Rahmet Yağarken Islanmayan Kalpler
Arşiv Genel Yazarlar

Rahmet Yağarken Islanmayan Kalpler

 

Kıymetli şeylere kıymet vermedikçe kıymetli, değerli şeylere değer vermedikçe değerli olamayız. Bizim Allah (cc) katındaki kıymetimiz ve değerimiz, değer verdiğimiz şeylerle ölçülür. Kim Allah’ın (cc) değer verdiğine değer verirse o oranda değerli, kim de Allah’ın (cc) değersiz kıldığı şeylere değer verirse o oranda değersiz olur. Aslında formül çok basit sadece bizler uygulama noktasında zaaflarımıza, nefsimize, dünyalık hırslarımıza, rızık endişesine kapılıp formülü uygulama noktasında zaaf gösterebiliyoruz. Rabbimiz bize apaçık yolunu istikamet rotasını belirlemişken bize ne oluyor da değersiz ve kıymetsiz şeylerin, şeytanın peşine düşüp adımlarına takılıp kendimizi ve ailemizi heba ediyoruz.

Rabbimizin kıymet ve değer verdiklerinden biri de zaman kavramıdır. Kitabında birçok yerde zamanın öneminden ve kıymetinden bahsetmiştir. Nasıl ki insanın insana, meleklerin meleklere, peygamberlerin peygamberlere üstünlüğü varsa bazı zamanlarında birbiri üzerinde üstünlüğü vardır. Bizler de şuanda Rabbimizin değer ve kıymet verdiği üç ayların içerisindeyiz. Rabbimizin değer verdiğine değer verip bu ayları gereği gibi değerlendirerek Allah (cc) katındaki kıymetimizi ve derecemizi artırabilir Onunla yakınlık kurabiliriz.

Bir Müslüman’ın hayatı ve yaşamı tabi ki her zaman istikamet üzere haramlardan uzak ibadet ve taat üzere olmalıdır. Bu bilinçte olmamak zaten başlı başına itikadi bir problemdir. Bu bilinçte olan bazı Müslümanlar ne yazık ki üç aylar mevsimini diğer aylardan bir farkı yok diye görüp “Ben hayatımı ve yaşamımı zaten Ramazan bilinciyle yaşıyorum” gibi sloganik bir söylemin içine girip bu ayların değer ve kıymetini diğer aylara indirgeyebiliyorlar. Bunu bilinçli bir şekilde yapmasalar bile sonucu bu olmuş oluyor. Hâlbuki bu dinin önderi ve örneği olan sevgili Peygamberimiz bu aylarda ibadetlerini artırmış, bu aylarda oruçlarını artırmış, bu aylarda itikafa girmiş, bu aylarda savaştan uzak durmuş, bu aylarda Kuran ve zikri çağlatmıştır. Peygamber Efendimizi önder ve örnek kabul eden ve Rabbimizin de “Andolsun ki Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) buyruğu gereği Peygamberin adımlarını takip edecek biz Müslümanlar, bu aylardan istifade edip günahlardan, haramlardan kurtulmaya gayret edip temiz bir şekilde bu aylardan çıkmayı hedef ve gaye edinmeliyiz.

Bu kıymetli ve değerli zamanların değerlendirmesine yönelik hiç unutamadığım bir hadise vardı onu da burada paylaşmak istiyorum. Üniversite okuduğum yıllarda aynı yurtta aynı odada kaldığım bir oda arkadaşım vardı. Bu arkadaşım -Allah affetsin- pek helal haram hassasiyeti olmayan, dışarıda çok nahoş ortamlarda vakit geçiren namaz vs gibi ibadetleri yerine getirmeyen biriydi. Bir gün üniversiteden çıkıp yurda geldikten bir süre sonra bu arkadaşımda odaya girdi, temiz kıyafetlerini çıkardı gidip güzelce duşunu alıp kıyafetlerini giydi, sonra seccadesini serip namazını kıldı, uzun uzun duasını yapıp Kur’an okuyup biraz daha namaz kıldıktan sonra kalkıp uyumak için hazırlık yaptı. Tabi bu manzara karışışında ben şaşkın şaşkın onu izliyordum. Ne olmuştu da böyle bir anda dönmüş için için dua edip namaz kılıyordu. Kendimi tutamayıp;

— Hayır olsun Hakan ne oldu namaza mı başladın yoksa, diye sordum sevinerek.

Arkadaşım da bana,

— Yok ya Kemal, bugün kandil ya ondan namaz kıldım yoksa her gün her gün namaz kılamam ben, demişti.

Başımdan kaynar sular dökülmüştü. “Her gün her gün namaz kılamam” sözü, kulağımda çınlanıyordu. Her gün her gün namaz kılan bizler, bu günleri ve geceleri daha iyi, daha faydalı değerlendirmemiz gerekiyorken biz bu hususta nasıl namaz kılmayıp helal haram hassasiyeti olmayan birilerinden geri kalabiliyoruz. Bana gerçekten ders olmuştu, bu arkadaş bu kadar dikkat ediyorken bizlerin daha çok dikkat edip ihya etmemiz gerekmez miydi?

Üç ayları ihya etmek; bu mübarek zamanları bilinçli ibadetle, samimi tövbeyle, güzel ahlâkla ve ihtiyaç sahiplerine yardım ederek değerlendirmektir. Bu aylar, hayatımızı gözden geçirmek ve daha iyi bir Müslüman olmak için ilahi bir fırsattır.

Üç aylar; kalplerin yumuşadığı, duaların kabulüne vesile olan ve insanı Allah’a yaklaştıran bereketli zamanlardır. Bu fırsatları en güzel şekilde değerlendirmek, hem dünya hem ahiret mutluluğuna vesile olacaktır.

İnsanın yaşı ilerledikçe Allah’ın (cc) kişiyi belli imtihanlardan geçirip insanı sınayınca ve bu sınanmalardan Müslüman yüzünün akıyla çıkarsa ki bu bile Allah’ın (cc) yardımı ve ihsanıyla oluyor, insan bazı kıymetli ve değerli hazinelerin kıymetini daha iyi anlayıp kavrayabiliyor. Paranın, malın, evin, eşin, evladın, mevkinin vs Allah (cc) için olmadıktan Onun yolunda kullanılmadıktan sonra bir değeri ve kıymeti kalmadığını hatta insana bir zamandan sonra hesabını vermesi gerekecek bir külfete dönüştüğünü idrak edebiliyor. Ve Rabbimiz bunların her biriyle bizleri bir bir imtihandan geçirebiliyor.

Zamanla değerini ve kıymetini daha iyi anlayıp idrak ettiğimiz en kıymetli incilerden biri hiç şüphesiz zamandır. İnsan çoğu zaman farkına varmadan tükettiği zamanın, aslında kendisine emanet edilen en büyük sermaye olduğunu ancak geriye dönüp baktığında kavrar. Yüce Rabbimiz, bu hakikate Kur’an-ı Kerim’de dikkat çekerek, “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir” (Asr, 1-2) buyurmakta; zamanı doğru değerlendiremeyen insanın kaybına işaret etmektedir.

Rabbimiz, zamanın tamamını değerli kılmakla birlikte, bazı gün ve geceleri diğerlerinden daha faziletli kılmış, bu vakitlerin içine özel rahmet ve bereketler gizlemiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer” (Kasas, 68) buyrularak bu ilahî seçimin hikmetine işaret edilir. İşte bu seçilmiş zaman dilimlerinin yoğun olarak yer aldığı mübarek üç aylar; Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır.

Recep ayı, manevi uyanışın başladığı; Şaban ayı, kalplerin arındırılıp Ramazan’a hazırlandığı; Ramazan ayı ise rahmet, mağfiret ve kurtuluş ikliminin doruğa ulaştığı müstesna bir zaman dilimidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır” duasıyla bu ayların manevi değerine dikkat çekmiştir.

Yine Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ayının faziletini anlatırken, “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Savm 6) buyurarak bu ayın affa ve arınmaya vesile olduğunu müjdelemiştir.

Bu mübarek zamanlar, sadece takvim yapraklarında yer alan günler değil; aynı zamanda kulun Rabbine yönelmesi, kendini muhasebeye çekmesi ve manevi hayatını yeniden inşa etmesi için sunulmuş büyük fırsatlardır. Üç aylar, bizlere zamanın değerini yeniden hatırlatan, kalplerimizi diri tutan ve ebedî hayata hazırlayan ilahî bir ikramdır.

Rabbimiz, gönderdiği son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile dinini tamamlamış ve kemale erdirmiştir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim” (Mâide, 3) buyurarak bu hakikati açıkça bildirmiştir. Bu ilahî beyan, dinin temel esasları ve ibadet şekillerinin artık tamamlandığını ve sonradan yapılacak ekleme ya da çıkarmalara ihtiyaç bulunmadığını göstermektedir.

Hal böyleyken, zaman içerisinde bilerek ya da bilmeyerek, iyi niyetle veya art niyetle bazı mübarek gün ve gecelere dinin aslında bulunmayan uygulamalar, hurafeler ve bid‘at niteliğindeki ibadet ritüelleri eklenmiştir. Öyle ki bu tür uygulamalar zamanla yaygınlaşmış, sahih ve sünnete uygun ibadetleri gölgede bırakır hâle gelmiştir. Günümüzde, bu mübarek vakitlerde gerçekten Resûlullah’tan (s.a.v.) sahih rivayetlerle sabit olan ibadet ve taatleri ayırt edip uygulamak, adeta denizde inci aramak kadar zor bir hâl almıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ümmetini bu konuda açıkça uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Kim bizim bu işimizde (dinimizde) olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa, o reddedilmiştir.” (Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17). Yine başka bir hadis-i şerifte, “Sözlerin en hayırlısı Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkarılanlardır.” (Müslim, Cum‘a 43) buyurarak din adına uydurulan uygulamalara karşı müminleri uyarmıştır.

Bu sebeple müminin görevi; dinini, Kur’an ve sahih sünnet ışığında öğrenmek, ibadetlerini Resûlullah’ın öğrettiği şekilde eda etmek ve özellikle mübarek zamanları bid‘atlerle değil, sahih ibadetlerle ihya etmektir. Zira Allah katında makbul olan amel, çok olan değil; ihlasla ve sünnete uygun olarak yapılan ameldir.

Üç aylar; paylaşımlarla, mesajlarla ve süslü ifadelerle değil; samimi bir tövbe, ihlaslı bir ibadet ve güzel ahlâkla anlam kazanır. Bu mübarek zamanları sadece WhatsApp durumlarımızda değil, kalbimizin derinliklerinde, dilimizde, davranışlarımızda ve hayat duruşumuzda yaşatabildiğimiz ölçüde gerçek karşılığını bulur. Asıl kazanç; bu ayları gelip geçen günler olarak değil, bizi Rabbimize biraz daha yaklaştıran bir dönüşüm fırsatı olarak değerlendirebilmektir. Rabbimiz, bizleri, zamanı bereketlendiren ve bu müstesna vakitleri hakkıyla ihya eden kullarından eylesin.

Üç aylarda camiler dolup taşar; saf saf omuzlar birleşir, dualar göğe yükselir. Oysa asıl dolup taşması gereken, taş duvarlar değil; taşlaşmış gönüllerimiz olmalıydı. Kalplerimiz secdeyle yumuşamalı, gözlerimiz hakikati yeniden görmeliydi. Ne var ki biz, dünyaya öylesine daldık ki üç aylar bile hayatımızda bir ritüele dönüştü.

Sevapları sayılarla ifade etmeye, ibadetleri hesap defterine yazmaya çalışır olduk. Kaç hatim, kaç rekat, kaç sevap… Oysa unuttuk: Allah, kuluna verdiğini hesapla değil, rahmetiyle verir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.” (Zümer, 10). Biz ise hesapsız veren bir Rabbin huzuruna, hesap yapan kalplerle çıkmaya çalıştık. İbadetin ruhunu değil, sonucunu önceledik. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v) bizlere ibadetin özünü şu hadisle hatırlatır: “Ameller niyetlere göredir.” Niyet bozulduğunda amel de anlamını yitirir.

Üç aylar; sadece kandil gecelerinde dolan camiler, ezberlenen dualar, alışkanlık hâline gelmiş ibadetler değildir. Üç aylar, kalbin yönünü dünyadan ahirete çevirmesi için bir fırsattır. Allah Teâlâ buyurur ki: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28). Eğer kalp dolu değilse, camilerin doluluğu bir anlam taşımaz. Eğer gönül hâlâ kinle, hırsla, gösterişle meşgulse; tutulan oruç sadece açlık, kılınan namaz sadece hareketten ibaret kalır. Üç aylar bize, nicelikle değil nitelikle yaklaşmayı öğretmelidir. Belki de kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: Üç aylar hayatımıza ne kattı, biz üç aylara ne verdik?

Unutmayalım; Allah bizden kusursuz ibadetler değil, samimi kalpler ister. Sayılarla ölçülen ameller değil, içten gelen kulluk makbuldür. Üç aylar geçip giderken geriye takvimde bir iz değil, gönlümüzde bir diriliş kalmalıydı. Nasıl ki bir yerden bir yere giderken yolumuzu kaybettiğimizde durup yeniden bir rota oluşturuyorsak, bu hayat yolculuğunda da zaman zaman yönümüzü şaşırabiliyoruz. Sorunlar, sıkıntılar, imtihanlar ve hastalıklar; kalbimizi yoran her ne varsa, bizi fark etmeden Rabbimize giden istikametten uzaklaştırabiliyor. Yol uzuyor, kalp yoruluyor, yön bulanıklaşıyor. İşte böyle anlarda, üç aylar bir merhamet işareti gibi çıkıyor karşımıza. “Dur” diyor, “yeniden bak.” Kendine, kalbine ve yoluna… Bu rahmet ayları, kaybolan yönümüzü yeniden bulmamız için bir fırsat; pusulası şaşmış gönüller için ilahi bir davet. Belki de yapmamız gereken tek şey, bu mübarek zamanları fırsat bilip yeni bir rota çizmek… Dünya merkezli bir hayattan, Allah merkezli bir hayata doğru. Yorulmuş kalbimizi tövbeyle arındırmak, kırılmış ruhumuzu dua ile onarmak. Çünkü bazen insanın yeniden yola çıkabilmesi için, önce durması gerekir.

Rabbimiz, bu mübarek aylara temiz bir niyetle girmeyi; gönlümüzü arındırarak, ruhumuzu hafifleterek çıkmayı nasip etsin. Kaybolduğumuzu sandığımız yerde bizi yeniden Kendisine yönlendirsin. Yolumuzu şaşırdığımızda, istikameti yine Kendisi olsun.

Çok merak ediyorum… Rahmet ve bereketle kuşatılmış üç aylar gibi bir mevsimde bile Rabbine dönmeyen; günahlarının ağırlığını hissedip pişmanlıkla başını eğmeyen, her şeyi geride bırakıp yeni bir başlangıç yapmaya niyet etmeyen bir kul artık neyi bekliyor? Bundan sonra onu Rabbine döndürecek hangi çağrı kalıyor? Çünkü bu aylar, sıradan zamanlar değil. Bu aylar; kapıların ardına kadar açıldığı, affın bahaneler aramadığı, tövbenin geri çevrilmediği zamanlar. Böyle bir rahmet ikliminde bile kalp yerinden kıpırdamıyorsa, insan ister istemez endişeleniyor: Acaba kalp hâlâ diri mi?

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, üç ayları değerlendirmek bir bilinçtir; bir Müslüman hassasiyetidir. Bu zamanları fark etmek, kendini hesaba çekmek, yönünü Rabbine çevirmek imanın tabii bir yansımasıdır. Buna karşılık, böylesi mübarek günleri boş geçirmek; aynı gafletle dünyalığın ve haramın peşinde koşmaya devam etmek ise ciddi bir kalp hastalığının işareti olabilir. Bu sözler, başkalarını yargılamak için değil, önce kendimizi uyarmak içindir. Çünkü asıl tehlike, rahmet yağarken ıslanmamaktır. Asıl kayıp, dönüş için bu kadar çok davet varken hâlâ yerimizde saymaktır. Belki de Rabbimiz, bu ayları bize son bir kez daha hatırlatıyor: “Dönmek için daha ne bekliyorsun?”

Kapı açıkken, rahmet bu kadar yakınken, affın bu kadar kolay olduğu bir zamanda… Kalbimizi dünyadan çekip Rabbimize yöneltmekten başka kurtuluş yok. Üç aylar geçip giderken geriye pişmanlık değil, samimi bir dönüş kalmalı. Çünkü bazı fırsatlar tekrar gelir, ama bazı kalpler bir daha uyanmayabilir.

Allah, sevdiği kulunu bu aylarda huzuruna temiz görmek ister… Evet, ister. Kalbiyle, niyetiyle, yönelişiyle… Buna tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü inanın, bunu öyle çok kişiden duydum ki… Üç aylardan önce gafletin içinde, bazı haramlarla iç içeyken, bir anda öyle bir tokat yemişler ki; bunun bir tesadüf olamayacağını anlayıp Ramazan gelmeden Rabbine sığınma ihtiyacı hissetmişler.

Hayat bazen durur. Kapılar kapanır. Alıştığın yollar bir anda taş duvarlara dönüşür. İşte o an anlarsın… Allah, seni korumaya alıyor. İşlemekte olduğun günahlara öyle bir engel koyar ki, onlara ulaşmak Ağrı Dağı’nı tırmanmak kadar zor gelir. Kolay olan haram, bir anda imkânsızlaşır. Ve kalp der ki: “Bu benim için.” İşte o zaman anladım… Rabbim Ramazan’da beni temiz görmek istiyor. Kirlerimle değil, niyetimle. Gafletimle değil, dönüşümle. Çünkü Allah, kulunu sevdi mi, onu günahın içinde bırakmaz. Uyarır, sarsar, yolunu keser. Ta ki kul, başını eğip O’na dönsün diye. Bu yüzden diyorum ki: Allah için kendinizi Ramazan’a hazırlayın. Beklemeyin. “Ramazan gelsin, sonra tövbe ederim” demeyin. Çünkü Receb ve Şaban, Ramazan’a açılan kapıdır. Kalbin yavaş yavaş temizlendiği, ruhun hazırlanıp arındığı aylardır. Bu aylar boşuna verilmedi bize. Belki de yaşadığımız sıkıntılar, önümüze çıkan engeller, kırıldığımız anlar bir ceza değil; bir rahmettir. Allah’ın, “Gel” deyişidir. “Sana zarar veren şeylerden seni ben uzaklaştırıyorum” demesidir.

Ne mutlu bunu fark edene… Ne mutlu Ramazan’a yüklerinden arınmış bir kalple girene… Çünkü Allah, kapısına geleni geri çevirmez; hele ki samimi geleni asla.

Bizim çok merhametli bir Rabbimiz var… Öyle merhametli ki insan bazen durup sormadan edemiyor: Bir kul, böylesine merhamet sahibi bir Rab varken nasıl cehenneme girebiliyor? Ne oluyor da insan, bu kadar bozulabiliyor? Hangi noktada çirkinleşiyoruz, hangi adımda bu sonu hak edecek hâle geliyoruz? İnsan nasıl bu kadar aşağı bir dereceye düşebiliyor? Kalbimiz, gönlümüz bu düşüşü nasıl kaldırabiliyor? Rabbimiz Kur’an’da bu hâli bize haber verirken sanki içimizi anlatır: “Onların kalpleri vardır ama onunla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onunla göremezler; kulakları vardır ama onunla işitemezler.” (A’râf, 179). Demek ki mesele gözün kör olması değil, kalbin körleşmesi… Günahlar bir anda insanı bu noktaya getirmez. Sessizce, yavaş yavaş… Önce rahatsız eder, sonra alışılır. Sonra kalp taşır ama artık hissetmez. Rabbimiz bu gerçeği şöyle bildirir: “Hayır! İşledikleri günahlar, onların kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 14).

Kalp paslandıkça hakikat ağır gelir. Ayetler okunur ama sızlamaz, nasihat edilir ama etkilemez. İnsan, farkında olmadan kendi düşüşüne alışır. Oysa Rabbimiz merhametiyle defalarca uyarır: “Allah kullarına zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 44). İnsan düşünmeden edemiyor: Ne kadar günah işliyoruz ki artık temizlenmek bize zor geliyor? Ne kadar kirleniyoruz ki arınma isteğimiz bile kayboluyor? Oysa Rabbimiz affetmek ister, dönüş bekler, kapıyı açık tutar: “De ki: Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 53). Ama merhamet zorla tutmaz. Rahmet çağırır, davet eder, bekler. Kul dönmezse, kendi tercihinin sonuçlarıyla baş başa kalır. Belki de cehenneme sürükleyen şey, günahın çokluğu değil; pişmanlığın yokluğudur. Kalbin artık acımamasıdır. Yine de bu soruları sorabiliyor olmak bir nimettir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah dileseydi kalplerini mühürlerdi.” (Şûrâ, 24).

Hâlâ düşünüyor, hâlâ ürperiyor, hâlâ “Nasıl bu hâle gelinir?” diyorsak… Demek ki kalp tamamen ölmemiştir. Ve merhamet kapısı hâlâ açıktır. Çünkü bizim Rabbimiz çok merhametlidir. Ve O, kulunun dönüşünü ister. Yeter ki kul, dönmekten vazgeçmesin.

Kemal ÜNLÜTAŞ

GRUBA KATIL