşa eder. İdeallerini maddeye göre geliştiren bu ideoloji, gözünü diktiği maddeyi dünyanın bir ucunda olsa da onu elde etmek için çalışır. Gözleri petro-dolar görür. Açgözlü emperyalistlerin yeryüzünde yaydıkları fitne ve fesada baktığımızda, gözlerini hırs bürüdüğünü görürüz. Emperyalizmin çok çeşitli formlar kazandığı günümüzde tüm beşeri ideolojilere karşı İslami bir bakış geliştirmemiz şarttır. Tüm çirkinlik ve kötülüklerin kaynağının hırs olduğunu bilmek ve asla unutmamak gerekiyor.

“Siz işitmiyor musunuz, işitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır, sade hayat sürmek imandandır.”(Ebu Davud-İbn-i Mace)

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin 180.Sayısında ( Mayıs 2014) Yayımlanmıştır.

Exit mobile version